Blog Listem

20191203

✍️ Türk ve Rus Devrimlerinin Etkileşimleri - Uğurcan Yardımoğlu

Uğurcan Yardımoğlu, Öncü Gençlik Genel Sekreteri

VE RUS DEVRİMLERİ OMUZ OMUZA

Geçtiğimiz ay insanlık tarihi açısından çok önemli ve içerisinde bulunduğumuz çağın niteliği bağlamında belirleyici bir olayın 100. Yıl dönümünü yaşadık. Yüzüncü yıl dönümünde arkada kalan tecrübeler ışığında değerlendirerek daha iyi anlamaya çalıştığımız bu olay Ekim Devrimi’dir. İnsanlığın sınıfsız toplum yolunda gerçekleştirdiği en büyük atılım olan Ekim Devrimi’ni Bolşeviklerin öncülüğüne ve Lenin’in liderliğine borçluyuz. Ayrıca bu devrimin, Türk Devrimi’yle ilişkileri incelendiğinde Türk devrimcileri olarak ayrıca bir borcun muhasebesini yapmak zorunluluğu duyuyoruz.

Türk Devrimi, geri kalmış bir Asya toplumunda imparatorluk mirasının örgütlenme birikimine yaslanarak ve 18. Yüzyıl Avrupasında gerçekleşen Fransız Devrimi’nin demokratik programına dayanarak yapılmıştır. Yeni Osmanlılarla başlayan, İttihatçılarla devam eden ve Kemalistlerle olgunlaşan bu devrimin programı demokratik ilkelere dayanmakla beraber ondan ciddi farklılıklar da arz eder. 

Birinci farklılık devrimin gerçekleştiği yer ve zamandan kaynaklanır. Demokratik devrimi gecikmiş olan Asya toplumları, Batı’da yükselen kapitalizmin emperyalizme dönüşmesiyle beraber iki yönlü bir mücadele vermek zorunda kalmıştır. 

  1. Birincisi, emperyalizme karşı vatanlarını savunmak ve bağımsız olmak zorundadırlar. Bu, Avrupa’da gerçekleşen demokratik devrimlerin gündeminde değildi çünkü, böyle bir olgu yoktu
  2. İkincisi, kendi içlerindeki feodal unsurlarla hesaplaşarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni kurmaları, kapitalizmi inşa etmeleri gerekiyordu. Ancak bu kapitalizm yine daha önceki demokratik devrimler gibi tamamen serbest rekabete dayanamazdı. Geri bırakılmış olan bu Asya toplumları kolektif örgütlenme geleneklerine de dayanarak devletçi bir hızlı kalkınma modelini tercih etmek zorundalardı. Dolayısıyla Asya’da gerçekleşen devrimleri daha solda ve sosyalizme açık hareketler olarak değerlendirmek yanlış olmaz.


İlk Etkileşim

Osmanlı Devleti’nin 19. Yüzyılda başlayan sömürgeleşme ve Batı’ya bağlanma döneminde ortaya çıkan Yeni Osmanlılar örgütü, Vatan ve Hürriyet sözcükleriyle özetlenebilecek demokratik devrimci bir programa sahipti. Türk Devrimi’nin iki yüz yıllık serüveni de onlarla başlar. Yeni Osmanlılar örgütünü kurdular. Yeni Osmanlılar, İttihatçıların ve Kemalistlerin atasıydı; ilk demokratik devrimimizi 1876 yılında başardılar. Fransız Devrimi’nden kuvvetle etkilenen bu program adım adım daha sol akımlara da yer açacaktır.

Yüzyılda Rusya’da gelişmekte olan halkçı (narodnik) hareketler, Osmanlı aydınlarını etkiledi. Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Gogol’ün romanları Osmanlı aydın çevrelerinde ilgiyle okunmaya başladı.

Bu dönemde yaşananlar sıkı bir ilişkinin değil, bir etkileşimin işaretlerini veriyor. Ayrıca 1. Meşrutiyet devriminin başarısız olmasının ardından gelen 2. Abdülhamit yönetimi döneminde bu etkileşimden dahi söz etmek mümkün olmayacaktır. Fakat, 1889 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasıyla birlikte özellikle Rusya’da Narodniklerin gerçekleştirdiği eylemler Türk devrimcilerinin dikkatini çekmektedir.

1905 yılında gerçekleşen Rus Demokratik Devrimi, Türk devrimcilerine umut vermiştir. Çünkü; dünya çapında despotizmin kalesi olarak bilinen Çarlık önce Japon yenilgisiyle sonra da devrimle sarsılmıştı. Rusya’nın artık bir parlamentosu vardı. Bu, Türkiye’deki hareketi de ateşleyecektir.

23 Temmuz 1908 günü yapılan Hürriyet Devrimi, 2. Meşrutiyeti beraberinde getirmişti. Anayasal düzen artık öncü bir örgütlü güce ve halk hareketine dayanıyordu. Programı aşağı yukarı Yeni Osmanlılarınkine benzer olan İttihat ve Terakki süreç içerisinde daha net bir biçimde milliyetçileşecek; halkçılık ve laiklik konusuna daha berrak yaklaşacaktır. Bulanıklığı gidermek ve hareketin ideolojisini belirlemek için çalışan aydınların çoğu Rusya’dan gelmişti. Üç Tarz-ı Siyaset makalesiyle Türk Milliyetçiliğini yegane seçenek olarak sunan ilerici aydın Yusuf Akçura bir Tatar aydınıydı. Rusya’da Ceditçi olarak anılan halkçı-milliyetçi aydınlardan biriydi. Yine İttihat ve Terakki kurucularından olan Hüseyinzade Ali Bey de Ceditçilerdendi.

Vatan Savaşı ve Devrimci Dönem

Birinci Dünya Savaşı’na dek Türkiye, devrimci ve karşı devrimci güçlerin savaşımlarına sahne olmuştu. Türk devrimcileri yani İttihatçılar, iktidarı tam anlamıyla ele geçirdiklerinde siyasi ve iktisadi programlarını uygulamaya vakit bulamamışlardı. Çünkü ülkemiz bir savaşın eşiğindeydi.

Dünya Savaşı, Bolşeviklerin önderi Lenin’in tarifiyle kapitalizmin en yüksek aşamasına ulaşmış emperyalist devletlerin bir paylaşım mücadelesiydi. Bu paylaşımın konusunu ise sömürgeler oluşturuyordu. Söz konusu sömürgelerin ise en başında Osmanlı Devleti geliyordu.  Bu yüzden Lenin, emperyalist devletlerin paylaşım maksadıyla girdikleri bu savaşta, Osmanlı, İran ve Çin’in vatan savunması yaptıklarını belirtmiştir. [1]

Çanakkale Savaşı hiç kuşkusuz dünya savaşındaki en büyük başarımızdı. İstanbul nezdinde vatan savunması konusunda Türk askerinin yeteneklerini herkese kanıtladığımız bu savaşın ciddi bir sonucu olmuştu: İtilaf Devletlerinde ekonomik ve askeri gücüyle başı çeken İngiltere ve Fransa, Çarlık Rusya’ya yardıma gidememişti. Çarlık, ekonomik darboğazın askeri alana yansımalarını yaşamaya başlamıştı. Alman cephesinde ardı ardına gelen yenilgiler ve kitlesel açlık, halkı patlama noktasına getirmişti. 1917 Şubat Devrimi bu koşullarda gerçekleşti.

Genç Türklerin Ekim Devrimi’ne Bakışı

Genç Türkler yani İttihatçılar, Rusya’daki iç karışıklıkları çok yakından takip ediyordu. İttihatçı basın, büyük bir düşman ülkenin savaş dışı kalması anlamına gelebilecek bu olayı ümitle takip ederken patlayan Şubat Devrimi’ni sevinçle karşıladı. Ancak Rusya’da oluşan geçici hükümetin savaştan çekilme gibi bir politikasının olmadığı anlaşıldığında, Kerensky hakkında öfke dolu yazılar kaleme alındı. Lenin ve Bolşevikler hakkında ise sempatizanlık düzeyinde olumlu ifadeler kullanılıyordu. Bolşeviklerin “esaslı ve sağlam ihtilalciler” olduğu söyleniyor ve Lenin hakkında “şanlı ve etki sahibi bir şahsiyet” ifadeleri kullanılıyordu.[2]

Lenin’in ilhaksız ve tazminatsız barış ilkesi İttihatçıları kazanmıştı. Oluşan bu sempati, esas olarak bu ilkeye ilişkindi. Ayrıca, Lenin’in Ekim Devrimi’nin ardından Gizli Antlaşmaları açıklaması, Osmanlı ülkesi üzerindeki paylaşım planlarını ortaya çıkarması anlamına geliyordu. Bu paylaşım antlaşmalarını genç Sovyet Rusya’nın reddedişi ve İstanbul’un kesinlikle Türklerde kalması gerektiğini açıklamaları Türk devrimcilerinde vatan savunmasına ilişkin umutları yükseltmiştir. Sovyet Rusya’nın kurulmasıyla, doğuda yapılan Erzincan Ateşkesi ve ardından gerçekleştirilen Brest-Litovsk Barış Antlaşması Osmanlı Devleti açısından ciddi kazanımlarla doluydu. Sovyet Rusya sözünü tutmuş barışı, Lenin’in ilkesine göre yapmıştı.

