Balkanlar’dan Türkiye’ye Göçler
Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçler sonuçları ve etkileri bakımından sadece Tarih’in konusu olmaktan uzaktır. İktisat, Sosyoloji ve Halk Bilimi gibi sosyal bilimlerin birçok şubesinin ilgili alanında olan ve sonuçları itibariyle söz konusu bilim alanlarında konu edilen Balkanlar’dan Türkiye’ye göçlerin topluma temas eden birçok özelliği gibi Edebiyat alanında da önemli yansımaları olmuştur.
Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçler konusunu incelerken tarihsel bir bütünlüğün takip edilmesi adına öncelikle belirtilmesi gereken husus, Türk varlığının Balkanlar’ın kadim unsurlarından biri olduğu gerçeğidir. Genellikle yakın dönemle ve Osmanlı Devleti ile ilişkilendirilen Balkan Türk kültür varlığının kronolojik bir yaklaşımla ve bölgedeki ilk Türk yerleşimlerinden itibaren ele alınması, söz konusu göçlerin Türk tarihi bakımından olduğu kadar dünya tarihinde de ne denli büyük bir hadise olduğunu ortaya koyacak ve gerçekleşen göçlerin kısa süreli ve “geriye dönüş” şeklinde bir eylem olmadığını ortaya koyacaktır. Bu bağlamda Balkan Türklerinin Anadolu’ya göçlerinin Batılı kaynakların veya Batılı bakış açısıyla hazırlanan birtakım yerli çalışmaların dile getirdiği şekliyle Anadolu’ya geri dönüş olarak değil bilakis Balkanlar’da yerleşik kadim bir medeniyetin yerinden edilmesi şeklinde gerçekleştiğini ortaya koyacaktır.
Balkanlar’da Türk varlığının teşekkülü ve tarihi noktasında Osmanlı Devleti ile Anadolu üzerinden gerçekleşen ilerleyiş öncesinde birincil olarak zikredilen ilerleme, Karadeniz üzerinden, bir başka ifadeyle Kuzey’den gerçekleşmiş ve Balkanlar’ın Türkleşmesi tarihinde birinci katman olarak adlandırılmıştır. Bu bağlamda Balkanlar’daki Türk varlığının Hun Türkleri ile başlamış olduğunu ve bu sürecin, Orta Asya’dan Balkan sahasına göçen Ogurlar, Bulaklar, Kumanlar, Peçenekler, Avarlar, Oğuzlar vb. Türk boyları ile devam ettiğini söylemek mümkündür (Tikici, Karatepe ve Erdem, 2009, s. 148). Hüseyin Salman’a göre “Hunlarla birlikte Batı’ya yönelen Türklerin daha sonraları başlayan yoğun Slav göçleri ile Balkanlar’da 13. yüzyıla kadar yaşamış, burada Orta Asya’dan getirdikleri kültürün kalıcılığını sağlamış ve Balkan halklarının var olan kültürüne katkıda bulunmuş oldukları bilinmektedir. Özellikle Kıpçak, Kuman ve Gagauz Türkleri, Türk kültürünün bu bölgede yerleşmesini ve genişlemesini sağlamış Türk toplulukları arasındadır” (Salman, 2021, s. 24-29; Tikici, Karatepe ve Erdem, 2009, s. 148’den naklen). Günümüzde de Balkan yarımadasında varlığını sürdüren Macarların, Gagauzların, Sekelllerin Turani aidiyetleri noktasında kendi akademilerinde ileri sürülen görüşler varlığını korumakta ve yukarıda sözünü ettiğimiz tarihî dönemleri referans alan görüşler de bulunmaktadır.
