Blog Listem

Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260829

📰 Halet Çambel ve Nail Çakırhan- ‘Bir’lik

 

Halet Çambel

D: 27 Ağustos 1916, Berlin, Almanya
Ö: 12 Ocak 2014, İstanbul
/*/
Halet Çambel + Nail Çakırhan = ‘Bir’lik
Nail Çakırhan, o zamanki adıyla Nail V., Nâzım Hikmet’in ortak şiir kitabı yayımladığı tek kişidir. Kitaplarının adı da “1+1=BİR”dir.

Halet Çambel’in amcası ise Nâzım Hikmet’in halasıyla evlidir. Amcasının hatıratında, Nâzım Hikmet ve Halet Çambel’in doğum tarihleri 14 yıl arayla, bir aradadır.

Lâkin Halet Çambel ile Nail Çakırhan’ın tanışmasında büyük şairin rolü olmamıştır. Bu tanıştırma için “Yaptığım en iyi şeylerden biridir” diyen Mina Urgan’dır bu kişi. Apayrı toplumsal yapılardan gelen Halet Çambel ve Nail Çakırhan’ın ömürleri boyu süren “bir”liği, adeta kitabın adı gibi “Bir” olma durumu böyle başlar.

Nail V., Osmanlı İmparatorluğu’nda, Muğla’nın Ula’sında doğar, o yıllarda liseye gidebilmek için Konya’nın yolunu tutar. Lise son sınıfta yazdığı bir şiir nedeniyle mahkemeye çıkarılır. Halet Çambel ise eski bir sadrazam ve dönemin Berlin sefirinin torunu olarak Alman İmparatorluğu’nun başkenti Berlin’de doğar. Eğitimi de ona göre olur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra İstanbul’a gelirler ve annesinin yönlendirmesiyle İngilizce eğitim veren Arnavutköy Kız Koleji’ne yazdırılır. Okul nedeniyle tercih edilen semtin bulunduğu ev de Arnavutköy’de 8 dönüm arazi içinde yer alan bir yalıdır.

Nail Çakırhan lise sonrası geldiği İstanbul’da, edebiyata olan ilgisi nedeniyle daha önceden yazıştığı Nâzım Hikmet’le tanışır ve birlikte aynı dergide çalışmaya başlarlar. İdeolojik fikir birlikleri onları daha da yakınlaştırır, ortak kitaplarını 1930’da yayımlarlar. Aynı ideoloji nedeniyle gün gelir birbirlerinden uzaklaşırlar da. Sol hareketin içinde etkin olan Nail V. hapislerde yatar, 1934’te Moskova’ya sosyalizmi yerinde görmeye gider, orada evlenir. Hamile karısını bırakmak zorunda kalarak 1937’de ülkesine döner, Tan gazetesinde çalışmaya başlar.

Sadrazam torunu, mebus kızı Halet Çambel ise Paris’te arkeoloji öğrenimi görmeye gider, olimpiyatlarda Türkiye’yi temsil eden ilk iki kızdan biri olur, hatta 20 yaşındayken katıldığı Berlin’deki o olimpiyatta Hitler’le görüşmeyi reddedebilecek iradede ve bilinçtedir. İstanbul Üniversitesi’nde, hocaların hocası olacağı öğretim hayatına başlar.

Rivayetlere göre Halet Çambel’e âşık olmayan neredeyse yokmuş, yalnızca güzelliğinden değil kişiliğinden de kaynaklansa gerek bu hayranlıklar. Nâzım Hikmet’in otobiyografik romanı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim”de “Ne hakkınız var bizi burda saatlerce bekletmeye?” diye bağıran “genç ve güzelliği tuhaf bir kadın”dan bahseder. “Babası mebus. Kocası komünist. Koyu esmer bir oğlandır…” diye fiziği ve hak arama cesaretinde Halet Çambel’i bir çırpıda betimleyiverir.

Halet Çambel ve Nail Çakırhan ailelerine haber vermeksizin 1940 yılında evlenirler. Halet Çambel gizlemek için ya da engeller kaygısıyla değil, vazgeçirmeyi denemek için konuşmalarına fırsat vermemek adına habersiz evlendiklerini söylemişti.