Milli Mücadele Başlarken

Osmanlı Devleti’nin savaştan yenik çıkmasıyla başkent İstanbul işgal altına alınmıştı. Genç Türk kadrolarının başını çektiği yerel örgütler Anadolu’da İtilaf Devletleri’nin işgaline karşı direnmeye başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda başarılı hizmetlerde bulunan Mustafa Kemal Paşa da Mondros Ateşkesi’nin ardından başkente gelmiş ve Anadolu’da milli bir merkez yaratmak için çalışmalara başlamıştı. O’nun hedefi, bağımsızlığın kazanılması ve Osmanlı sistemini yıkarak yeni bir milli devlet kurmaktı. Bolşeviklerle ilk temas da bu bağlamda İstanbul’da kuruldu. Sovyet Rusya adına İstanbul’a gönderilen Şalva Eliava, Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla temas kurarak Türkiye’nin ulusal bağımsızlığının yanında olduklarını bildirmiştir.[3]

Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geçerek mücadelenin merkezini Anadolu’ya taşıması Milli Mücadele açısından dönüm noktası olmuştur. Sovyet Rusya tam bu sırada Mustafa Kemal Paşa ile ilk yarı resmi görüşmeyi gerçekleştirmiştir. Albay Budiyeni yönetimindeki Sovyet heyetiyle Havza’da buluşan Mustafa Kemal, Sovyetlerden ilk defa askeri yardım sözünü almış ve iki tarafın birbirinin iç işlerine karışmaması ilkesi kararlaştırılmıştır.[4]

Bu süreçte Mustafa Kemal’in Kazım Karabekir’e çektiği telgraf özel bir önem taşır; “Bolşevizmin anlayış ve ortaya çıkış şekli bir daha müzakare edilerek, bunun memleket için bir sakıncası olmayacağı düşünüldü.”[5]

Devrimin İki Merkezi

Erzurum ve Sivas’ta yapılan Kongrelerin ardından Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, mücadelenin öncü örgütü olarak inşasını tamamladı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılmasının ardından devrimci bir devlet yaratıldı. Artık iktidar odağı İstanbul’daki İngiliz işbirlikçisi hükümet değildi. Mustafa Kemal, bu mücadelenin başarıya ulaşması için doğuda bir dayanak noktası yaratmanın gerekliliğine inanıyordu. Ayrıca doğuda emperyalizme karşı savaşan Sovyet Devrimi onun doğal müttefikiydi. Sovyet dostluğu savaşın içerisinde gelişti.

Mustafa Kemal, meclisin açılmasından kısa bir süre sonra Moskova’ya Lenin’e bir mektup göndererek hem askeri yardım talep etmiş hem de diplomatik ilişkinin kurulmasını istemişti. Bu mektupta Mustafa Kemal, “Rus Bolşevikleriyle bütün çalışmalarımızı ve askeri harekatımızı birleştirmenin zorunluluğunu kabul etmekteyiz” demekteydi.[6] Sovyet Dış İşleri Bakanı Çiçerin, bu mektuba verdiği yanıtta iki ülke arasında dayanışmanın önemine vurgu yapıyor ve diplomatik ilişkilerin kurulması için ilk adımların atılması gerektiğinin altını çiziyordu. Mustafa Kemal’in görevlendirdiği bir Türk Heyeti Moskova’ya doğru yola çıkarken, Sovyet Heyeti de Türkiye’ye geliyordu. Devrimin iki merkezi birbirine omuz vermişti.

Ankara’da Milli Mücadele’nin yayın organı olarak çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi bu konuya ilişkin şu belirlemeyi yapıyordu: “Doğu İhtilali’nin bir merkezi Moskova, bir Merkezi Ankara’dır.”[7]

Hakimiyet-i Milliye devrimin yayın organı olarak Ankara’nın siyasetlerini de sütunlarına taşıyordu. Bu gazetenin bazı yazılarını Mustafa Kemal’in yazdığını diğer yazıları da kontrol ettiğini biliyoruz. Gazete özetle şu tespitleri yapıyordu:
  • En büyük düşman kapitalizm ve emperyalizmdir.
  • Dünya sosyalizme doğru ilerliyor.
  • Dünya kapitalistler ve mazlumlar olarak ikiye bölünmüştür.
  • Dünya’nın bütün mazlum milletleri Bolşeviklerle birleşeceklerdir.
Bu yazılardan çıkan sonuçların en önemlisi, Ankara Hükümeti’nin emperyalizm kavramıyla siyasi bağlamda da tanışmış olmasıdır. Yoksa cephelerde yıllardır çarpıştıkları güçler emperyalist güçlerdi, ancak artık onu bir sistem sorunu olarak bütüncül biçimde göreceklerdir. Bununla beraber emperyalizmi var eden kapitalist düzene düşman kesilmeleri de anlamlı ve bir o kadar da ileri bir tavırdır. Mustafa Kemal, Lenin’e yazdığı mektupta şunu söylüyor; “emperyalistlerin işlediği suçlar dünya emekçilerince kavrandığı gün burjuvazinin hakimiyeti son bulacaktır.”[8]

Kemalistler, dünyanın sola yani sosyalizme doğru gittiğini de tespit etmişlerdir. Ancak önlerinde duran görevin demokratik devrim olduğunu da pekala biliyorlardı. Bu açıdan her toplumun önündeki sorunu çözmesi gerektiği gerçeğinin de altını çiziyorlardı. Tüm bunlara ek olarak dünyanın ezen-ezilen çelişkisi bağlamında iki kampa ayrıldığını görmeleri de Türk Devrimi’nin mazlumlar dünyasının önünü açacak bir gelişme olduğunu kavramalarını sağlamıştır. Kemalistlerin doğu dünyası için bir model yaratma motivasyonu yükselmiştir.

Halkçılık Programı ve 1921 Anayasası

B.M.M açılmış ve savaş düzenine girmişti ancak bu savaşın siyasal hedeflerini içeren bir programdan hala yoksundu.Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ve B.M.M’nin programı Mustafa Kemal tarafından 13 Eylül 1920 tarihinde meclise sunuldu ve meclis tarafından kabul edildi. Program, Ekim Devrimi’nin etkilerini açıkça taşıyordu.İlk maddesiyle emperyalizme ve uluslararası kapitalizme savaş açılıyordu.B.M.M’nin karar haline getirdiği bu program Ankara Hükümeti’nin düşmanını resmen tanıyordu.

Halkçılık Porgramı, zaferden sonra izlenecek ekonomik siyasetin de özel kar dürtüleriyle yönlendirilemeyeceğini, halkın çıkarlarının dikkate alınacağını söyleyerek kamu ağırlıklı bir ekonominin de işaretlerini veriyordu.

Meclis, ülkede hala geçerli olan 1909 Anayasası'nın yerine yeni bir anayasa hazırlamayı da önüne görev olarak koydu. 1921 Anayasası olarak kabul edilen bu metinde konumuzla ilgili olan kısım idari düzenlemelerdir. Mustafa Kemal, ülkenin sovyetik bir idare sistemiyle yönetilmesi gerektiğini belirttiği anayasada Sovyet kelimesi yerine “Şuralar İdaresi” tanımını kullanıyor ve bunun “hakiki halk idaresi” olduğunun altını çiziyordu. Zaferden sonra Türkiye’de böyle bir sistem kurulmamıştır. Bunun sebebi ülkemizin demokratik devrimini henüz tamamlayamamış olmasıdır. Yerel şuralara verilecek yetkilerin feodal unsurlar tarafından gasbedileceğini gören Kemalistler bundan vazgeçerek merkeziyetçi bir yönetim anlayışını yeğlediler.

Siyasi ve Askeri İlişkiler Gelişiyor

İki devrimin önderleri olan Lenin ve Mustafa Kemal’in samimi ifadelerle mektuplaşmaları ilişkileri geliştirmişti. Sovyetler ciddi miktarda tüfek, fişek, top ve top mermisi yüklü yardımları göndermeye başlamıştı.Ayrıca yüzbinlerce altın rublelik para yardımları da geliyordu. Moskova’da yeni Türkiye’nin, Ankara’da da genç Sovyet Rusya’nın diplomatik misyonları bulunuyordu.

Devrimci Türkiye ile devrimci Rusya arasında yer alan İngiliz işbirlikçisi  Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan yönetimleri de her iki devletin işbirliğiyle devrilmişti. Kafkas Seddi olarak adlandırılan bu yapıların yıkılmasıyla milli ordu ve Kızıl Ordu el sıkışmış oluyordu. Her iki devrimin güvenliği açısından elzem olan bu harekat başarıyla tamamlanmıştı. Türkiye, daha önce kaybettiği Kars, Ardahan, Artvin ve Iğdır’ı topraklarına katmıştı. Rusya ise Batum’u sınırlarına dahil ediyordu.

