Blog Listem

Osmanlı Devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260830

📰Tarihte Türk Halkı kadar hamiyetli çok az ulus vardır.


1492 yılında din değiştirmeye zorlanan 150.000 İspanyol Yahudisi'nin en az 100.000'i Türkiye'ye sığındı.

Daha 20 yıl önce Anadolu Yunanlılar tarafından işgal edilmişken, İkinci Dünya savaşında Faşist Almanya ve İtalya'nın Yunanistan'ı işgal etmesinden sonra en az 40.000 Rum Türkiye'ye sığındı. Faşistler 500.000 çocuğu Yunanistan'ın tahıllarına el koyduğu için açlıktan öldürdüler. O dönemde Yunanistan'a en çok gıda yardımı Türk Halkı tarafından yapıldı.

1991 yılında Irak'daki Kürt nufusu 2-2.5 Milyon civarındaydı.

Bunların 5te biri yani 500.000'i Türkiye'ye sığındı.

Tarihte Türk Halkı kadar hamiyetli çok az ulus vardır.

Türk Halkı'na ''faşist, soykırımcı, sömürgeci'' diyenler elbet bir gün Türk Halkı'nın yardımına muhtaç hale gelir.


*Alıntı: murаt kgirgin (@muratkgirgin)

20260827

🎞️🗣️🎙️ Osmanlı İmparatorluğu'nda 🇹🇷Türk Olmak - İlber Ortaylı Anlatıyor - OSMANLI'DA GERİLEME NASIL BAŞLADI?


Prof. Dr. İlber Ortaylı bu videoda 

  • Osmanlı İmparatorluğu'nda Türklerin neden saraya alınmadığını, 
  • gerilemenin nasıl-neden başladığını, 
  • Alevilerin durumunu 
  • ve Toki'yi anlatıyor.

00:00 Osmanlı İmparatorluğu'nda Türk Olmak
02:11 Türkler neden saraya alınmıyordu?
03:00 İlber Ortaylı "Bizim Ülkemizden Mucit Çıkmaz" Sözünü Yorumluyor.
05:11 TOKİ
06:14 OSMANLI'DA GERİLEME NASIL BAŞLADI?

20260820

📰 Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını parçalayıp yutmaya hazır olan Sömürgeci Batı’nın planları nasıl gerçek oldu

 

Osmanlı böyle battı: PARA PUL OLUNCA! 

1914-1922 arasındaki savaş yıllarında ortalama enflasyon yüzde 1200 ile 1700 civarında… Fiyatlar 18-20 kat artıyor. Örneğin 1914'te dört kişilik bir ailenin gıda harcaması 225 kuruşken, 1920'de 3049 kuruşa yükseliyor. Maaşlar ise artmıyor. Halkın alım gücü yüzde 80 azalıyor. Para yüzde 85 değer kaybediyor.

Osmanlı'da 16. yüzyıldan itibaren paranın değeri hep düştü. Fiyat artışları ve yüksek enflasyon halkı olumsuz etkiledi.

Ben bu yazıyı kaleme alırken 1 dolar, 7.00 TL'ye yaklaşıyordu. Gerçek şu ki, Türkiye'de enflasyon yükseliyor. İşsizlik artıyor. Zamlar halkın belini büküyor. Halkın alım gücü azalırken borç yükü artıyor. Paramız her geçen gün değer kaybediyor. Eskilerin tabiriyle para “pul” oluyor.

İşte bugün size Osmanlı'da “paranın nasıl pul olduğunu” anlatacağım.

Kim bilir! Belki biraz ders alırız!

OSMANLI'DA PARANIN DEĞER KAYBI

Osmanlı'da, daha Fatih Sultan Mehmet döneminde, yani 15. Yüzyıl'da altın ve gümüş darlığı başlıyor. Avrupa'da coğrafi keşiflerden sonraki altın ve gümüş bolluğunun bir sonucu olarak Osmanlı piyasaları “Duka”, “Real” gibi yabancı paraların istilasına uğruyor. Osmanlı akçesinin değeri düşüyor. Piyasada “kalp” paralar çoğalıyor. Mal fiyatları yükseliyor. Enflasyon artıyor. Bitmeyen askeri harcamalar hazineyi sarsıyor. Devlet, 1550'den sonra akçeyi sürekli küçültmek zorunda kalıyor. Para darlığı “tefeciliğe” ve “faizciliğe” yol açıyor. İslam şeriatı en çok yüzde 15'lik bir faize izin verirken Osmanlı'da uygulamada yüzde 30 ile yüzde 60 arasında faizle borç verip zenginleşenler oluyor.