Ortak yaşamları başlamıştır artık. Nail Çakırhan, Serteller’le birlikte yayıncılıkta, Halet Çambel üniversitede çalışır, akşamları birlikte çeviriler yaparlar, gecelerini gündüzlerine katıp geçimlerini sağlarlar. Nail Çakırhan 1946’da kurucuları arasında yer aldığı Türkiye Sosyalist Emekçi Partisi’nin kapatılması üzerine 1950’ye kadar tutuklanır. Bu dönemdeki Sanasaryan Han’da gördüğü işkenceler ve Halet Çambel’in yıkamak için yanına aldığı kanlı çorapları hâlâ konuşulur.

Hapisane sonrası, yurt dışında olan karısının yanına gider. 1.5 yıl sonra yurda döndüklerinde Nail Çakırhan işsizdir. Halet Çambel Karatepe’de kazıdadır, zor koşullar altında çalışılmaktadır. Kazıda ortaya çıkarılan buluntuların sergilenmesi için hazırlanan inşai projeyi üstlenen yüklenici işi yapamamış, adeta kaçmıştır. Yeni bir yüklenici de bulunamamaktadır. Karı koca bu sorumluluğu üstlenirler. Okuyarak, öğrenerek ve büyük bir disiplinle Türkiye’nin ilk başarılı çıplak beton uygulamalarından biri olarak da literatüre girecek olan ilk açıkhava müzesinin gerçekleşmesini sağlarlar. Böylece Nail Çakırhan’ın yapıcılık dönemi ve çok sonra Uluslararası Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü alacağı süreç başlar. Bu dönem, Nail Çakırhan’ın Türkiye’nin en önemli alaylı mimarlarından biri olarak yetişme yıllarına dönmüştür.

Karatepe’li yıllar, Nail Çakırhan ve Halet Çambel’in birbirlerinin kişisel dünyalarına özenli ve duyarlı kaldıklarının da görülüp hissedildiği yıllardır. Hiçbir zaman kadın işi erkek işi gibi dayatmalar gözetilmemiş, yeri gelmiş Çakırhan yemek yapmış, Çambel odun kırmıştır; o an kim, ne için uygunsa…

Yeri gelmiş Nail Çakırhan milim milim (ki o zamanlar adı ustalar arasında adı “milum Nail”e çıkmıştır) kalıp ve demir kontrolüyle cebelleşmiş, Halet Çambel uygun vibratör aramaya kamyon ya da katır sırtında yollara dökülmüştür. Uzun yıllar süren çalışmalardan dolayı Halet Çambel neredeyse Karatepe’de, kazı evinde ikâmet etmiş, Nail Çakırhan işlerinin peşinde kâh Ankara, kâh İstanbul’da olmuştur. Ama onca uzaklıkta ve ayrı kentlerde, ülkelerde hep “birlik”lerini koruyarak, neredeyse elle dokunulabilen bir yoğunlukta aşk, sevgi, dikkat, özen ve yakınlıkla bir olmayı becerebilmişlerdir. Bunlara örnek olarak Karatepe bölgesindeki halk için başlattıkları okuma-yazma seferberliği, meslek edindirme, kilim dokumacılığını canlandırma, Kastabala’nın bir çimento fabrikasına kurban verdirilmemesi gibi pek çok şey aktarılabilir.

Kimileri Nail Çakırhan’ın oğlunu 40 yıl sonra Halet Çambel’in bulduğunu sanır, oysa Çambel bunu her duyduğunda düzeltirdi; “Hayır, oğlunu değil; karısını aradım ve buldum” diye.
Arnavutköy’de birlikte yaşadıkları yalıyı ve Akyaka’daki ödüllü evlerini içindeki her şeyiyle toplumsal amaçlı kullanımlar için bağışlamışlardır.

Onlar hem “bir ağaç gibi tek ve hür”düler, hem de ağaçlarından dallarından ayırt edilemeyen koca bir ormandılar sanki…

İçinde bulunduğumuz 2015 yılı Nail Çakırhan’ın 105. yaşı, Halet Çambel’in ise 100 yaşına merhaba denildiği yıl. Kadirşinas Akyaka’lıların gönül teşekkürü ise Nail Çakırhan’ın tasarladığı Yücelen Oteli’nin bahçesine kurulan büstleri.

Onlar hep yalın ve gösterişsiz, ama hep görkemle yaşadılar. Bu görkem kişilik ve dünya görüşlerinden ışıdı, ışıltıları da sürmekte.