1921 yılında Moskova’da imzalanan Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması’yla ilişkiler çok önemli bir boyut kazanmıştı. T.B.M.M, ilk defa büyük bir devlet tarafından tanınmış oluyordu. Misak-ı Milli, Sovyetler tarafından resmen tanınıyordu. Sovyet Rusya ise güney kanadında güvenilir bir müttefik kazanıyordu. Kafkasya’da yeni kurulan Sovyet Cumhuriyetleri’yle de Kars Antlaşması imzalanıyor, Ukrayna’dan Ankara’ya gelen Kızıl Ordu komutanı ve Ukrayna temsilcisi General Frunze ile Ukrayna-Türkiye Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması yapılıyordu.

Yeni Türkiye ve Sovyet Rusya arasındaki ilişkiler Milli Mücadelemizin savaş boyutunda bir silah arkadaşlığı görünümü arz etmiştir. Bu iki ülke arasında yaşanan bir ilktir. Kurtuluş Savaşı’nı zafere götürecek planları Mustafa Kemal, Sovyet elçisi Aralov’a açmaktan çekinmemiştir. Daha sonra 1928 yılında Taksim’e yapılan Cumhuriyet Anıtı’na Aralov da konulmuştur. Büyük Tarruz sırasında cepheyi gözlemleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın hemen arkasında bir Sovyet subayının bulunması da önemli bir ayrıntıdır. [9]



Kurulan İlişkilerin İdeolojik Niteliği

Her iki devrimin kendi özgün şartlarının ürünü olduğu ve önündeki sorunları çözme iradesi bulunduğu hem Mustafa Kemal, hem de Lenin tarafından kabul edilmişti. Rusya ve Türkiye birbirlerinin iç işlerine karışmayacaklardı. Özellikle Ankara hükümeti bu noktada oldukça titiz davranmıştır. Mustafa Kemal, Türkiye’de komünist hareketlerin kurulup gelişmesine sıcak bakmamış hatta böyle bir gelişme yaşanmasın diye tedbirler almıştı. Çünkü bir ülkede devrimin iki merkezi olmazdı. Çerkez Ethem ve arkadaşlarının Yeşil Ordu adlı girişimine karşı silaha başvurması bu açıdan oldukça önemlidir. Komünistlerin Ankara dışında bir merkez yaratmaması için Mustafa Kemal’in girişimiyle resmi bir komünist parti bile kurulmuştu.

Bütün bu gelişmelerin yanında Mustafa Kemal, Sovyet Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde olmanın önemini kavramıştı. İki devrim esas olarak birbirine yaslanarak yükselmiştir. Atatürk’ün cumhuriyet döneminde de izlediği dış poitikanın esası Sovyet dostluğu olmuştur. Ölümünden sonra bu politikanın sürdürülmesini tavsiye etmiştir.

Türk ve Rus Devrimlerinin birbiriyle ilişki içerisinde gelişmesi kadar önemli olan bir konu da aralarındaki ideolojik ilişkidir. Rus halkçılığı gibi Ekim Devrimi’nin yaydığı düşünceler de Türk Devrimi’ni etkilemiştir.

Türk Devrimi açısından en önemli etkileşim noktaları şunlar olmuştur:

Emperyalizm karşıtlığı gelişmiştir.
Asyalı kimliği benimsenmiştir. Yeni Türkiye, bazılarının iddia ettiklerinin aksine kendisini batıda değil doğuda mazlumlar dünyasının öncüsü olarak tanımlamıştır.
Arasız Devrimler tanımı, Mustafa Kemal tarafından, devrimin sürdürülmesi gerektiğine ilişkin bir siyasal hedef olarak hem 6 Ok’un hem de 1937 Anayasa’sının içine “devrimcilik” olarak yerleştirilmiştir. Lenin’in kesintisiz devrim tanımlamasının Türkçeleştirilmiş halidir.

Aşamalı devrim teorisi de her toplumun kendi önünde duran sorunları çözerek ilerleyeceğine ilişkindir. Merdivenler basamak basamak çıkılmalıdır. Yere, zamana ve koşullara en uygun hamleleri yapmak devrimciliğin gereğidir.
Halkçılık-devletçilik ilkeleri, 6 Ok içerisinde bariz bir biçimde sosyalizmden ve Ekim Devrimi’nden etkilenerek Türkiye’nin koşullarına uygun biçimde geliştirilerek belirlenmiştir. Türk Devrimcileri kendilerini halkçı olarak tanımladılar. Talat Paşa’dan Mustafa Kemal’e kadar devrimin liderleri devlet sosyalizmi vurguları yaptılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomisi devletçiliğe ve planlı ekonomiye dayanıyordu. 30’lu yıllarda yapılan planlamalar Sovyet uzmanlarından yardım alınarak yapılmıştır. Kurulan kamu iktisadi teşekküllerinin de pek çoğu Sovyet desteğiyle inşa edilmiştir. Sovyet dostluğu politikasını Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan bir oportünizme indirgemek isteyenlere, zaferden sonra cumhuriyet döneminde yapılan bu işbirliği örnekleri çok önemli birer cevaptır.

Atatürk’ün Çağdaş Uygarlık Hedefi

Türk-Sovyet ilişkilerinin Milli Mücadelenin zaferle tamamlanmasının ardından güçlenerek sürdürüldüğünü belirtmiştik. İdeolojik etkinin boyutları cumhuriyet devrimleri gerçekleştirilirken de artarak devam etmiştir. Atatürk’ün devrimin hedefi olarak belirlediği çağdaş uygarlık düzeyi herkes tarafından farklı biçimde tanımlanmaktadır. Bu tanımı, Batıcılıkla tarif edenler çoktur. Ancak Atatürk’ün yaptığı işlerden Batıcılık çıkarmak da bir o kadar zordur. Keza, devrimin önderi Kemalizm’i “Türk Devriminin yaptığı işler” olarak tanımlıyordu. O’nu anlamak için pratiğine bakmamız gerekiyor.

Cumhuriyet Devrimlerinin hedefi açıkça feodalizmin tasfiyesi ve siyasal alanda bir halk yönetiminin kurulması, toplumsal alanda aydınlanma değerlerinin hayata geçirilmesi, ekonomik anlamda ise kamu ağırlıklı bir modelle hızlı kalkınma idi. Atatürk, devrimin olduğu yerde kalmayacağını gördüğü için bir gün bu hedeflerin de eskiyeceğini ortaya koymuş ve Türk Devrimcilerine çağdaş uygarlığı yakalama hedefi koymuştu. Çağdaş uygarlığı ise Atatürk’ün bazı konuşmalarından sınıfsız toplum olarak anlamak mümkündür. Sınıfların ve sınırların kalktığı bir işbirliği ve uyum dünyasına işaret eden Atatürk dünyanın sola doğru gittiğini biliyor ve insanlığın uzak dönemli özlemlerine atıf yapıyordu. 

Önemli Kemalistlerden ve Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Yakup Kadri, “Atatürk’te gerçekten sosyalist bir görüş vardı. O, sınıfsız bir toplum düzenine ulaşmak istiyordı. Sınıfsız toplum tabi ki sosyalist bir idealdir.” [1]

Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından Mahmut Esat Bozkurt’un Ekim Devrimi değerlendirmesi de hayli önemlidir. Bozkurt, devrimi şöyle açıklıyor: “Halk bakımından eski rejimle kıyaslanmayacak kadar ekonomik bir yenilik, proleterlik bakımından iyiliğe doğru bir yenilik”tir.

Kemalist Devrimin ders kitaplarında da Ekim Devrimi çok olumlu ifadelerle anılıyor. Kurtuluş Savaşı’nın silah arkadaşlığı cumhuriyet döneminde kader ortaklığı olarak sürdürülmüştür. Her iki devrimin geri dönüş sürecinin başlama tarihi dikkate alınırsa bu kader ortaklığı daha net biçimde görülecektir.

Kemalist Devrim’in duraklamaya başladığı 1940’lı yıllar Sovyet dostluğundan da vazgeçildiği bir dönemdir. Atatürk’ün dış politika mirası reddedilmiş 50’li yıllarda Türkiye kendisini Atlantik kampında bulmuştur. Sovyet Rusya ise 1956’da Stalin’in ölümünden sonra sosyalizmden geri dönüş sürecine girmiştir. Her iki ülke birbirinden vazgeçmeye başladığında devriminden vazgeçmiş oldu. Ancak günümüzde birbirine yakınlaşan Türkiye ve Rusya Federasyonu eski silah arkadaşlığını hatırlayarak dostluk politikasının bir zorunluluk olduğunu günümüz şartlarında yeniden kavramışlardır. İki ülkenin dostluğu emperyalizme karşı mücadelede Asya halklarına başarı kapısını açacak bir anahtar görevi görecektir. Biz Türk devrimcileri açısından bağımsızlık ve çağdaş uygarlığa ulaşma hedefi güncelliğini koruduğuna göre Rusya dostluğunun önemi de yakıcı bir ihtiyaç olarak ortaya konulmaktadır.