Sonunda Osmanlı'da 1584 devalüasyonu gerçekleşiyor. Akçenin değeri yüzde 70 oranında düşüyor. 14. Yüzyıl sonunda Sultan Orhan döneminde 100 dirhem gümüşten 269 akçe kesilirken, 16.Yüzyıl sonunda 3. Murat döneminde 100 dirhem gümüşten 525 ile 950 akçe kesiliyor. Akçeler gittikçe inceliyor. Öyle ki 1584 devalüasyonu sonrası 100 dirhem gümüşten 1000 akçe kesilmesi gündeme geldiğinde Darphane Mültezimi Ali Efendi, “Bir badem ağacı kadar ince, bir şebnem katresi kadar hafif” akçelerden söz ediyor. İran ve Avusturya savaşları para darlığını daha da artırınca 1 akçe, 4-5 parçaya bölünerek piyasaya sürülüyor. Anlayacağınız para pul olmaya başlıyor.

OSMANLI'DA KITLIK VE AÇLIK

Daha 16. Yüzyıl'ın başlarında Osmanlı'da halk ve devlet para sıkıntısı çekiyor. Öyle ki II. Bayezid'in illerde valilik yapan oğulları, aylıklarının azlığı nedeniyle zor geçinebiliyorlar. Buna karşın Rüstem Paşa, İbrahim Paşa gibi bazı devlet adamları rüşvet ve yolsuzlukla büyük servet yapıyorlar. 16. Yüzyıl'da devlet, para bulabilmek için vergileri artırıyor. Böylece özellikle köylü ezilmeye başlıyor. (İstanbul halkı, 1876'ya kadar emlak vergisi bile ödemiyor) Osmanlı'da vergi yükünün yüzde 87'si, milli gelirin yarısından az pay alan köylüye yıkılıyor. (Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğu İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, s. 246). Osmanlı'da halkı, köylüyü ezen sadece vergiler değil: 1585-1595 arasında fiyatlar artıyor, pahalılık baş gösteriyor. Özellikle buğday fiyatlarındaki artış halkı derinden etkiliyor. Buğdayın fiyatı Edremit'te 40-50, Orta Anadolu'da 20 akçeden aşağı düşmüyor. 150 yıl içinde buğday fiyatı 10 kat artıyor. Osmanlı'da asıl büyük pahalılık ve yüksek enflasyon 1596-1607 arasındaki “Celali Fetreti” ve “Büyük Kaçgunluk” döneminde görülüyor. Uzun Avusturya ve İran savaşları sırasında gelişen Celali isyanları nedeniyle köylünün üçte ikisi köyünü, evini, barkını bırakıp “çift bozup” kaçıyor. Bunlar ya “Levent” ya “suhte” olarak büyük şehirlere akıyorlar. Büyük şehirler kahveler ve bekâr odalarıyla doluyor. Fuhuş, içki, eşkıyalık, cinayet şehirleri sarsıyor. Köylerin terk edilmesiyle tarımsal üretim azalıyor.

Buğday üretimi azalınca Osmanlı Avrupa'ya buğday satışını yasaklıyor. Fakat kaçakçılar gizlice Avrupa'ya buğday satmayı sürdürüyor. Buğday darlığı kıtlığa yol açıyor. Osmanlı'da ilk büyük kıtlık 1494-1503 arasında görülüyor. İkinci büyük kıtlık 1564'te görülüyor. 1573-1576 arasında kıtlık daha da artıyor. 1603'te Anadolu'da yine “buğdaysızlık” ve “kıtlık” baş gösteriyor. Balıkesir'de buğdayın kilesi 90 akçeye kadar çıkıyor. Ekmeğin fiyatı iyice yükseliyor. Sonunda hububat alım satımı “vesikaya” bağlanıyor. Öyle ki İngiliz elçisi bile 1607'de İstanbul'da yiyeceği ekmeğin buğdayını ancak vesikayla satın alabiliyor. Osmanlı tebaası tam 15 yıl ekmek bulamıyor, halk açlıkla pençeleşiyor. (Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, s. 33-43, 89, 421-425).

Osmanlı'da son büyük kıtlık 1873-1875 arasında görülüyor. Ankara, Kırşehir, Yozgat, Çankırı ve Sivas'ta on binlerce insan açlıktan ölüyor. 12 Mayıs 1874'te Ankara'dan Basiret Gazetesi'ne gönderilen bir mektupta şöyle deniliyor: “Yirmi dört saatte bir defa arpa unundan bir bulamaç içiyoruz. Bu da bitmek üzeredir. Öküz ve diğer hayvanların tamamı telef oldu… Çoluk çocukların ekmek diye feryatlarına tahammül etmek mümkün değildir.” Sonuçta 1873-1875 arasında Ankara'nın Keskin kazasındaki 160-170 köydeki 52.000 kişiden 20.000 kişi açlıktan ölüyor, 7000'i başka yerlere dağılıyor. (Türk Ziraat Tarihin Bir Bakış, İstanbul, 1938, s. 210, 211-213).