Gençliklerinde yürürken söyledikleri Rusça şarkıdaki gibi mutluluğu birbirlerinde, sevinci toplumda aradılar; umudu yitirmemecesine:
“…Hiç bir şey biriktirmedik, ne otomobil, ne kürk
ve aramadık mutluluğu parada
Mutluluk bu, sen ve ben; geleceğimiz bizim.
işte çocuklar ve bizim tüm sermayemiz…
Kimseyi suçlama bugün bir başımızayız diye
döneceğine inanıyorum çocukların
Dostlukla oturalım masaya ve çay sunalım herkese
yıllar önce nasılsa, yine aynı öyle
Her şey değişecek, düzelecek her şey…”

M.Melih Güneş 8 Ekim 2015

*Alıntı

20260825

📰🇹🇷Büyük Taarruzun ve Malazgirt Zaferinin yıldönümü

 


''Büyük Taarruzun ve Malazgirt Zaferinin yıldönümünde Büyük #ATATÜRK ve #SultanAlparslan ı minnetle, Rahmetle anıyorum

#Ruhlarışadolsun

Bu vesile ile aşağıda paylaştığım 'Sarışın bir kurda benziyordu' şiirini yazan Nazım Hikmet'in de ruhu şad olsun dilerim.

Rahmet olsun...''

S.PelinPEREMECİ @tunaboyutarihi

20260603

📰✍🏻 Nazım Hikmet turancı mıydı? Türk şiirinin Büyük Ustası'nın vefatının 63. yılıydı....

Nazım Hikmet turancı mıydı?

Türk şiirinin Büyük Ustası'nın vefatının 63. yılıydı.

Komünist Nazım Hikmet'in şiirlerinde eşitlik ve kardeşliğin yanı sıra yurtseverlik de güçlü şekilde işlenir.

Kuvayı Milliye Destanı ile memleket sevgisi üzerine eserler bunun en güzel örnekleridir.

Hikmet, Şeyh Bedrettin Destanı'nın sonuna yazdığı Zeyl'de, "Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destanı söyleyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan milli bir gurur duyar." der. 

Aynı yerde Süleymaniye Camisi ve Mimar Sinan ile de gurur duyduğunu anlatır.

"Ben Türk şairi, Türk komünisti Nazım Hikmet" diye üzerine basa basa söyler.

Bugün bazı siyasiler "millet", "millet" deyip adını getiremiyor ya hani; onlardan değildir.


Bir de "Davet" şiiri var.

"Dört nala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim" şeklinde başlar. 

Dizelerdeki derin anlam ve mesaj ne olabilir?

Yoksa Nazım Hikmet de mi Turancıydı?

Belki de yayılmacı?

İşin gerçeği: Doktrin ve kavramların yüzeysel yaklaşımlarla gündelik çelişkiler içinde ters yüz olduğu çağımıza göre müthiş bir ufuk ve vatan tarifi!

En etkilendiğim şiirlerinin başında bir de "Ellerinize ve yalana dair" geliyor.

Özellikle şu bölüm:

"... antenler yalan söylüyorsa,

yalan söylüyorsa rotatifler,

kitaplar yalan söylüyorsa,

duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,

beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,

dua yalan söylüyorsa,

ninni yalan söylüyorsa,

rüya yalan söylüyorsa,

meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,

yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,

ses yalan söylüyorsa,

söz yalan söylüyorsa,

ellerinizden başka herşey

                    herkes yalan söylüyorsa,

elleriniz balçık gibi itaatli,

elleriniz karanlık gibi kör,

elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,

                                    elleriniz isyan etmesin diyedir.

Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız

            bu ölümlü, bu yaşanası dünyada

            bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir!"

Sahi; insanı ve emeği sevmeyen vatanını sevebilir mi?

Ya da; vatanını sevmeyen insanı ve emeği sevebilir mi?


(2018'de Moskova Novodeviçi Mezarlığında)

Aykut Diş @aykutdis1


20260602

🎞️🗣️🎙️ 100. YIL TAM BAĞIMSIZLIK MARŞI🇹🇷

 


Büyük Ailemiz Türk Milletine
Söz:  Hüseyin HAYDAR
Müzik:Ekrem ATAER
Kompozisyon: Ekrem ATAER

Keman:           Çağlar HAZNEDAROĞLU
Zurna:             Ünal YÜRÜK
Koro:   Mehmet Tükel ACAR, Şükrü ALKAN, Deniz Mert ATAMAN, Uygar BEKTAŞ
           Okan FİDAN, Haluk ÖCAL, Atahan KAHRAMAN, Gülben KIZILTAŞ     
           Ahmet Bahadır ÖZKOCA, Busegül YALÇIN, Ayşenur YEŞİLYURT, Sedat YILDIRIM
Kayıt:   Yaşar TANER
Mix- Mastering: Meriç DEMİR