Kanaatimizce Balkanlar’ın erken dönem Türk varlığının en büyük göstergelerinden biri Balkan adlandırmasının Türkçe kökenidir. “Balkan” kelimesi anlamı bakımından ilgili coğrafyanın fiziki yapısını özetleyen öz Türkçe bir kelimedir. Kuman, Avar ve Bulgar adlarının Türkçe kökeni ve bugün bölgedeki çeşitli yerleşim yerleri veya ulus adlarına kaynaklık etmesi de bölgedeki Türk tarihinin İslam ve Osmanlı öncesi dönemle birlikte ele alındığında kadim bir Balkan kültür alanını kapsadığını ortaya koymaktadır. Yakın dönemde Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçlerin genel profilinde gördüğümüz “Müslüman Balkanlı/Rumelili Türk Kimliği” ise büyük oranda Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’da ilerleyişi ile oluşan toplum yapısıyla ilişkili olmuştur. Bu noktada daha önce sözünü ettiğimiz birinci tabaka Türk kültür varlığının, Güneyden (Anadolu’dan) gelen Türk varlığı ile zaman içerisinde kaynaştığı, eklemlediği ya da eridiği yönünde görüşler ileri sürülmektedir (Karpat, 2019, s. 93). Gerek Kuzey’den gerekse Güney’den gerçekleşen akınlar, fetihler ve iskân siyaseti ile tesis edilen Balkan Türk varlığının siyasi, kültürel ve özellikle de konumuz olan demografik bakımdan gerileyişinin başlangıcı noktasında bölgedeki son Türk hâkimiyeti olan Osmanlı’nın Viyana Kuşatması önemli bir tarih olarak kabul edilmektedir. Osmanlı Devleti’nin “muhacir” sorunu ile başarısızlıkla neticelenen 1693 Viyana Kuşatması sonrasında ilk defa karşı karşıya kaldığını belirten H. Yıldırım Ağanoğlu’na göre Balkanlar’dan ilk göçler, Osmanlı Avusturya savaşları sırasında sınır boylarında görev alan Müslümanların geri çekilmesi ile başlar ve Cumhuriyet’e uzanan süreçte ve sonrasında sürekli devam eder. Bu bağlamda önemli tarihî gelişmeler ve sebep olduğu göçler arasında; 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile elden çıkan Kırım’ın neden olduğu göçler, 1877- 1878 Osmanlı Rus Savaşı (93 Harbi) ve 1789 Fransız İhtilali’nin sebep olduğu milliyetçilik cereyanlarından etkilenen Türk kitlelerin göçleri önemli yer tutmaktadır (Ağanoğlu, 2001, s. 31-32).
Demografik büyüklüğü ve kapsadığı coğrafyanın genişliği dikkate alındığında Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçlerin dünya tarihinin en büyük göç hareketlerinden biri olduğunu ifade etmek mümkün görünmektedir. Özellikle son iki yüzyıllık süreçte gelişen tarihî olaylardan beslenen ve bölgenin siyasi tarihiyle de doğrudan ilintili olan Türk göçlerinin değişen aralıklarla ancak sistematik olarak devam etmesinin birtakım nedenlere dayandığı ifade edilebilir. Osmanlı’dan günümüze etnik yapılanma ve göçleri ele alan çalışmasında Kemal H. Karpat, Balkanlar’da son Türk hâkimiyeti olan Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde kurulan devletlerin kendilerini ulus olarak gerçekleştirme yolunda bölgedeki Müslüman varlığını engel olarak görmelerinin söz konusu göç ve sürgünlerde temel belirleyici olduğunu ifade eder. Özellikle bölgede Rusların planlayıcısı oldukları Panislavist politikaların Türk nüfus aleyhinde demografik değişimleri zorlaması Balkanlar’da kitlesel Türk ve Müslüman göçlerinde temel belirleyici olur (Karpat, 2019, s. 172-176). Kronolojik olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte yeni Balkan ulus devletlerinde Müslüman ve Türk nüfusun göçü için artık resmî bir muhatap belirmiş, “Anavatan Türkiye” olgusu ile birlikte söz konusu ülkelerin devlet politikaları hâline getirilen sistemli ve zorunlu göç faaliyetlerinde Türkiye temel hedef ülke olmuştur. Zira artık din ve soy birlikteliği Balkanlar’ın Müslüman Türk ahalisi için olumsuz şartlar altında Türkiye’ye göç etmeyi bir tercih olmaktan çıkararak kader hâline getirmiştir.
Balkanlar’dan gerçekleşen Müslüman Türk göçlerinin farklı dönemlerde, farklı mekânlara yönelik olduğu görülmektedir. Bu noktada öncelikle Balkanlar dâhilinde daha güvenli bölgelere göç edildiği, Güney yönlü bu göçlerde istikametin önceleri Doğu Trakya ve Anadolu daha sonraları ise “Türkiye” olduğu bilinmektedir. Bu nedenle böylesine büyük bir göç hareketi oldukça kompleks bir yapıda gerçekleşmiş ciddi bir demografik değişimi içermektedir. Sözgelimi bugün yoğun Türk nüfusu ile bilinen Rodoplar, Deliorman ve Dobruca gibi bölgelerin nüfusunun daha kuzeyden ya da farklı bölgelerden gelen Müslüman Türk göçmenlerle Türk varlığı bakımından güçlendiği ve bu hususta göç yollarına yakın olmalarının veya korunaklı coğrafi konumlarının etkili olduğu söylenebilir.