PARASIZLIĞA ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

II. Mahmut döneminde paranın adı ve şekli 35 kez değiştirildi.

16. Yüzyıl'dan itibaren akçenin değer kaybı önlenemiyor. Yabancı paralar akçe karşısında çok değer kazanıyor. Örneğin, 1611'de 1 florin, 200 akçeye yükseliyor.

17. Yüzyıl'da Osmanlı büyük bütçe açıklarıyla karşılaşmaya başlıyor. 1887/1888'den 1910/1911'e kadar, bütçe 4.2 milyar kuruş açık veriyor. (Eldem, s. 246).

Osmanlı, paranın tağşişi (değerini düşürme) yoluyla sorunu çözmek istiyor. 1810'dan itibaren paranın içindeki değerli maden oranı sürekli azaltılıyor. Paranın değerinin düşürülmesi, Yeniçeri isyanlarını, fiyat artışlarını ve kalpazanlığı körüklemekten başka bir işe yaramıyor.

Osmanlı, Rus Savaşı ve Küçük Kaynarca Antlaşması'ndan sonra 1775'te “Esham” yani “Hazine Bonosu” yoluyla iç borçlanmaya gidiyor. Zorunlu iç borçlanma olan “İmdadiye”ye ve özel kişilere toprak satışı anlamında “Malikâne Sistemi”ne başvuruyor. Olağanüstü hallerde alınan vergileri kalıcı hale getiriyor. 1770'lerde savaş masraflarını karşılamak için ölen şahısların terekesinin yüzde 60'ına zorla el koyuyor. Bazı tasarruf tedbirleri uyguluyor. Ancak yine de ekonomi düzelmiyor.

Osmanlı'da 18. Yüzyıl'da para basacak yeterli maden olmadığı için halk, bir emirle elindeki altın ve gümüş eşyayı devlete satmaya mecbur kılınıyor. 1789'da Şeyhülislam, “altın ve gümüş eşya kullanmak haramdır” diye bir fetva yayımlıyor. 1789 başında padişahın altın ve gümüş özel eşyaları, devlet adamlarının gümüş takımları darphanede eritilerek para basılıyor. İstanbul'daki Türk tüccardan 20.000, gayrimüslim tüccardan 12.000 okka saf gümüş isteniyor ve bunlar da eritilip para basılıyor. (Mübahat Kütükoğlu, Baltalimanı'na Giden Yol, s. 271)

Osmanlı'da 1780-1860 arasında enflasyon çok yükseliyor. Fiyatlar ortalama 12 ile 15 kart artıyor. 1814'te 1 İngiliz Sterlini 23 Osmanlı kuruşuna eşitken, 1839'da 1 İngiliz Sterlini 104 Osmanlı kuruşuna eşitleniyor. (Şevket Pamuk, Türkiye'nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, s. 112). Kütükoğlu'na göre; 1839'da 1 sterlin 130-135 kuruşa eşittir. 1844'te 1 sterlin 110 kuruşa eşitleniyor. (Kütükoğlu, s. 233).

Osmanlı 1839'da piyasaya kağıt para ve hazine bonosu şeklinde “kaimeler” çıkarıyor. Kolayca sahtesi yapılabildiği için kısa sürede enflasyona neden olan kaimeler 1862'de piyasadan çekiliyor. 1876'da bir kere daha piyasaya “kaime” sürülüyor. Fakat onlar da üç yıl sonra kaldırılıyor.

Osmanlı,1844'te “altın lira” ve “gümüş kuruş” şeklinde çift metalli sisteme geçiyor. 1881'de çift metalli sisteme son veriliyor ve para birimi sadece altın üzerinden tanımlanıyor.

Osmanlı 1848'den itibaren Galata bankerlerinden, Kırım Savaşı'ndan sonra, 1854'ten itibaren de İngiltere ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinden yüksek faizle borç alıyor. Borçları yatırıma yönelik olarak kullanamıyor. Bu yüksek faizli borçlarla Boğaz'da saraylar bile inşa ediliyor.

Osmanlı'nın 14 ve 15. yüzyıllarda Batılı ülkelere verdiği kapitülasyonlar, 18. ve 19. yüzyıllarda daha da genişletiliyor. Özellikle 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması sonrasında Osmanlı pazarları İngiliz mallarıyla doluyor. Çünkü daha önce ithalat ve ihracatta yüzde 3 olan gümrük vergisi, ihracatta yüzde 12, ithalatta yüzde 5 oluyor. Ayrıca İngiliz tüccarlar, yerli tüccarların ödediği yüzde 8 oranındaki iç gümrük vergisinden de muaf kılınıyor.

SAVAŞIN YARATTIĞI EKONOMİK YIKIM

1914'te 1. Dünya Savaşı'na girerken Osmanlı'nın toplam dış borcu 153.7 milyon Osmanlı Lirası… Savaşa girerken devlet hazinesinde sadece 92.000 altın lira var. Osmanlı artan savaş masraflarını karşılamak için Almanya'dan borç alıyor. Savaş sonunda Almanya'ya 150 milyon lira borçlanıyor. Böylece I. Dünya Savaşı sonrasında, Osmanlı'nın toplam dış borcu 303.7 milyon liraya ulaşıyor. Üstelik bu borçların sterlin, frank ve mark gibi yabancı paralarla ödenmesi gerekiyor.