Soundtrack Stüdyoları


100. Yıl Tam Bağımsızlık Marşı

Büyük millet yürüyor zaferlerin izinde
Süzülüyor ay yıldız, yerde gökte denizde
Birinci vazifeyle atılıyor ileri
Korkusuz Türk gençliği Ata’sının sözünde

Türklüğün kalesidir ki kutlu devlet yıkılmaz
Atom parçalansa da bu millet parçalanmaz

Üretim devrimiyle kuracağız Cenneti
Yıkacağız gafleti, dalâlet, hıyaneti
Köylü baş tacımızdır emek bilimle birlik
Özgücüyle yücelttik şanlı Cumhuriyeti

Yunus okur dilimiz, Dedem Korkut elimiz
Karacaoğlan sevimiz, Veysel açmış gülümüz
Hacıbektaş velimiz,  Köroğlu delimizdir
Nazımlar kıvancımız, Akifler inancımız

20260503

🎞️ 🗣️Nâzım Hikmet'ten 1 Mayıs mesajı (1959)

 

Nâzım Hikmet'ten 1 Mayıs mesajı:

"Ben şuna kaniyim ki Türkiye işçi sınıfı yalnız kendi sınıfî menfaatleri için değil fakat Türkiye halkının büyük kurtuluşu için, milli bağımsızlığı için de yapılan savaşta ön safta bulunmakta devam edecektir..."

•Budapeşte Radyosu (1959)



20260116

📰 Şair, edebiyatçı, solcu ve cezaevi ressamı Nazım

 

İstanbul/1940, Çankırı/1940 (OTOPORTRELER)

Şair, edebiyatçı, solcu ve cezaevi ressamı Nazım

Şiir yazdı, rejimle kavga etti, siyasetiyle sürgün oldu, adı yıllarca yasak listelerinde dolaştı. Onun hayatı söz konusu olduğunda genellikle atlanan bir ayrıntı var: Nazım Hikmet kaleminden çıkanlar yalnızca şiir, yazı ya da mektuplar değildi: Çiziyordu. Hem de çok küçük yaşlardan itibaren...


1902’de Selanik’te doğan Nazım Hikmet'in ailesi kültürlü bir aileydi ve çevrelerinde hemen herkes ayrı bir entelektüeldi.

Annesi Celile Hanım, Sanayi-i Nefise çevresinde tanınan bir ressamdı, Türkiye'nin ilk kadın ressamlarından biri olarak tarihe adını yazdırdı.

Nazım'ın evinde resim vardı, yüzlere bakarak düşünmek vardı...

Resim eğitimi almadı ama çizimin yetenek gerektirdiği kadar ifade biçimi olduğunu çok erken öğrendi.
Ve cezaevi ressamı Nazım da böyle ortaya çıktı... O Nazım, ressam İbrahim Balaban'ı yetiştirdi.

36 yaşında toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılan Nazım için çizim, bir hayatta kalma biçimiydi. İnsan yüzünü unutmamak, zamanı tutmak, zihni diri tutmak için çiziyordu.

Nazım Hikmet’in resimleri bu yüzden tarihe tanıklıklar taşır: Bakışlar yorgun, yüzler olduğu gibi...


***

Genç yaşta siyasetle tanıştı, Moskova’ya gitti, hem devrimci fikirlerle hem de modern sanatla iç içeydi.

Memlekete dönüşünde, 1928 yılında gizlice ülkeye girerken Hopa’da yakalandı: Yokluğunda açılan davanın tutuklusu olarak cezaevine gönderildi. Uzun cezaevi yılları böyle başladı.

1951’de memleketinden ayrılmak zorunda kaldı Nazım.
Vatansız bırakıldı, sürgün yılları başladı.
Moskova’da yerleşti, orada öldü.