“Rumeliden Türk Göçleri” adlı üç ciltlik çalışmasının girişinde Bilal N. Şimşir, söz konusu göç hareketinin sosyal tarih ve uluslararası ilişkiler bağlamında taşıdığı önemi ifade ederken bu göçlerin
- hem yeni Türkiye’yi tesis eden önemli bir hareket olduğunu
- hem de Balkanlar’daki yeni ulus devletlerin sosyal iktisadi hayatına büyük etki ettiğini
ifade eder. Bir bakıma bu göçler Türkiye’yi ve Balkanlar’ı yeniden inşa eden ve kurgulayan bir gelişme olarak dünya tarihinin en önemli olaylarından biridir. Kanayan bir yara olarak görülen Balkanlar’dan Türk göçleri durmadan devam eden bir yapıya bürünerek Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de yakın dönemlere kadar devam etmiş, Anadolu Türkleşirken Türkler Balkanlar’dan sürgün edilmiştir.
Balkanlar’da kalan ve ulus devlet kaygısına düşmüş milletler de esasen bu göçlerden ağır yaralar almıştır. Türkiye, Balkan devletlerindeki Türkler için anavatan olarak görüldükçe bu göçlerin devam edeceği ön görülmektedir (Şimşir, 1989, s. 9-11).
Kısacası Balkanlar’dan yaşanan Müslüman Türk göçlerinin güney yönlü ve süreç içerisinde Türkiye merkezli olduğu bilinmekte ancak tarihî olarak kesin çizgilerle ve demografik verilerle bu devasa göç hareketini betimlemek mümkün görünmemektedir. Justin McCharty, Osmanlı döneminde Mora İsyanı ile Yunanistan’da baş veren ilk Türk katliamını başlangıç olarak aldığı 1821 yılından 1922 yılına kadar 5 milyondan fazla Balkanlı Müslümanın yurtlarından sürgün edildiğini, 5,5 milyon Müslüman’ın da öldüğünü iddia etmektedir (McCarty, 2012, s. 1). Bu sayı bu farklı kaynaklarda zikredilen çok sayıda kaynak arasında sadece yabancı bir bilim insanına ait sayısal bir veridir. Bu tarz verileri yerli ve yabancı çok sayıda kaynak ile artırmak mümkündür. Bugün gelinen süreçte Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçler sonuçları bakımından bugünü de şekillendirmiş, Balkanlar’ı yeniden yapılandırmış tarihî bir vaka olarak ortadadır. Çalışmada odaklanılan yakın dönemde İzmir’e göç eden Balkan doğumlu ediplerin varlığı da söz konusu göçlerin esasen sosyal toplum yapılanmasında ne denli kuşatıcı ve geniş çerçeveli bir etki doğurduğunu, edebiyat gibi spesifik alanlara da tesir ettiğini göstermesi bakımından değerlidir.
Çalışmanın bu kısmında İzmir özeline değinmeden önce sadece bir fikir vermesi bakımından Bulgaristan’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçleri kronoloji ve demografi bilgileriyle paylaşan bir veriyi sunmayı uygun buluyoruz. Bulgaristan sahası gerek sahip olduğu Türk nüfusunun büyüklüğü gerekse İzmir’e gerçekleşen göçmen varlığındaki büyük payı ile çalışmadaki örneklemi temsil gücü yüksek bir Balkan ülkesidir. Beycan Hocaoğlu’nun başlangıç olarak belirlediği 1878 Osmanlı Rus Savaşı’ndan 1989’da gerçekleşen ve Büyük Göç olarak tanımlanan göçe kadarki göç istatistiği şöyledir:
Alıntı/Kaynak:
https://iksadyayinevi.com/wp-content/uploads/2024/11/IZMIRIN-BALKAN-GOCMENI-EDIPLERI-Inceleme-ve-Metinler.pdf