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı'da her alandaki üretim neredeyse yarı yarıya azalıyor. Savaş koşullarında fiyatlar 18-20 kat artıyor. Buna karşın maaşlar artmıyor. İnsanların alım gücü yüzde 80 oranında azalıyor. (Pamuk, s. 1782). Korkunç bir enflasyon baş gösteriyor. Öyle ki savaş başında, 1914'te 100 olan tüketici fiyat endeksi, savaş sonunda, 1919'da 1215'e yükseliyor. Savaş yıllarında, 1914-1922 arasında gerçekleşen toplam enflasyon yüzde 1200 ile 1700 civarında… Örneğin 1914'te ekmeğin okka fiyatı 1.25 kuruşken, 1920'de 16 kuruşa çıkıyor. 1914'te dört kişilik bir ailenin gıda harcaması 225 kuruşken, 1920'de 3049 kuruşa yükseliyor.

Osmanlı savaş başında 1915'te piyasaya kağıt para çıkarıyor. Bu kâğıt paralar, önceleri 1 lira ile satın alınırken üç yıl içinde 4-5 altın Osmanlı Lirası'yla satın alınabilen bir mal oluyor. Paranın değeri sürekli düşüyor. Vedat Eldem, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı parasının yüzde 85 değer kaybettiğini belgeliyor. (Eldem, s. 204) Savaşlardan sonra 1923'te 1 dolar 120 kuruş, 1 sterlin 810 kuruş oluyor.

I. Dünya Savaşı başında, 1914'te seferberlik ilan edilince başlayan panikte İstanbul ekmeksiz kalıyor. Halk fırınlara hücum ediyor. Savaş öncesinde Rusya'dan buğday alan Osmanlı, savaşta Rusya ile cephe cepheye gelince buğdaysız kalıyor. Malların fiyatları yükselince karaborsacılık başlıyor. 1915'ten itibaren halk açlıkla boğuşuyor. 11 Nisan 1917'de New York Times, İstanbul halkının durumunu şöyle özetliyor: “Açlık başlamış durumda. Orta gelirli ve emekçi sınıfların sefaleti nefes kesecek ölçüde. Tifüs salgınının önü güçlükle alınabilmiş. (…) Sokaklarda rastladığımız insanların yüzleri sarı, elmacık kemikleri zayıflıktan fırlamış, gözleri bütün anlamlarını yitirmiş; dik ve zayıf bakıyor. (…) Eskilerin en önemli gıdası çeyrek ekmek, peynir ve zeytin, 1.25 dolara zorlukla bulunabiliyor. Tereyağının kilosu 5, peynirin 7 ve zeytinin 1.5 dolar civarında…”

Hükümet, 1918'de İstanbul halkına ekmek bulabilmek için 3 milyon lira borç almak zorunda kalıyor.

Mayıs 1919'da Osmanlı, subay ve memur aylıklarını ödeyemez duruma geliyor.

Sonunda ne mi oluyor?

Osmanlı 1876'da borçlarını ödeyemeyip “iflas” ediyor. Bunun üzerine 20 Aralık 1881'de Muharrem Kararnamesi'yle alacaklı Avrupa ülkeleri Duyunu Umumiye'yi kurup Osmanlı'nın temel gelirlerine el koyuyorlar. II. Abdülhamit her şeyi; madenleri, demiryollarını, limanları, hatta tütünü, dahası elektrik, su, havagazı gibi tüm yatırımları yabancılara teslim ediyor. Osmanlı bağımlı hale geliyor.

İşin özü şu ki, coğrafi keşiflerin, Rönesans'ın, aydınlanma döneminin, Sanayi Devrimi'nin Batı'da yarattığı değişime ve dönüşüme uyum sağlayamayan Osmanlı, köylerin boşalması, üretimin azalması, ordunun bozulması, savaş masraflarının artması, vergi adaletsizliği ve paranın pul olması ile borç ve faiz batağına sürüklenip batıyor.

ATATÜRK ETKİSİ

Cumhuriyetin 15. yıldönümünde hazırlanan Kalkınma Sembolü... 5K işareti kalkınma, kafa, kalp, kol, kuvvet anlamına geliyor...

İşte Atatürk, I. Dünya Savaşı'nın yıkımı sonrasında gırtlağına kadar borçlu, yokluk ve yoksulluk içinde, orduları dağıtılmış, toprakları işgal edilmiş, savaş yorgunu bir ülkede emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşı kazanmayı başardığı için büyük liderdir.