MEKTUPLAR'DAN ALINTILAR
"Bana gelince, bir hayli zamandır işi ressamlığa döktüm, beş seneden beri elime fırça aldığım yoktu, birdenbire ayranım kabardı ve şimdi elimden fırça düşmüyor, hele tabiat resimlerine, nakış elemanına pek merak saldım. Senin anlıyacağın, boyuna resim yapıyorum, yağlı boya, sulu boya, çini mürekkebi, kurşunkalem, tuval üstüne, kontrplak üstüne, kâat üstüne. Yani, yaşlanmakla filan durulmayan huyum, yani bir şeye kendimi verince balıklama dalıvermem, bu sefer resimde kendini gösterdi, resim yapamadığım zaman adeta hastalanıyorum" 
(Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar)

Nazım Hikmet kendini ressam olarak tanıtmasa da dünyaya bir ressam dikkatiyle bakıyordu.

Kemal Tahir'e yazdığı bir mektubunda şöyle der:
''Çünkü Nazım Hikmet, düşündüklerini kelimelerle yazıya döken, aşkını dizelerde yaşayan ve gördüğünü çizerek yeniden düşünen bir isimdi...''
"Bana gelince, bir hayli zamandır işi ressamlığa döktüm, beş seneden beri elime fırça aldığım yoktu, birdenbire ayranım kabardı ve şimdi elimden fırça düşmüyor, hele tabiat resimlerine, nakış elemanına pek merak saldım. Senin anlıyacağın, boyuna resim yapıyorum, yağlı boya, sulu boya, çini mürekkebi, kurşunkalem, tuval üstüne, kontrplak üstüne, kâat üstüne. Yani, yaşlanmakla filan durulmayan huyum, yani bir şeye kendimi verince balıklama dalıvermem, bu sefer resimde kendini gösterdi, resim yapamadığım zaman adeta hastalanıyorum" 
(Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar)

(Cezaevinden Piraye'ye gönderdiği mektuplardan biri, 1940)



KENDİ YAPTIĞI PORTRELER 

(Bursa/1941)

(Savaşa Giden Askerler/Bursa)

(Çankırı/1940)

(İstanbul/1939)

(İstanbul/1939)

(Çankırı/1940)

(Bursa/1941)

(Çankırı/1940)


Kaynak-Alıntı: Cemile Y. Çetin - Odatv.com

https://www.odatv.com/kultur-sanat/sair-edebiyatci-solcu-ve-cezaevi-ressami-nazim-i-nazim-hikmetin-cizdigi-resimler-i-ressam-nazim-hikmet-120131348?sayfa=10


20250613

📖 Nazım Hikmet ve Orhan Kemal

Bursa cezaevinde Nâzim Hikmet, Orhan Kemal'le aynı koğuşta kalmaktadır. Kogus masasının üzerinde Orhan Kemal'in (asil adi "Mehmet Raşit Ögütçü") bir roman baslangıcını görür. Okur.

Ayağında takunyalar koşarak avluya çıkar Nâzim Hikmet. Orhan Kemal'e soluk soluğa sorar, "Siz mi yazdınız bunu?" Orhan Kemal çekinerek, "Evet" der. Nâzim Hikmet büyük bir coşkuyla, "Birader, neden bahsetmediniz bundan. Siz nesir adamısınız! Hikâye yaz, roman yaz!" diyerek o gün bir romancının doğuşunun müjdesini verir.

26 Eylül 1943 Pazar sabahı Orhan Kemal'in cezası biter, hapishaneden ayrılır. Ayrılmadan birkaç gün önce Nâzim Hikmet'e bir şiir yazar, ona okur ve bu şiir Nâzim Hikmet i ağlatır...



20230114

Nazım Hikmet 121 yaşında: ‘Kemalizm’e düşmanlık

 

Nazım Hikmet 1954 Yılında Budapeşte Radyosunda yaptığı konuşmada; ‘Türkiye’de kime mürteci derler? Kime vatan haini derler? Kime inkılâp düşmanı derler?’ sorularına yanıt verir.

ROZERİN DOĞAN

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına ‘Türk milleti’ denir” tanımı, hayatın her alanında geçerliliğini koruyan bir tanımdır. “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” maddesinden de farklı düşünülemez. Anayasa’dan Türk’ü çıkarmaya çalışanlar, Türk Edebiyatı’nda gedik açmaya çalışanlar, şehitlik mertebesiyle uğraşanlar, Anayasa’nın "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” maddesi kapsamında bu ülkenin varlığına, kültür birliğine, edebiyatına, sanatına savaş açmış demektir.