“Tekamülün gayesi insanları birbirine benzetmektir; dünya birliğe doğru yürümektedir; insanlar arasında sınıf, derece, ahlak, elbise, dil, ölçü farkı git gide azalmaktadır. Tarih, yaşama kavgasının din, ırk, hars, terbiye yabancıları arasında olduğunu gösterir. Birliğe doğru yürüyüş sulhe doğru da yürüyüş demektir.”
-Gazi Mustafa Kemal Atatürk

KAYNAKÇA

  • Doğu Perinçek, Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayınları
  • Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları
  • Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi, Kaynak Yayınları
  • Komüntern Belgelerinde Türkiye, Kaynak Yayınları
  • Rem Kazancıyan, Bolşevik-Kemalist-İttihatçı İlişkileri, Kaynak Yayınları
  • Yavuz Aslan, Mustafa Kemal-Frunze Görüşmeleri, Kaynak Yayınları
  • Sadi Borak (der.) Atatürk’ün Özel Mektupları, Kaynak Yayınları
  • Dimitır Vandov, Atatürk Dönemi Türk-Sovyet İlişkileri, Kaynak Yayınları
  • Teori Dergisi, 334. Sayı, Kasım 2017
  • Bilim ve Ütopya Dergisi, 281. Sayı, Kasım 2017

DİPNOTLAR

[1] Perinçek Doğu, Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 2. Basım, syf.108
[1] Perinçek Doğu, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 4. Basım, syf. 40
[2] Kars H. Zafer, İttihat ve Terakki’nin Yayın Organında Bolşevik Devrimi, Teori Dergisi, sayı 334, syf. 13
[3] Vandov Dimitır, Atatürk Dönemi Türk-Sovyet İlişkileri, Kaynak Yayınları, 1. Basım, syf. 45
[4] Vandov Dimitır, Atatürk Dönemi Türk-Sovyet İlişkileri, Kaynak Yayınları, 1. Basım, syf. 47
[5] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, c3, syf. 114
[6] Borak Sadi (der.), Atatürk’ün Özel Mektupları, Kaynak Yayınları, 4.Basım, syf.166
[7] Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi, Kaynak Yayınları, 1. Basım, syf 113
[8] Borak Sadi (der.), Atatürk’ün Özel Mektupları, Kaynak Yayınları, 4.Basım, syf.167
[9] Perinçek Doğu, Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 2. Basım, syf.101
[1] Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi, Kaynak Yayınları, 1.Basım, syf. 90

Alıntı/Kaynak:  

✍️ 'Türk Kurtuluş Savaşında Sovyet Rusya'nin Malí ve Askerí Yardımları' - Ülkü Çalışkan

Makalenin  Girişi ve Sonuç kısmından alıntılar...

  
  ... 

  
  

Alıntı/Kaynak: http://www.karam.org.tr/Makaleler/25850312_caliskan.pdf












✍️ Levent Kırca'nın aziz hatırasına



🎞 Bir Rüzgar Santrali kurma öyküsü...

'İŞTE BİR "ÜRETEN TÜRKİYE" ÖYKÜSÜ'
Milli yatırımlarımızın nasıl dişle tırnakla yapıldığına çok güzel bir örnek. Kocaeli-Kandıra'ya bağlı Kefken'de 2000 hanenin enerji ihtiyacını karşılayacak rüzgar tribünleri kurulmaya başlandı. Ama öyle bir öyküsü var ki...

Kam Film @kam_film

.....
Kocaeli'nin Kandıra İlçesi'ne bağlı Kefken'deki 2000'i aşkın evin enerji ihtiyacını karşılayacak rüzgar tribünleri kurulmaya başlandı.

🎞 ''🇹🇷Türkiye !!! 🌍Türkiye'den çok daha büyüktür.''

🎞 'Mavi Vatan'da stratejik adım! MEB (Münhasır Ekonomik Bölge) nedir?'





Amiral Cem Gürdeniz değerlendirdi- Uzman Görüşü

20191202

🎞 Doğu Akdeniz'deki son gelişmelerin Türkiye açısından önemi



Mavi Vatan - 02 Aralık 2019
🗣 Cem Gürdeniz
🗣 Kıvanç Özdal
Ulusal Kanal

🎞 Türkiye-NATO İlişkileri


📺 Ulusal Özel- 02 Aralık 2019
Konuklar:
🗣 Prof. Dr. Hasan Ünal 
🗣 Ferit İlsever
Seda Anık - Ulusal Kanal

Uygurca bir metin (Latin alfabesiyle) : Felsefe Dünyası

ORTAK FİKİR, ORTAK YOL VE ORTAK GAYE İÇİN YOLCULUK!
Uygur Medeniyeti ve Türk Şamanlarının  ... sırlı görselleri
....

Şamanlık ve Şamanizm insanlık tarihinin yıldızı 10 bin yıllara ....

Türkiye Türkçesine çevirebilen olursa memnun oluruz!

Japonca ve Uygurcanın benzer noktaları - Hacı Qutluq Qadiri

Alıntı/Kaynak: https://akademiye.org/tr/?p=1478


 

 

Uygur Türklerinin İnanç Sistemlerinin Resim Sanatlarına Etkileri

Uygur Türklerinin İnanç Sistemlerinin Resim Sanatlarına Etkileri
Yayınlayan: Uygur Akademisi
bez06Yrd. Doç. Dr. Metin YERLİ
İnönü Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi


İslamiyet öncesi diye adlandırdığımız devrede, Orta Asya’da beş asırdan fazla hüküm sürmüş bulunan Uygurlar, bu dönemde sergilemiş oldukları sanat etkinlikleri bakımından Türk Sanatında önemli bir yere sahiptirler. Aynı bölgelerde Uygurlardan önce faaliyet gösteren ve göçebe bir yaşantıya sahip bulunan diğer Türk Devletlerinin sosyal ve kültürel hayatlarını günümüze aksettiren sanat eserlerinin sayısı oldukça azdır. Bunda yerleşik hayata yeterince geçilememesinin ve daha çok fütuhatçı bir teşkilat yapısına sahip olmalarının da rolü büyüktür. Ayrıca bu dönemlere ışık tutabilecek, bilimsel çalışmalarda yeterli değildir.

Uygurlar ise gerek göçerlikten yerleşik hayata geçişleri, gerekse temsil ettikleri dini inançlarının mimari, resim, heykel, yazı, vb. sanat olaylarına yönlendirici bir rol oynaması sonucu bu sanat dallarında günün şartları içerisinde mükemmele yakın eserler ortaya koymuşlar. Gerek mimari de, gerekse resim, heykel gibi sanat dallarında kendilerinden sonra dönemleri fazlasıyla etkilemişlerdir. Budist stupaları, mezar yapıları ve tapınakları mimari yönden Karahanlı, Gazneli, Büyük Selçuklu, Timurlu vb. devletlerin mimarı yapılarını etkilemiştir. Duvar resimleri ve özellikle minyatürleriyle de adı geçen bu devletlerin yanı sıra Arap sanatından, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı minyatür sanatına kadar etkili olarak temel kaynak olmuşlardır.

Resim Sanatı Uygurların sosyo-kültürel yapılarında ve ortaya koymuş oldukları sanat olaylarında temsil ettikleri dinlerin çok büyük bir rolü vardır. Çünkü sanat eserlerinin ve plastik sanatlarının büyük bir çoğunluğu dini konulara bağlı olarak ele alınmıştır. Çeşitli dinler bu topluluk içerisinde yaşama şansı bulmuş, kimisi uzun süreli olarak büyük bir kitleyi etkileyebilmiş, kimi resmi devlet dini olarak kabul görmüş, kimisi de kısa sürede etkisini kaybetmiştir. Gök Tanrı inancının esas alındığı Şamanizm, diğer Türk toplumları gibi Uygurların da milli inanç ve kültürüdür. Bu inancın dışında Uygurlara uzun süreli etki eden dinler arasında Maniheizm, Budizm, Nesturizm vb. çeşitli inançlar sayılabilir. Uygurların Budizm ile bağlantıları 7. yy. dan itibaren başlamış, Maniheizmin devlet dini olarak kabul edilmesi ise 762 yılına doğru gerçekleşmiştir. Bu nedenledir ki Eski Türk resim sanatı Budizm ve Maniheizm olmak üzere bu iki dini inanç çerçevesi içerisindeki eserleri ihtiva eder. Dolayısıyla eski Türk resminin gerçek temsilcileri ise sanata çok yakın olan Uygur Türkleridir. Eski Uygur şehir harabelerinde bulunan 8. Ve 9. yy.lardan kalma Budizm ve Maniheizm ağırlıklı duvar resimleri ile çeşitli minyatürler Türk resim sanatının bugüne kadar bilinen en eski örnekleridir.

”Bezeklik” adındaki budist resimler

Uygur sanatının başlangıç devresinin en önemli aşamasını Budist Gondhara sanatı ile Çin üslubunun kaynaşarak yepyeni bir akımın meydana gelmesi teşkil eder. Kumtura’daki bir Nirvana mağarasında Brahmi yazısıyla yazılmış Uygurca ve Çince kitabelere rastlanmıştır. Yine Uygur resim sanatının proto-tipine örnek olarak Kumtura Mabedinde Buda’nın ölümünü tasvir eden bir resim ile Sorçuk’ta Kirin Mağarasında bulunan Uygur Prenslerini tasvir eden tablo gösterilebilir. Ayrıca bu sanatlara ilave olarak Part, Sansanı, Bizans, Greko-Budist gibi sanatları da başlangıç evresinde Uygur resim sanatını etkileyen akım ve üsluplar arasında göstermek gerekir. Gerçekte eklektik derlemelerden ibaret, bir çok sanatın karışımından meydana gelen erken dönem Orta Asya resim sanatı, bu etkilerin yanı sıra başka etkileri de bünyesinde taşır. Örneğin, Tibet ve kuzeydeki steplerinde (İskit sanatı) belirli bir ölçüde Orta Asya resmine etkileri söz konusudur. Böylesine yoğun bir etkileşimin nedeni; kervan yolu, ipek yolu, siyasi gelişmeler ve küçük toplulukların kısa sürede geniş bir alanı hakimiyetleri altına almaları gibi gerekçelere bağlanabilir. Erken dönemde bu sanatların etkisinde gelişimini sürdüren Uygur resim sanatı dokuzuncu yüzyıldan itibarın kendine özgü bir üslup, biçim ve forma kavuşur. Bu sanat 10. yy.da gelişir, 11-12 yy.lar da ise tam bir olgunluğa erişir. Arık bu son devir sanatta her bakımdan bir Uygur çağıdır.