Atatürk, 17 Şubat 1923'te İzmir İktisat Kongresi'nde söylediği gibi kazandığı askeri ve siyasi zaferi ekonomik zaferle taçlandırıyor: Önce Osmanlı'nın tüm bağımlılıklarına son veriyor: Lozan'da kapitülasyonları kaldırıyor. Osmanlı borçlarını ödemeye başlıyor. Köylüyü ezen vergileri kaldırıyor. Tarlalar yeniden ekiliyor. Ülkenin dört bir yanında fabrikalar kuruyor. Türkiye üretmeye başlıyor. Türkiye üç beyazda; bez, şeker ve unda kendi kendine yeter hale geliyor.

1929 Dünya Ekonomik Krizi'ne rağmen 1924-1938 arasında Türkiye'nin büyüme hızı ortalama yüzde 8'in altına düşmüyor. 1889-1914 arasında Osmanlı'nın kalkınma hızı ortalama yüzde 2.2 civarındaydı. (Eldem, s. 316). Atatürk Türkiye'si enflasyonsuz, dış borçsuz kalkınıyor. 1923-1938 arasında GSMH 3 katına, kişi başına milli gelir 2 katına çıkıyor. 1923-1938 arasında, 11 yıl bütçe denkliği sağlanıyor, 3 yıl ise gelir giderden fazla oluyor. 1938'de Merkez Bankası'nda 36 milyon dolar döviz, 26 ton altın biriktiriliyor. Türk parası değerini koruyor.

Keşke çocuklarımıza Osmanlı'da paranın nasıl pul olduğunu, Osmanlı'nın nasıl iflas edip battığını ve Atatürk'ün nasıl kendi ayakları üzerinde duran bir Türkiye Cumhuriyeti yaratığını anlatabilseydik. Keşke!

Sinan MEYDAN (2019)

20260819

📖BATIYA ERKEN AÇILAN KENT: SELANİK VE OSMANLIYI DAĞILMAKTAN KURTARMAK İÇİN ORTAYA ATILAN FİKİR AKIMLARI

 🔴 BATIYA ERKEN AÇILAN KENT: SELANİK


🔴 OSMANLIYI DAĞILMAKTAN KURTARMAK İÇİN ORTAYA ATILAN FİKİR AKIMLARI

Bu fikir akımlarından hiçbiri Osmanlıyı dağılmaktan kurtaramamıştır.

Alıntı: Zeki DOĞAN - Sosyal Bilgiler Öğretmeni

20260816

🎞️ OSMANLI TARİHİ: Elin yabancısı Osmanlıyı öyle bir anlatmış ki....

 


''🚨Osmanlı tarihini çok araştırdım.

Ama şu 6.5 dakikanın verdiği hazzı hiçbirinde bulamadım

Elin yabancısı Osmanlıyı öyle bir anlatmış ki İzledikten sonra

"Zulüm 1453'te başladı" diyenleri silkeleyesi geliyor insanın

Mutlaka izleyin..

Tam arşivlik..👇''

Alıntı: — Parasizceo (@parasizceo) 

🎞️🇹🇷TÜRK TOPRAKLARI İŞTE BU MASADA BELLİ OLDU

 

20260804

📖 Enver Paşa'nın dürbünü

 


İtalyan ressam Fausto Zonaro, Enver Paşa’nın portresini tamamladıktan sonra aralarında geçen bir hadiseyi hatıralarında aktarmaktadır. Zonaro’nun ifadesine göre, 24 Nisan 1909 tarihinde portre tamamlandığında Enver Paşa, sürekli yanında taşıdığı dürbünü boynundan çıkararak dostluklarının bir hatırası olmak üzere ressama hediye etmek istemiştir. Zonaro, bu armağan karşısında büyük bir memnuniyet duyduğunu ve dürbünü kıymetli bir hatıra olarak ailesine emanet ettiğini belirtmektedir. Fausto Zonaro’nun hatıralarında sözünü ettiği ve Enver Paşa’ya ait olan bu dürbün, günümüzde Floransa’da Zonaro ailesinin özel koleksiyonunda muhafaza edilmektedir.


ALINTI: Tasvir Sanatları @tasvirsanatlari

20260802

📖 Osmanlının en Türk ve Müslüman vilayeti: Kastamonu ve Kastamonu valisi Reşit Paşanın hikâyesi