Son günlerde tartışma konusu olan “Türkçe Edebiyat” diyenleri de bu kapsamda değerlendirmek gerekiyor. Hem “Türkçe Edebiyat” diyenlere, hem de kendine “solcu” deyip vatansızlığı savunanlara, Anayasa’dan Türk’ü çıkarma çabalarına, Türk ve Dünya edebiyatının önemli yazarı, aynı zamanda büyük vatansever Nazım Hikmet, şiirleriyle, konuşmalarıyla yanıt verir.

Nazım Hikmet, 1954 yılında Budapeşte Radyosu’nda;“Kemalizm düşmanları kimlerdir” başlıklı konuşmasında, Türkiye’deki en önemli konunun yurt meselesi olduğunu vurgular. Kemalizm’e düşmanlığı vatan hainliği olarak görür ve şunları söyler;

Nazim Hikmet- Turk Milletini Yok Edemezler. 1954 Budapeste Radyosu

 

‘YURT MESELESİ EVİMİZ MESELESİ’

“Kime şu bizim Türkiye’deki tabiriyle, Kemalizm prensiplerinin can düşmanı derler? Onları anlamak lazım.

Şimdi, benim kanaatime göre: Türkiye’deki en büyük mesele; yurt meselesidir, evimizin meselesidir. Evimizin bağımsızlığı meselesidir.

Bir defa, her şeyden evvel bizim kendi evimizde, o evin sahibi gibi yaşamamızdır. Kim bizim eve hırsızı sokmuşsa ve kim bizim evde bizi bu hırsıza hizmetçi yapmışsa mürteci olan odur.

Kemalizm’in prensiplerine düşman olan odur. Vatan haini olan odur.

Yani demek istiyorum ki, Arapça ezan okutmaya taraftardır. Bu adam mürteci midir, değil midir?

NAZIM HİKMET VE VATANSEVERLİK

Bu, bugünün meselesi değildir. Bugünün meselesi: Kim Türkiye’yi Amerikalılara satmış ve satmaya devam etmektedir? Kim Türkiye’nin milli sanayisini mahvetmiş ve mahvetmeye devam etmektedir? Kim Türkiye köylüsünü ve işçisini müstemleke kölesi haline getirmiş ve getirmekte devam etmektedir? İşte bunlar mürtecidir. Bunlar Kemalizm’i inkâr etmişlerdir, bunlar vatan hainidir. Bunların haricinde kalan insanlar, dini kanaatleri ne olursa olsun, vicdani kanaatleri ne olursa olsun, hangi siyasi partiye mensup olurlarsa olsunlar; vatanını seven insanlardır. Ve bugünün şartları içinde ileri Türk insanlarıdır.

Bu bakımdan yine tekrar ediyorum, Türkiye’deki insanlar vicdani kanaatleri ne olursa olsun, hangi partiye mensup bulunurlarsa bulunsunlar eğer Türkiye’nin gerçek milli bağımsızlığından yanaysalar, yani daha açık konuşalım eğer Türkiye’den Amerikan hâkimiyetinin defolup gitmesinden yanaysalar, Türkiye sanayisinin gelişmesinden yanaysalar, Türkiye’de hayatın ucuzlamasından yanaysalar, Türkiye’nin tarihinin eski şerefiyle devam etmesinden yanaysalar; yani Türk haysiyetini ve şerefini taşıyorlarsa ileri insanlardır, hangi kanaate mensup olurlarsa olsunlar.”

Konuşmasında yurdu evimiz olarak niteleyen Hikmet, “Türk haysiyetini ve şerefini taşıyorlarsa ileri insanlardır, hangi kanaate mensup olurlarsa olsunlar” saptamasında bulunur. Spikerin “Peki bu Türk idarecilerinin Türkiye’de yarattıkları bu terör havası, Türkiye’de milli bağımsızlık ve barış savaşını durdurmuş mudur?” sorusuna şöyle yanıt verir:

TÜRK MİLLETİ ÖLMEZ

“Halkları mahvetmek kabil değildir. Teşekkül eden bir millet, yaşayan bir millet ölmez.

Türk Milleti de böyle. Türk Milleti denilen bir millet, Türkiye Halkı denilen bir halk. Bu halkın yok olması imkânsızdır.

Ha! Ne demek istiyorum: Yani bugün yapılan terör şu veya bu partiye karşı değildir. Bugün yapılan terör şu veya bu kanaate karşı değildir, şu veya bu sınıfa karşı değildir. Bugün yapılan terör, Türk Milleti’ne karşıdır ve Türk Milleti’ni imha etmek için, yok etmek için yapılan terördür.