Uygur resim sanatının günümüze gelebilen ve aynı zamanda Türk resim sanatının da bilinen ilk örnekleri olana bu eserler, 856-1368 tarihleri arasında hüküm sürdükleri, günümüzde Doğu Türkistan diye bilinen Tarım bölgesindeki Hoço, (İdikut) Turfan, Toyuk, Yarhoto, Murtuk, Bezeklik, Sorçuk, Kuça, Kumtura, vb. şehirlerin mimari yapılarını süslemektedir. 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkılan Karabalsağun bölgesindeki dönemlerinden ise günümüze hiçbir şey kalmamıştır. Bu mevcut duvar resimleri büyük bir çoğunlukla dini konulu olup zaman zaman günlük hayatı, sosyal konuları, av sahnelerini veya resmini yaptırmak isteyen insanların portre özelliği taşıyan resimlerinden oluşur. Budizm ve Maniheizmin Uygur resim sanatının gelişmesindeki büyük rolü nedeniyle, fresk tekniğindeki bu duvar resimlerinde çoğunlukla dini konulara yer verilmiştir. Bu dönemde Uygurların büyük bir çoğunluğunun Budist oluşu da gerek mimari de gerekse resim sanatında bu inancın özelliklerini fazlasıyla yansıtır. Maniheist etkiler ise kendini daha çok minyatür, el yazması ve çeşitli metinlerde gösterir. Bu fresklerde rahipler, vakıfçılar, Buda ve Buda’ya dua sahneleri gibi dini konular işlenmiştir. Bunların dışında az da olsa prensler, prensesler, asiller, müzisyenler, av ve manzara sahneleri gibi sosyal konular işlenmiştir. İnsan figürlü kompozisyonlar bir sıralama halinde ve bir simetrik düzen içerisinde ele alınmışlardır. Renk olarak, genellikle koyu mavi ve kırmızının çok olduğu parlak renkler kullanılmıştır.

Çift Katlı Duvar Kalıntıları…

İnsan yüzüne ferdi bir özellik vermek, yani portre sanatı ilk defa 757 yılından sonraki Türk duvar resminde görülür. O tarihlere kadar insan vücudunun diğer uzuvları gibi yüz kısmı da, şematik olarak çiziliyor ve kişiler resimlerinin altlarına isimleri yazılmak suretiyle ayırt edilebiliyorlardı. Uygurlar kendilerinden farklı insanlar üzerinde dikkatlerini toplayarak, bunları çeşitli “tip” lere ayırmak suretiyle sonuçta kendilerini de daha belirgin olarak görmeye başlarlar. Zamanla bu gelişim onları portre sanatını ortaya çıkarmak ve bunu geliştirmek imkanına kavuşturur. Günümüze gelebilen Uygur Budist resim sanatının en iyi örnekleri Bezeklik Mabet (Ming-Öy) lerine aittir. Bu şehir Murtuk nehrinin bulunduğu akarsu yatağının üzerinde dar bir terasta, hepsi aynı seviyede olmak üzere kayalara oyularak yapılmış mabet, manastır ve tapınaklardan ibarettir. Alışılmamış bir şekilde derinlemesine oyulmuş mekanların tavanları ise beşiktonoz biçiminde olup duvarlar tamamıyla fresk, alçak-yüksek kabartma (rölyef) tekniği ile yapılmış duvar resimleri ile bezenmiştir. Hiçbir Uygur tapınak ve mabedinde bu kadar zengin plastik sanat örneklerine rastlanılmaz. Burası adeta plastik sanatlar bakımından bir açık hava müzesi durumundadır. Buradaki figürler, yüzün 3/4 ‘ünün tasvir edilişi, oval yüz, iri gözler, gölgeli çizginin kullanılışı, elbise kıvrımları gibi detaylar yönünden Sorçuk resimleriyle benzerlik gösterirler. Büyük panolarda çok başarılı kompozisyonlar görülür. Freskler arasındaki figürler karakteristik olarak işlenmişlerdir. Bu nedenle resmedilen vakıfçılar veya duacılar arasındaki asiller ve prensler kolayca tanınabilmektedir.

Dua Eden Bir Uygur kadını resmi

Uygurların hüküm sürdüğü Turfan (Batı Türkistan- Tarım Bölgesi) havzası şehirlerinden günümüze kadar gelebilen duvar resimlerinin büyük bir çoğunluğu konu itibariyle Budizm etkilidir. Ancak aynı bölgeden günümüze gelebilen minyatürler ise Maniheizm konuludur. Dolayısıyla Uygurların sanat tarihi bakımından diğer önemli bir yönleri de; Mani dinin kabulünden sonra, bu inançtaki kitapların resimlenmesi sonucu Türk sanatının ilk minyatürlü kitap örneklerinin bu dönemden günümüze gelebilmiş olmalarıdır. Kendisi de bir ressam olan Mani’nin din öğretisi bir bakıma güzel sanatlara dayanır. Bu nedenledir ki dini kitap, metin ve yazmalar çeşitli minyatürlerle süslenmişlerdir. Günümüze gelebilen bu minyatürlerin çoğu dağınık kitap sayfalarından örnekler olup, 9-10. yy.lara tarihlenirler. Resmedilen figürlerde suratlar dolgun ve köşeli oval bir tip arz eder. Badem gözler, hafif kemerli bir burun, gonca gibi minik bir ağız bu yüzün en bariz özellikleridir. Bezeklik’teki fresklerde de görülen ayın fizik özelliklere sahip olan bu minyatürler genellikle lacivert zeminli olup, ışık ve gölge aynı zamanda uygulanmıştır. Bu minyatürlerdeki tasvirlerin çoğunun neyi temsil ettiği tam teşhis edilememekle beraber insan tipleri, eğlence sahneleri veya kralı takdim sahnelerine benzeyen kompozisyonlarda önemli figürün iki yanında başka figürlerin sıralanması, tahtın önüne yerleştirilen meyve keseleri, ibrikler, vazolar vb. detaylar İslam minyatürlerindeki taht ve eğlence sahnelerinin kompozisyonlarına çok yakındır. Stilize ağaçlar ve nebatlar da yine ön Asya’da görülen türdedir.

Sonuç olarak, Uygurlar; bilim ve sanata önem vermişler, dış etkilere açık bir toplum olarak yaşamışlardır. Geliştirdikleri üslubu 750 yılındaki Talas savaşından sonra batıya taşımışlardır. Abbasi Halifesi Muntasım’ın muhafız kıtasını oluşturmak için Orta Asya’dan getirtilen Türk askerlerinin ikametgahı için Bağdat yakınlarında kurulan ve bir dönem için Halifeliğin yönetim merkezi de olan Samarra şehrinde inşa edilen Cevsek-el Hakani, Balkuvara gibi saraylar zengin duvar resimleri ve ştük dekorasyon ihtiva ederler. Bu fresklerdeki figürlerin köşeli dolgun çehreleri, gözlerin, burun ve ağzın işlenişi ve yanakların iki yanındaki saç kıvrımları gibi ayrıntı ve detaylar Uygur resim sanatının Abbasi merkezinde uygulandığını gösterir. Böylece, İslam sanatında bir doğululaşma ile birlikte yeni bir unsur olarak Orta Asya Türk resim üslubunun etkileri görülmeye başlar. Daha sonraları 11. yy. başında Gaznelilerin Leşker-i Bazar Sarayı fresklerinde, aynı yüzyıl sonunda Selçukluların merkezi Rey’deki duvar resimlerinde, yine Rey ve Keşan minai ve perdahlı keramikleri ile çinilerinde Uygur resminin etkileri kendisini gösterir. Uygur resim ve minyatür üslubu bir çok değişiklikler geçirmekle beraber esasları bozulmadan 15. yy.ın ortalarına kadar devam etmiştir. Sonuçta Türkler Orta Asya’dan Uygur resim sanatına batıya getirerek Gazne, Rey, Keşan, Musul ve Anadolu’ya yerleştirmişlerdir.