Osmanlının en Türk ve Müslüman vilayeti: Kastamonu
Ermeni tehcirine karşı çıktığı için görevden alınan ve/fakat milli mücadelede Mustafa Kemal Paşanın yanında yer alan tartışmalı isim Kastamonu valisi Reşit Paşanın hikâyesi
Kastamonu, Bolu, Kengiri (Çankırı) ve Sinop sancaklarından oluşan Kastamonu vilayeti 1 milyonluk nüfusuyla Osmanlının kalabalık vilayetlerinden biriydi. Nüfusun %98’i Müslüman Türklerden oluşan vilayette %2 olan gayrimüslim nüfusun çoğu Rum, kalanı da Ermeniydi. Safranbolu kazası ve Sinop sancak merkezinde kayda değer bir Rum nüfus ile Kastamonu merkezdeki Rum ve Ermeni nüfus dışında vilayetin tamamına yakını Müslümanlardan oluşuyordu.
Yoğun ormanlarla kaplı ve dağlık olan vilayette ulaşım zor olduğu için potansiyeline oranla ekonomisi yeterince gelişmemişti. Kastamonu vilayetini dış dünyaya bağlayan İnebolu kazası arasında kalan ve yağmur sonrası bozulduğu için sürekli bakım isteyen yetersiz şose yol dışında vilayet genelinde yollar topraktı. Bu nedenle ürünler pazara ulaşamamaktaydı. İneboluda modern bir liman bulunmadığı için gemiler açığa demirliyor ve kayıklarla kıyıya taşınıyordu. İnebolu tüm bu yetersizliklerine rağmen milli mücadele döneminde Sovyetler Birliğinden gelen silah yardımının Anadoluya ulaştırılmasında kilit rolü oynamıştı. Sovyetler dışında mütareke İstanbulundan kaçırılan tüfek ve mermi İneboludan iç kesimlere giriyordu. Toplar ise önce sökülüp parçalara ayrılıyor, kayıklarla İneboluya getirildiğinde yeniden birleştirilip Kastamonu üzerinden Ankaraya taşınıyordu. Yolların yetersizliği nedeniyle bütün bu sevkiyat bölge halkının büyük gayret ve özverisiyle çok zorlu şartlarda gerçekleşiyordu.
Kastamonu vilayetini araştırırken 1913-15 yılları arasında Kastamonu valiliği görevinde bulunan Reşit Paşanın vilayet teftiş raporundan faydalandım. Reşit Paşa ilginç bir tarihi şahsiyet. 1915 yılında vilayetindeki Ermenilerin tehcir edilmesine yönelik emir kendisine ulaştırıldığında önce emrin resmi ve gerçek olduğunun teyid edilmesini isteyerek telgrafla gelen emri reddetti. Ardından İttihad ve Terakki Çankırı temsilcisi Hasan Fehmi tarafından emir kendisine bizzat ulaştırıldığında tehcirin Kastamonuda uygulanmasına karşı çıkarak emri uygulamayı reddetti. Emri reddederken kullandığı “ben elimi kana bulamam” ifadesi meşhur oldu. Gerekçe olarak Kastamonu Ermenilerinin devlet için herhangi bir tehlike teşkil etmediğini, emri uyguladığında masum ve günahsiz kadın ve çocukların ölümüne aracılık etmiş olacağını ve vilayetin ekonomik anlamda çöküşe uğrayacağını ifade etti. Kastamonu Ermenilerinin tehcirini 1916 Şubatına kadar geciktirdikten sonra Talat Paşa tarafından serkeşlik (başkaldırı) gerekçesiyle görevden alındı. Yerine emri yerine getirmesi için Ankara vali muavini Atıf Bey gönderildi. Bu süre zarfında yollarda güvenlik bir ölçüde sağlanabildiği için 1919 yargılamalarında Ermeni tanıkların ifadelerine göre Kastamonu Ermenilerinin büyük kısmı tehcirde hayatta kaldı.
Aynı Reşit Paşa hatıratında işgal İstanbulunu ve memleketin halini tasvir ederken aşağıdaki ifadeleri kullanmıştır:
“Umumî Harpte neler yaptığımızı ve bize içten, dıştan neler yapıldığını hatırlatmak istemem. (…) Türk unsuru bu dört yılın bütün ağırlığını omuzlarında taşıdı. Çökmeğe mahkûm bir devleti zindeleştirmek hülyasıyla malını, canını - hayrete değer bir ısrarla ve eşsiz bir cömertlikle - ortaya attı. Sekiz, on cephede - yarı aç, yarı çıplak - dövüştü. Altı yüz yıldan beri aynı topraklar üzerinde ve aynı bayrak altında kardeş kardeş yaşadığı milletlerden ihanet gördü, pusulara uğradı, tuzaklara düştü. (…) Ben tarihin seyrini değiştirecek sahnelerle dolu olan bu kanlı facianın ilk perdeleri oynanırken, Kastamonu’da vali idim. Bir milletin nasıl eridiğini, içtimaî muvazenenin derece derece nasıl bozulduğunu orada gözümle görüyor, hastalanacak kadar üzülüyor ve vilâyeti felaketli iktisat buhranlarına karşı, imkân dairesinde, korumak için didinip duruyordum. (…) Babıâli, devlet adamlığı kabiliyetinden mahrum kimselerle dolu olduğu için, bu imkânı görmek şöyle dursun, son güne kadar böyle bir lüzumu bile hissetmedi. Bununla beraber eli ve eteği temiz kalmış kimseleri iş başından uzaklaştırmaktan o Babıâli çekinmedi. Meşrutiyet inkılâbındaki müsbet hizmetlerime rağmen beni de - serkeşlik isnat ederek - işten çıkardı.”
Bu birbirine zıt gibi duran iki ayrı ifadeden aslında çöküş dönemi Osmanlısında insanların nasıl bir haleti ruhiye içinde yaşadığını, sosyal medya tarihçiliğinin dayattığı siyah-beyaz, haklı-haksız, iyi-kötü ayrımlarının aslında gerçek hayatı yansıtmadığını, gerçeğin her zaman gri olduğunu görebiliyorum. Tehcir emrini uyguladığında hiçbir şeyden habersiz sıradan Ermenilerin ölüme gönderileceğini düşündüğü için isyan eden Reşit Paşa aynı Ermenilerin ileri gelenlerinin en zayıf anında düşmanla işbirliği içinde devleti ve milleti felakete götürmesine de isyan edebiliyor.
Reşit Paşa 1919 yılında Damat Ferit hükümeti tarafından Sivas valisi olarak atandı. Valiliği döneminde Sivas kongresinin toplanmasını engellemedi, Mustafa Kemal Paşayı tutuklamadı, 1920-21 yıllarında yaptığı ikinci Kastamonu valiliği döneminde İnebolu üzerinden gelen silah ve mühimmat yardımını destekleyerek vilayette asayişi korudu.
Zor kararların alındığı ve milletin varlık-yokluk mücadelesi içinde olduğu bir dönemde yaşamayıp bugünün konforlu ortamında şu veya bu şekilde ahkam kesmeyi doğru bulmadığım için Kastamonu vilayeti diye başlayıp büyük kısmını Reşit Paşaya ayırdığım Kastamonu vilayeti yazısını bu şekilde sonlandırayım.
Alıntı: Osmanlı Atlası -Abdurrahman Tufan Kaya 