Türk Milleti yok olmaz. Binaenaleyh, her şeye rağmen, Türk Milleti yaşayacaktır. Ve her şeye rağmen, biz 2. Milli Bağımsızlık Savaşından muzaffer çıkacağız…”

Nazım Hikmet, 30 Ağustos 1962 yılında Bizim Radyo’da yaptığı konuşmada: “Bugünkü terör herhangi bir parti sınıf ya da zümreye karşı değil, Türk milletine karşıdır. Onu imha etmeye yöneliktir” der ve şöyle devam eder; “30 Ağustos yalnızca Türklerin değil insanlığın da en büyük bayramlarından biridir. 30 Ağustos’ta ilk defa biz Türkler sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı insanlığa kurtuluş yolunu gösterdik” der.

Sunucunun; “Bugün 30 Ağustos. Sizin ve dolayısıyla Türkiye halkının en büyük bayramlarından biri. Bu münasebetle hem size hem bütün Türkiye halkını candan tebrik ederim. Acaba bize bu münasebetle bir şeyler söyler misiniz?” sorusuna; “30 Ağustos bizim Türklerin en büyük bayramlarından biri ve zannediyorum ki yalnız bizim değil; insanlığın bayramlarından biri. Çünkü 30 Ağustos’ta ilk defa biz Türkler insanlığa, sömürgeciliğe karşı ve emperyalizme karşı muzaffer olabilmenin yollarından birini gösterdik. Bu da sömürgeciliğe karşı silah elde çarpışmakla olur” der.

Bugün büyük vatan şairi Nazım Hikmet'in 121. doğum yıl dönümü. Türk şair Nazım Hikmet’in 1959 yılında yazdığı “Şehitler” şiiri, bugün içinde bulunduğumuz koşullarda çok daha büyük önem kazanıyor.


ŞEHİTLER

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,

      mezardan çıkmanın vaktidir!

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,

     Sakarya'da, İnönü'nde, Afyon'dakiler


      Dumlupınar'dakiler de elbet

     ve de Aydın'da, Antep'te vurulup düşenler,

siz toprak altında ulu köklerimizsiniz

      yatarsınız al kanlar içinde.


Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,

      siz toprak altında derin uykudayken

      düşmanı çağırdılar,

      satıldık, uyanın!


Biz toprak üstünde derin uykulardayız,

       kalkıp uyandırın bizi!

      uyandırın bizi!


Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,

      mezardan çıkmanın vaktidir!


Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/haber/nazim-hikmet-121-yasinda-kemalizme-dusmanlik-361286


📰✍️ Doğu Tabletleri: 83. Tablet, Nâzım - Hüseyin Haydar

Yunus dedi, bölüştüm görevi ben ateşe atılanla,

Dedi, kelam sende dil kardeşim, gönlüm seninledir,

İyi dinleyin Türkçenin helâl söz emmiş erenini.

Dediler, dök hasretlerini, deryalar taşsın hele bir.

Dedim, Nazım usta, su gibi akıyor sözlerin hikmetli.

Dedim, senin türkün Kerem Divanınca harlıdır.

Nazım dedi: Biliyorsun, kanımdandır alevin mayası:

Elbet ben de o soylu kamunun yeminli kuluyum,

Orda gördüm elinin ayasında on dördün aylası.

Dedi ki, şairi Cennete koymuşlar, ah vatanım demiş,

Yanıyorum işte, çıksın diye karanlıklar aydınlığa.

Yunus sözü aldı, ummanda yürüyen bir üryan derviş,

Dedi ki, şair bilir söz başını, kuş eder çay taşını,

Belki dur duraksız bir yolcu, belki kanamış bir güneş.

Ayıttı Korkut: Semah dönerler ölümüne şiirli.    

Demedim, sihirli bir yol var ayaklarımın altında.

Dedi Yunus: Say bize adlarını ayrılıkların, hasretlerin.

Demedim, hayır, daha uzakta yakın bir yer var,

Biliyorum, sade bir ömür sunmak için vatan anaya.

Yunus üsteledi, konuş ey yağmurun yeşil dili.

Demedim, bir yer var, ateşin içinde bağ bahçelidir:

Yürüyelim, bizim aşk divanında şiir yumağa,

Gidelim, Anadolu’da bir çınar altında uyumaya.