Maniheist bir ”Bezeklik”

Topkapı Sarayı Kütüphanesinde Prof. Dr. Ahmet ATEŞ tarafından keşfedilip tanıtılan Farsça yazılı Varka ve Gülşah Mesnevisi, yazısı ve minyatürlerinin üslubu bakımından 13. yy. başlarında Anadolu Selçuklu sanatının ortaya koyduğu şaheserler olarak kabul edilir. Bu eserin yetmiş bir minyatürü Uygurlardan beri gelişmiş olan Türk tipleri ve üslubunun Anadolu’daki devamını açıkça göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Ayrıca Uygur fresklerinin Anadolu’daki etkilerini Anadolu Selçuklularına ait olan Kubadabad Sarayı duvar çinilerinde de görmek mümkündür. Tarihte kurulmuş önemli Türk devletlerinden birisi olan Uygur Devleti, İslam resim sanatında görülen bir çok etkileri bakımından minyatür sanatı içerisinde de önemli bir yere sahiptir Bu minyatürler ilerleyen dönemlerde adeta İslam minyatürlerinin proto-tipi konumuna gelmişlerdir. Ayrıca bu eserler Türk Sanat Tarihi bakımından da çok önemli olup bunlar bilenen ilk Türk minyatürleridir. 13.yy. sonunda ve 14. yy. başında Büyük Selçuklu topraklarında İlhanlıların hakimiyet kurması ile Uygur ressamları minyatür sanatında yeni bir parlak devir açmışlar, Meraga ve Tebriz gibi yeni merkezlerde Uygurların elinde minyatür sanatının şaheserleri meydana gelmiştir. İlhanlı veziri ve tarihçi Reşideddin’in hazırlattığı Cami el Tevarih minyatürlerinden çoğu onların elinden çıkmadır. Böylece İran minyatür sanatı ilhanlılar zamanında onların sarayında çalışan Uygur ressamlarının getirdiği Uzak Doğu ve Orta Asya resminin etkisi altında başlamış, daha sonraki dönemlerde de bu Türk ressamlarının hakim rolü devam etmiştir.[6]
Uygurlar resim sanatında Orta Asya’da yaşadıkları kültür ortamının birçok etkilerini başarılı bir şekilde özümleyerek adata kendilerine has bir portre (oval yüz, badem gözeler, hafif kemerli burun ve küçük bir ağızdan oluşan yüz) sanatı geliştirmişler ve bu üslubu çeşitli kültür merkezlerine de ihraç etmişlerdir. Tarım bölgesindeki Tumsuk, Aksu Kızıl, Kuça, Kumtura, Karaşar, Sorçuk, Kutsal şehir Hoço (aynı zamanda başkentleri), Bezeklik, Toyuk, Murtuk vb. önemli merkezlere ait olan birçok fresk bugün Tokyo, Leningrad, Yeni Delhi, ve Berlin Müzelerinde korunmakta ve sergilenmektedir.



Alıntı/Kaynak: https://akademiye.org/tr/?p=329

‘Vatan ve hürriyet şairi’ Namık Kemal’in vefatının 131. yılında anılıyor


Veryansın TV

Yurtseverlik, hürriyet, millet kavramlarına bağlı Yenişehirli Mustafa Asım Bey ile Fatma Zehra Hanım’ın oğlu Namık Kemal, 21 Aralık 1840’da Tekirdağ’da dünyaya geldi.

NAMIK KEMAL KİMDİR?

Annesi Fatma Zehra Hanım’ı 1848 yılında kaybettikten sonra çocukluğunu dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında, Rumeli ve Anadolu’da geçiren Namık Kemal, dedesinin farklı kentlerde görev yapması nedeniyle düzenli bir eğitim alamasa da gittiği özel kurslarda Arapça ve Farsça öğrendi.

Dedesinin Afyonkarahisar’daki vali yardımcılığı görevinin ardından İstanbul’a babasının yanına gelen Namık Kemal, burada 3 ay Bayezid Rüştiyesine ve ardından 9 ay Valide Mektebine gitti.

Dedesinin Kars’a sancak yöneticisi olarak atanmasıyla 1,5 yıl burada kalan Namık Kemal, Karslı şair ve müderris Vaizzade Seyid Mehmet Hamid Efendi’den divan edebiyatını öğrendi.

Babasının 1855’te Bulgaristan’ın Filibe kentine mal müdürü olarak atanması ve dedesinin Sofya Kaymakamlığına atanması ile Sofya’ya giden Namık Kemal, Kars’ta öğrendiği aruz ve hece vezinlerini burada pekiştirdi.

Sofya’da evlerine ziyarete gelen dedesinin arkadaşı şair Binbaşı Eşref Bey, şiirlerini okuduktan sonra asıl adı “Mehmet Kemal” olan usta edebiyatçıya katip anlamına gelen “Namık” ismini verdi.

Sofya’dan 1857’de İstanbul’a dönen Namık Kemal, 1863’ten itibaren 4 yıl yeniden Tercüme Odasında görev aldı ve edebiyatta batılılaşmanın ilk adımlarını atan İbrahim Şinasi ile tanıştı ve “hak, millet, vatan, hürriyet, millet meclisi” gibi kelimeleri daha sık kullanmaya başladı. Tasvir-i Efkar gazetesinde fıkra ve tercüme yazıları kaleme aldı.

Komşuları Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin kızı Nesime Hanım ile evlenen edebiyatçının bu evlilikten Feride ve Ulviye adını verdikleri iki kızı, Ali Ekrem adını verdikleri bir oğlu oldu.

GAZETESİ KAPATILINCA FRANSA’YA GİTTİ

Şinasi’nin 1865’te Tasvir-i Efkar gazetesini kendisine bırakarak Fransa’ya gitmesi üzerine, gazeteyi tek başına çıkarmaya başlayan Namık Kemal, Sağırahmetbeyzade Mehmet Bey, Menapirzade Nuri Bey, Kayazade Reşat Bey, Mustafa Refik Bey, Suphipaşazade Ayetullah Bey ve Ziya Bey ile İttifak-i Hakimiyet Derneğini kurdu.

Namık Kemal, yeni bir anayasa ve parlamenter bir yönetim kurulmasını amaçlayan derneğin görüşleri doğrultusunda yazılar yazdı.

“Şark Meselesi” üzerine yazdığı bir makale, usta yazarın gazetesinin 1867’de kapatılmasına ve kendisinin Erzurum Vali Muavini olarak atanmasına sebep oldu.

Namık Kemal, hükümet tarafından gönderildiği Erzurum’a gitmek yerine Ziya Paşa ile Paris’e gitti. Fransız hükümetinin Genç Osmanlılara ülkeyi terk etmelerini söylemesi üzerine Londra’ya geçen Namık Kemal ve arkadaşları burada Hürriyet gazetesini çıkardı.

Bir süre sonra arkadaşları ile arası bozulan Namık Kemal, gazeteyi çıkarmaktan vazgeçti ve 1870’de Sadrazam Ali Paşa ile barışıp yurda döndü.

Siyasetten uzak durmak, yazı yazmamak koşuluyla affedilmiş olan Namık Kemal, İstanbul’a döndükten sonra mizah dergisi “Diyojen”de imzasız fıkralar yazdı.

Sadrazam Ali Paşa’nın ölümünden sonra 1872’de İbret gazetesini çıkaran Namık Kemal’in, muhalif yazılar yazdığı için gazetesi kapatıldı ve mutasarrıf olarak Gelibolu’ya atandı. Usta yazar burada “Vatan yahut Silistre” oyunu ile “Evrak-ı Perişan” adlı eserini tamamladı.

Gelibolu mutasarrıflığı görevinden alınan Namık Kemal, 1872’de İstanbul’a döndü. Burada İbret gazetesinin tekrar başına geçen Namık Kemal, bir makalesi nedeniyle hakkında soruşturma açılıp gazetesi kapatılınca kendini tiyatroya verdi.

1 Nisan 1873 gecesi İstanbul’da Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda sahnelenen “Vatan Yahut Silistre” oyunu, sahnelenen ilk tiyatro eseri oldu.

Oyun sonunda çıkan olaylar nedeniyle Kıbrıs’a, oradan da Midilli’ye sürgün edilen Namık Kemal, sürgün sonrası geldiği İstanbul’da Hürriyet Kasidesi adlı eserini kaleme aldı.

2. Abdülhamit tarafından ilk Osmanlı Anayasası için kurulan komisyonun üyeliğine seçilen Namık Kemal, padişahın aleyhine bir tehdit beyti yazıp, bunu mecliste okuyunca mahkemede yargılandı.

Asayişi bozduğu gerekçesiyle suçlu bulunup 6 ay hapis cezasına çarptırıldıysa da sonradan beraat eden Namık Kemal, Girit Adası’nda ikamete mecbur edildi daha sonra ikameti Midilli Adası’na çevrildi.

1879’dan itibaren 5 yıl Midilli mutasarrıfı olarak görevlendirilen adalarda yaşayan Türk ahalisinin sorunlarını dile getiren bir rapor hazırlayıp Babıali’ye sundu.

“Vaveyla”, “Murabba”, “Vatan Mersiyesi” gibi şiirlerini burada yazan usta edebiyatçı, Kıbrıs’ta yazmaya başladığı Celaleddin Harzemşah adlı eserini de burada tamamladı.

Okunmak için yazılmış olan ve 15 perdelik tarihi bir oyun niteliği taşıyan bu eserde yazar, Harzemşahlar Devleti’nin son hükümdarı Celaleddin Harzemşah’ı ve İslam birliği düşüncesini işledi. 2. Abdülhamit, bu eserinden ötürü Namık Kemal’e bala rütbesi (mülki rütbe) ile ödüllendirdi.