20260801

📖 Osmanlı'nın son zamanlarında Medine-i Münevvere (Münevver/Aydınlanmış Şehir Medine)

 


MEDİNE'NİN KISA TARİHİ

OSMANLI DÖNEMİNDE MEDİNE

-Alıntı: Vikipedi


MEDİNE'DE YAŞAYAN TÜRKLER

-Alıntı

📰🇫🇷Fransa 🇩🇿Cezayir’i işgal ettiği zaman sadece yerli halkı değil, Cezayir’e yerleşen 🇹🇷Türkleri de katletti

 


Fransa Cezayir’i işgal ettiği zaman sadece yerli halkı değil, Cezayir’e yerleşen Türkleri de katletti.

Kuloğlu denilen bu aileler baba tarafından Türk anne tarafından Cezayirlidir. Fransa Antropoloji Müzesi'nde 1860 tarihli bu resimdeki kişi, Arap anne ile Türk babanın çocuğu diye kaydedilmiş. Ne yazıkki ne etnik Türklerden nede Kuloğullarından geriye neredeyse kimse kalmadı.
Cezayir'in Fransızlar tarafından işgali sebebiyle 10 bin kadarı Adana ve İzmir'e göçerken diğerleri Cezayir direnişine katıldı ve kalanlar da zamanla orada asimile oldular..

(*Afrika’da kalan bu Türk asıllı ailelere dair bir kitabım yakında çıkacak..
-Doç Dr Halim Gençoğlu)

Nil Nehri istikametinde uçarken aklıma Yavuz Sultan Selim Han gelir. Onun Mısır’ı fethinden sonra kurulan Garp Ocakları, Osmanlı Devleti'nin Cezayir, Tunus ve Trablusgarp eyaletlerini kapsıyordu. O dönemde bu coğrafyaya yerleşen Manisalı, Muğlalı, Aydınlı ailelerden bahsedeyim.

Mesela Osmanlı Cezayir'inin kuruluşu, 16. yüzyılın başında Mağrip'in Osmanlı beylerbeyliğinin kurulmasıyla doğrudan bağlantılıdır.

O sırada Akdeniz’deki şehirlerinin İspanyolların eline geçmesinden korkan Cezayir halkı Osmanlı denizcilerinden yardım istediler. 

Oruç Reis, kardeşi Barbaros Hayreddin'in önderliğinde şehrin idaresini devraldılar ve güvenliği çevre bölgelerde genişletmeye başladılar.

Sultan Selim, Barbaros’un yönettiği Mağrip bölgelerinin vilayet olarak kontrolünü üstlenmeyi kabul ederek ona beylerbeyi rütbesini verdi.

Ayrıca Padişah, başkenti Cezayir olacak olan yeni şehire Osmanlı eyaleti Mağrip'e yaklaşık 4.000 gönüllü eşliğinde 2.000 yeniçeri gönderdi.

Çoğunlukla Anadolu'dan gelen bu Türkler, birbirlerine “yoldaş”dediler ve yerel kadınlardan doğan oğullarına "Kuloğlu" adını verdiler.