*İnsanlığın büyük Türk şairi Nazım Hikmet’i, bu dünyaya gelişinin 121. yılında, güzel Türkçemizin bütün sevgi ve minnet sözleriyle anıyorum. Nazım’ın vasiyetinin artık yerine getirilmesini, özlemiyle tutuştuğu vatanının bir köy mezarlığında, kendi toprağının koynuna verilmesini diliyorum.

Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/dogu-tabletleri-83-tablet-nazim-361152


20210316

Nâzım da o büyük destanında bu günü anlatır. İstanbul'un ikinci kez ve en büyük işgalidir.



Onur Caymaz @OnurCaymaz

16 Mart 1920 - İstanbul'un ikinci kez ve en büyük işgalidir.
Fatih'in teslim aldığı anahtarı, Vahdettin İngilize bırakır...
Nâzım da o büyük destanında bu günü anlatır.
Hiç unutulmasın diye var şiir..



20210205

✍️ Nazım'a Bir Güz Çelengi - Pablo Neruda


Nazım'a Bir Güz Çelengi

Neden öldün Nazım? Senin türkülerinden yoksun ne yapacağız şimdi

Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar bulabilecek miyiz bir daha?

Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız?

Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı, ateşle suyun birleştiği

Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözü pek bir sevinçle dolu?

Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler kazandırdın bana

Denizden esen acı rüzgar katsaydı önüne onları

Bulutlar gibi yaprak gibi uçarlar

Düşerlerdi orada, uzakta,

Yaşarken kendine seçtiğin

Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa



Sana Şili'nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum

Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üstünde parıldayan

Halkların kavgasını ve kavgamı benim

Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan ...



Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da yalnızım sensiz

Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen yüzünden yoksun

Dostluğumuzdan, bana ekmek olan,

Rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan.



Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle

Kuyu gibi kapkara zindanlardan

Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları

Ellerinde izi vardı eziyetlerin

Hınç oklarını aradım gözlerinde

Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin

Yaralar ve ışıklar içinde



Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır

Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya.

Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın.

Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?

Teşekkürler, böyle olduğun için! Teşekkürler o ateş için

Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.



✍️ Pablo Neruda

Çeviren: Ataol Behramoğlu

20210127

✍️Şiir: Yaşamaya Dair - Nazım Hikmet Ran


Yaşamaya Dair

Yaşamak şakaya gelmez,

büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın

bir sincap gibi meselâ,

yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,

yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,

yani, o derecede, öylesine ki,

meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,

yahut kocaman gözlüklerin,

beyaz gömleğinle bir laboratuvarda

insanlar için ölebileceksin,

hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,

hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,

hem de en güzel, en gerçek şeyin

yaşamak olduğunu bildiğin halde.


Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,

hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,

ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

yaşamak, yani ağır bastığından.


Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,

yani, beyaz masadan,

bir daha kalkmamak ihtimali de var.

Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini

biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,

hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,

yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğin son ajans haberlerini


Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,

diyelim ki, cephedeyiz.

Daha orda ilk hücumda, daha o gün

yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.

Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,

fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz

belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.


Diyelim ki, hapisteyiz,

yaşımız da elliye yakın,

daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.

Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,

insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla

yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım

hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…


Bu dünya soğuyacak,

yıldızların arasında bir yıldız,

hem de en ufacıklarından,

mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,

yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,

hattâ bir buz yığını

yahut ölü bir bulut gibi de değil,

boş bir ceviz gibi yuvarlanacak

zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,

duyulacak mahzunluğu şimdiden.

Böylesine sevilecek bu dünya

“Yaşadım” diyebilmen için…


Nâzım Hikmet


Nazım Oratoryosu için tıklayınız.

Fazıl Say (feat. Genco Erkal) – Yaşamaya Dair (Live) / Nazım Oratoryosu

(Genco Erkal’dan sağlık çalışanlarına bir Nâzım Hikmet Şiiri (Yaşamaya Dair) )


Fazıl Say (feat. Genco Erkal) - Yaşamaya Dair (Live)

20200711

✍️ Nazım Hikmet'in Ayasofya şiiri

''1902 doğumlu Nazım Hikmet'in 19 yaşında yazdığı bir şiir. İşgal yıllarını yaşamış bir genç için gayet anlaşır bir hissiyat. Hele Nazım gibi bir vatanseverde milli duygular her zaman dikkat çekicidir.. Ayasofya zaten bizim. Bugüne, Mavi Vatan şiirleri lazım. Milli cephe orada!''

Nazım Hikmet'in Ayasofya şiiri...

Alıntı: Sosyal Medya

En Çok Okunanlardan...