Midilli’den sonra 1884’te Rodos mutasarrıfı olan Namık Kemal buradaki çalışmalarından dolayı imtiyaz madalyası ile ödüllendirildi.

Daha sonra Sakız Adası’na mutasarrıf olarak görevlendirilen Namık Kemal, burada 2 Aralık 1888 günü 48 yaşında hayatını kaybetti.

Adada bir mezarlığa defnedilen “Vatan ve Hürriyet şairi”nin naaşı şair arkadaşı Ebüziyya Tevfik’in isteğiyle ve 2. Abdülhamit’in talimatıyla Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine bağlı Bolayır köyüne taşındı.

EDEBİ DİLİ VE ÖZELLİKLERİ

Tanzimat döneminin en önemli düşünce, sanat ve siyaset adamlarından biri olan Namık Kemal, eserlerinde “Toplum için sanat” anlayışını benimsedi.

Eserlerini halkın anlayabileceği sade bir dille kaleme alan usta edebiyatçı, divan edebiyatının süslü-sanatlı dili yerine, belli bir düşünceyi iletmeyi amaçlayan yeni bir dil kullandı.

Gençliğinde Divan Edebiyatı tarzında şiirler yazan Namık Kemal, Avrupa’ya gittikten sonra yeni edebiyatı benimsedi ve bu tarzda eserler üretti.

Fransız edebiyatını örnek alan ve romantizmin etkisinde kalan usta yazar eserlerinde yurt, ulus, özgürlük gibi konuları işledi.

Osmanlı mimarisiyle 19. yüzyılda Tekirdağ’ın Süleymanpaşa ilçesinde yapılan Namık Kemal Evi’nde de usta yazarın eserlerinin ve gazetelerinin bulunduğu hatıraları yaşatılıyor.

Namık Kemal’in oyun türünde “Vatan Yahut Silistre”, “Zavallı Çocuk”, “Akif Bey”, “Celaleddin Harzemşah”, “Kara Bela”; roman türünde “Cezmi”, “İntibah”; şiir türünde “Hürriyet Kasidesi”, “Vaveyla”, “Murabba”, “Vatan Mersiyesi”; eleştiri türünde “Tahrib-i Harabat”, “Takip”, “Renan Müdafaanamesi”, “İrfan Paşa’ya Mektup”, “Mukaddeme-i Celal”; tarihi kitap alanında da “Devr-i İstila”, “Barika-i Zafer”, “Evrak-ı Perişan”, “Kanije”, “Silistre Muhasarası”, “Osmanlı Tarihi” ve “Büyük İslam Tarihi” eserleri öne çıkıyor.

Alıntı/Kaynak: https://veryansintv.com/vatan-ve-hurriyet-sairi-namik-kemalin-vefatinin-131-yilinda-aniliyor/

Vatan / yurt neresidir?

20191201

📰 1 Aralık 1928 -yeni harflerle çıkan ilk gazeteler'


'1 Aralık 1928: Resmi ve özel her tür levha, ilan, reklam, sinema yazısı, gazete ve dergilerin yeni harflerle basılması zorunluluğu getirilirken, kamu ve özel sektördeki işlemler için bu tarih 1 Ocak 1929 oldu. 
İşte 1 Aralık 1928'de yeni harflerle çıkan ilk gazeteler'
👇
#HarfDevrimi
 

Alıntı: Sosyal medya - Özlem Özdemir @ozlemozdemir

✍️ Doğu Akdeniz’de ‘Dünya yuvarlak’ diyebilmek - Tevfik Kadan

TEVFİK KADAN
Aydınlık Gazetesi

Rum-Yunan ikilisi, önce dünyanın düz olduğuna tüm Akdeniz’i inandırdı, sonra da kıyıdaş ülkelerin binlerce kilometrekarelik deniz yetki alanını çaldı. Şimdi ise Türkiye, herkese dünyanın yuvarlak olduğunu öğretiyor.

Türkiye ile Libya arasında imzalanan “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası”, Doğu Akdeniz’deki dengeleri değiştirecek cinsten. Çünkü pek çok sınırlandırma anlaşmasına emsal olabilecek bu muhtıra, her şeyden önce deniz yetki alanı belirlenmesindeki metodolojiyi değiştiriyor.

Bugüne kadar dünyanın düz olduğunu iddia eden Rumlar, Doğu Akdeniz ülkelerine de bunu kabul ettirerek deniz yetki alanlarını bir bir gaspetmişti. Libya’dan 39 bin, Mısır’dan 12 bin ve Levant’tan onbinlerce kilometrekare deniz yetki alanı çalmayı başaran Rum-Yunan ikilisi, şimdi tarihinin en büyük kâbusuyla karşı karşıya. Çünkü Türk amiraller, dünyanın 1 derecelik doğu-batı eğimini katarak yaptıkları sınır hesaplarını, BM’nin kabul ettiği bir yönetime onaylatmış durumda. Gelin bu konuyu biraz daha açalım...

DÜNYA YUVARLAK!

Libya ile anlaşmanın mimarı olan Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı, bir makalesinde durumu şöyle özetliyor: “Akdeniz’deki deniz alanı hesaplamalarında dikey ve yatay hatlar kullanılıyor. Bu durumda sadece kuzey-güney ya da doğu-batı hattında ilgili kıyı ve kıyıdaş devletler tespit edilebiliyor. Esasen yerküre haritasına üç boyutlu bakılarak, 360 dereceyi kapsayacak şekilde farklı açılar kullanarak çeşitli istikametlerde ortay hat belirlenmesi gerekmektedir.”

İşte dünyanın eğimini bilinçli olarak gözden kaçıran Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan, diagonal hatları kullanarak karşılıklı sınırlandırma anlaşması yaptığı ülkelerden binlerce kilometrekareyi gaspediyor.

TÜRKİYE’NİN İKİ YENİ KOMŞUSU VAR

Bu yeni harita hesaplamalarıyla birlikte Türkiye de denizden iki yeni komşusu olduğunu keşfetti. Bunlardan biri Libya, diğeri ise İsrail. Bu iki ülke de Rumlar tarafından açıkça dolandırılmış. Bugün GKRY’nin sahiplendiği parsellerden 12’nin tamamı, 8, 9 ve 11’in büyük kısmı ile 1, 7 ve 10’un bir kısmı aslında İsrail’e ait. Yunanistan’ın ilan ettiği 20 No’lu sahada ise Libya’nın hakkı var. Bu iki yeni komşumuzla birlikte Türkiye’nin de Libya civarındaki 15 No’lu sahada hakkı olduğu görünüyor. İsrail’le yapılacak bir anlaşma ise deniz yetki alanımızı Kıbrıs’ın güneyine kadar uzatıyor.

RÜZGAR TERSİNE DÖNÜYOR

Şimdi ise rüzgar tersten esmeye başladı. Libya’nın Yunanistan’a resti çekerek Türkiye ile muhtıra imzalaması, olası bir GKRY, Yunanistan, Mısır anlaşmasının önünü kesti.

İsrail de GKRY’ye bıraktığı Afrodit sahasında 130 milyar metreküp doğalgaz bulununca, sesini yükseltmeye başladı. Geçen yıl ilk kez Afrodit’ten pay isteyen İsrailliler, Rumlarda büyük bir soğuk duş etkisi yarattı.

Mısır henüz kaybettiği 12 bin kilometrekarelik alanın önemini kavrayabilmiş değil. Fakat yeni dönemle birlikte Mısır, Lübnan ve Suriye’nin de Rumlara rest çekeceği değerlendirilebilir.

KKTC İÇİN BÜYÜK FIRSAT

Rumların Doğu Akdeniz’deki korsanlığının giderek görülmesi, KKTC için de bir fırsat olabilir. Çünkü bölge ülkelerinin GKRY yerine KKTC ile anlaşma yapması, iki tarafa da büyük kazançlar sağlıyor. Amiral Yaycı, daha 2009’da yazdığı bir makalesinde durumu şöyle anlatıyor: 
“GKRY’nin Suriye, Lübnan ve İsrail ile sınırlandırma antlaşması imzalarken ilgili kıyı olarak alındığı anlaşılan Baf ile Zafer Burnu arasındaki toplam uzunluk 168.905 deniz mili iken; Suriye, Lübnan ve İsrail’in kıyılarının uzunluğu 316.907 deniz miline tekabül etmektedir. Bu durum da kıyı uzunlukları oranı 1.87 olmaktadır ki, bunun anlamı Suriye, Lübnan ve İsrail’in hakça bir paylaşım çerçevesinde yapılacak bir anlaşma ile GKRY’nin 1.87 katı deniz yetki alanına sahip olmaları gerekmektedir.
Ancak, GKRY yaptığı antlaşmalarla neredeyse eşit deniz yetki alanına sahip olmuş ve bir anlamda bahse konu kıyıdaşların deniz yetki alanını da sahiplenmiştir. Bu ülkelerin kıyı uzunlukları nispetinde ve hakça paylaşım ilkesi doğrultusunda GKRY yerine KKTC ile sınırlandırma antlaşmaları yapmaları durumunda, GKRY ile yaptıkları antlaşmadan elde ettikleri deniz alanından çok daha fazla deniz alanına sahip olmaları mümkündür.”