Bir kişinin bir Türk ile yerli bir kadının soyundan olduğunu kayıtlarda belirtmek için adına "ibn el-turki" veya "kuloğlu" notu eklenmiştir.

Bu ailelerin bazıları günümüzde sima olarak Afrikalıyı andırsa da eldeki kayıtlardan ve secereden Türk kökenli olduklarını biliyoruz.

Cezayir 1830'da Fransız sömürge yönetimine girdiğinde, yaklaşık 10.000 Türk sınır dışı edildi ve İzmir’e gönderildi. 

Osmanlı Devleti ise göçmek isteyen Cezayir halkına vatandaşlık vererek Mersin, Şam ve Adana’ya yerleştirdi.


Peki Cezayir’de kalan Türkler ne yaptılar? 

1832'de, Cezayir'den ayrılmayan birçok Cezayirli-Türk soyundan aile, Fransız sömürge yönetimine karşı güçlü bir direniş hareketinin başlangıcını oluşturmak için Emir Abdelkader ile mücadeleye katıldılar.

Bugün Cezayir'in birçok etnik ve kültürel unsuru Türk etkisindedir.

Tunus’da, Libya’da, Cezayir’de kalan eski Çanakkale, İzmir, Aydın, Muğlalı ailelerin soyadları arşiv belgelerine de yansımıştır.

Cezayirde Türk soyundan gelenlerin soy adları:

  • Baghlali (Bağlılı - Çanakkale)
  • Benkasdali (Ben Kazdağılı Çanakkale)
  • Benmarchali (Ben Maraşlı- Maraş)
  • Benterki (Ben Türk-Anadolulu)
  • Bersali (Borsali (Bursalı-Bursa
  • Chatli (Çatlı-Erzurum)
  • Chilali(Şileli-Aydın)
  • Cholli (Çullu-Aydın)
  • Coulourli/Kouloughli (Koloğlu-Karaman)
  • Dengezli (Denizlili -Denizli)
  • Dernali (Edirneli-Edirne)
  • Douali( Develi -Kayseri)
  • Guellati (Galatalı-İstanbul)
  • Karabaghli (Karabağlı- Konya)
  • Koulali(Kulalı-Manisa)
  • Ould Zemirli (İzmirli-Izmir)
  • Tchenderli(Çandarlı-İzmir)
  • Terkmani (Türkmenli-Anadolulu)
  • Merselli, Mersali, Merseller, (Manisalı)
  • Bendali (ben deli- Osmanlı ordusunda deli sınıfından)
  • Benlagha(ben ağa-Ağa sınıfından)
  • Bentobdji(ben topçu-topçu sınıfından)
  • Bouchakdji (bıçakçı-bıçak yapan)
  • Challabi (çelebi-eğitimci sınıftan)
  • Djadouadji (kahveci-kahveci sınıfından)
  • Fernakdji (fırıncı-ekmekçi)

    Bunlardan Mısır’dan Güney Afrika’ya göçen İsmail Joubert de Kuloğlu asıllıydı..

    Afrika’ya gönderilen askerler haricinde İzmir'den, Muğla’dan yerleşenler gönüllü ailelerdi.

    Sadece bölgenin gelişmesine katkı sağlamak için zenaat sahibi Anadolulu ailelere gitmeleri için çeşitli teşvikler verilmiştir.

    Oralarda Tekke, medrese kuran dervişlerden vergi alınmamıştır.


    Alıntı: Doç Dr. Halim Gençoğlu @halimgencoglu


    20260725

    🎞️🗣️🎙️ Güney Afrika da Osmanlı izlerini süren 🇹🇷Türk

     

    Videonun içeriği

    • Türk öğretim görevlisi Güney Afrika da ki Osmanlı arşivlerini ortaya çıkarttı.
    • Türk öğretim görevlisi Güney Afrika da ki birçok Osmanlı münevverinin mezarını bulup yaptırdı.
    • Güney Afrika’nın ticaret bakanı Osmanlı soyundan gelen bir türktür.
    • Osmanlı devleti Güney Afrikaya nasıl dahil oldu.
    • Güney Afrika da ki Sultan Abdülaziz han in gönderdiği yardımlar ile tamamlanan caminin 
    • Adı Mescid Ül Aziz dir.
    • Osmanlının gönderdiği fıkıh alimi kimdir.
    ***
    ''Merhaba! Ben Nursel Tozkoparan.

    30 yıllık televizyonculuk deneyimimi bundan böyle kendi adımı taşıyan YouTube kanalımda sizlerle paylaşacağım. Hayata dair merak ettiklerinizi, gündelik yaşamda karşılaştığınız tüm sorunlarınızı bana yazın, ben de konunun uzmanlarıyla hazırlayacağım video ile sizlere ışık tutmaya çalışacağım.''

    En Çok Okunanlardan...