SURİYE VE LÜBNAN ÖNCELİKLİ HEDEF

Libya ile yapılan anlaşmanın ardından Türkiye’nin öncelikli hedefleri arasında Suriye ve Lübnan bulunuyor. Çünkü bu iki ülke de Türkiye gibi kıyıdaş olmalarına rağmen Doğu Akdeniz Gaz Forumu’ndan dışlanmış ülkeler. Ayrıca İsrail, Lübnan’ın 860 kilometrekarelik alanını açıkça ihlal ediyor. Mısır da siyasi ilişkilerin düzeltilmesiyle birlikte anlaşma yapılabilecek ülkelerin başında geliyor. GKRY ile yaptıkları anlaşmadan 12 bin kilometrekarelik kaybı olan Mısırlılar, Mursi döneminde bu anlaşmayı iptal edeceklerini açıklamışlardı. Fakat hem Mısır’daki siyasi karışıklık hem de Türk Donanması’na vurulan Balyoz, bu anlaşmaların önüne geçmişti.

RUMLAR NE YAPABİLİR?

Rum-Yunan ikilisi, Türkiye’nin tezlerinin hukuka aykırı olduğunu iddia ediyor. Halbuki uluslararası deniz hukuku, anakara üstünlüğü ilkesini, adaların ters tarafta kalma ilkesini ve orantılılık ilkesini açıkça belirlemiş. Anlaşmazlıkla birlikte Uluslararası Adalet Divanı’na taşınmış 17 davada Türkiye lehine kararlar verilmiş. Yani Rumların istekleri, tamamıyla hukuktan yoksun bulunuyor.

Türkiye içinse Doğu Akdeniz’de bir diplomasi atağının en uygun koşulları oluşuyor.

Alıntı/ Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/dogu-akdeniz-de-dunya-yuvarlak-diyebilmek-turkiye-aralik-2019-3

✍️ Donanma diplomasisi, Libya Mutabakatı ve Akdeniz Kalkanı Harekatı - Cem Gürdeniz

Donanma diplomasisi, Libya Mutabakatı ve Akdeniz Kalkanı Harekatı
Cem Gürdeniz

Tarih boyunca, savaş gemileri ve onlardan oluşan donanma, denizci devletler tarafından savaş dönemi haricinde dış politika ve güvenlik politikalarının bir aracı olarak, yani Donanma Diplomasisi, Ganbot Diplomasisi, Deniz Kuvvetleri Varlığı ya da Bayrak Gösterme rollerinde kullanılmışlardır.

DONANMA DİPLOMASİSİ VE ULUSAL GÜÇ

Söz konusu kavramlar yazılı tarih kadar eski kavramlardır. İngiliz düşünür John Stuart Mill “arkasında duracak bir donanmamız yoksa diplomasimiz bir hiçtir” demişti. Stratejist Sir Julian Corbett’e göre donanmaların ilk vazifesi, diplomatik gayretleri desteklemek ya da engellemektir. Trafalgar kahramanı ünlü Amiral Horaito Nelson daha da ileri giderek “Sizin mürekkep ve kalemlerinizden nefret ediyorum. İngiliz savaş gemilerinden oluşan bir donanma Avrupa’nın en iyi müzakerecisidir” demişti. Sovyetler Birliğinin en uzun süreli Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevini yürütmüş olan Amiral Gorshkov, donanmaların devletlerin savaş yeteneğinin gerçek göstergeleri olduğunu savunmuş, barış zamanı siyasi hedeflere erişmede en önemli araç olarak Donanmayı göstermişti.

TÜRKİYE UYGULAMALARI

Cumhuriyet Donanması da bu rolü, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk döneminde başlamak üzere bugüne kadar etkinlikle oynamıştır. 
  • Donanma sayesinde 1936’da Boğazları geri aldık
  • 1974’de Kıbrıs’ta yeni bir düzen kurduk. 
  • 1975 sonrası Ege ve Doğu Akdeniz’de jeopolitik çıkarlarımızı sadece korumadık, aksine geliştirdik.

Bugün Donanmamızın dış ve güvenlik politikası aracı olarak en yaygın kullanım örneğini donanma diplomasisi ve ganbot diplomasisi alanında görüyoruz. Donanma diplomasisi gerek liman ziyaretleri gerek ortak tatbikatlar ve harekatlara iştirakler ile kendini gösterir. Örneğin Deniz Kuvvetlerimizin soğuk savaş sonrası Karadeniz’de BLACKSEAFOR ya da Karadeniz Uyumu Harekat girişimlerine sahildarları çekebilmesi donanma diplomasisine güzel örneklerdir. Son gelişmeler ışığında Kasım 2019 başından itibaren Pakistan’ı Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımızı korumaya yönelik, 1 Mart 2006’dan bu yana uygulanan Akdeniz Kalkanı Harekatına dahil edebilmek ve hatta bu harekata Ürdün’den gözlemci getirmek çok büyük bir başarıdır. Gelecekte Hazar sahildarlarından dost, müttefik ve kardeş ülkeleri de Akdeniz Kalkanı Harekatında görmek dileğimizi hatırlatarak emeği geçenleri kutluyorum.

GANBOT DİPLOMASİSİ VE DIŞ POLİTİKAMIZ

Diğer taraftan Donanma diplomasisinin bir üst seviyesi olan Ganbot diplomasisinde ateş gücü kullanım niyeti açıktır. Bu uygulama, uluslararası bir sorunun kendi lehimizde sonuçlanması, ya da bu sorun nedeniyle oluşabilecek maddi veya manevi zararların geciktirilmesi için barış veya kriz zamanında deniz kuvvetlerinin kısıtlı bir şekilde kullanımı veya kullanım tehdidini içerir. Tarih boyunca güçlü donanmalara sahip devletlerin en esnek dış politika ve güvenlik politikası aracı olan Ganbot diplomasisi kriz ortamında zorlayıcı diplomasi aracı olarak kullanılır. Türkiye, gerek Ege, gerekse Doğu Akdeniz krizlerinde Ganbot diplomasisini başarıyla yürüten bir devlet olarak öne çıkmıştır. Bugün Doğu Akdeniz deniz yetki alanları ve Kıbrıs sorunlarında sağlanan duruşun ardında uygulanan Ganbot diplomasisi yatmaktadır. Bu çerçevede Akdeniz Kalkanı Harekatı kapsamında kıta sahanlığımıza giren yabancı sismik araştırma gemileri ya da sondaj platformları saha dışına sürülmüş; Mavi Vatan ve Deniz Kurdu Serisi tatbikatlar ile donanmamızın ateş ve manevra gücü Türkiye aleyhinde ABD ve AB gücünü arkasına alan Kıbrıs Rumları ve Yunanistan merkezinde şekillenen ittifaklar sistemine caydırma sağlayarak, meydan okumuştur. 2002 yılından günümüze kadar 15’ten fazla yabancı bayraklı gemi ya da sondaj platformunun Türk Donanması tarafından engellendiğini hatırlatayım. Bu gücü arkasına alan Dışişleri Bakanlığı kendine güvenerek BM’ye haklı tezlerimizi yere sağlam basarak deklare edebilmiş; AB ve ABD’nin akla ziyan demarş ve Türkiye karşıtı açıklamalarına anında karşılık verebilmiştir.

LİBYA MUTABAKATI: BİR DÖNÜM NOKTASI

Bu süreçte Donanma diplomasisinin en önemli somut başarılarından birisi de 27 Kasım 2019 tarihinde Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayez Al Sarraj ile imzalanan “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası”dır. Doğu Akdeniz’deki Mavi Vatanımızın sınırlarının tespitinde milattır. Bu başarıda en büyük pay sahibi Libya-Türkiye kıyıdaşlığı tezini ortaya koyan Amiral Cihat Yaycı’dır. Bu gelişme gerçek anlamda bir oyun değiştiricidir. Gerek Türkiye, gerek Libya ve Yunanistan cephelerinde çok önemli yeni süreçleri tetikleyecektir. AB ve ABD’den ciddi tepkiler beklenmelidir. Şüphesiz, Libya’da Hafter güçlerine emperyal destek artacaktır. İç cephemizde bu anlaşma Türkiye’nin MEB ilanı konusunda elini güçlendirecek, Dışişleri Bakanlığımızın MEB ilanı konusundaki durağanlığını şüphesiz bozacaktır.

BAŞARILAR DÖNEMİ DEVAM ETMELİDİR

Kasım ayı içinde Doğu Akdeniz konusunda gerek Pakistan ve Ürdün’ün Akdeniz Kalkanı Harekatına dahil olması ve gerekse Libya ile MEB sınır mutabakat muhtırasının imzalanması son derece önemli ve büyük gelişmelerdir. Benzer şekilde Hükümetin Suriye ile en yakın zamanda bir sınırlandırma anlaşması yapılması için yeni bir süreci başlatması Mavi Vatan’a en büyük katkıyı sağlayacaktır. Diğer yandan Akdeniz Kalkanı Harekatına kardeş ve dost ülkelerin davet edilmesi ve özellikle Hazar kıyıdaşı denize çıkışı olmayan Türk Cumhuriyetlerine savaş gemisi kiralanarak bu harekata davet edilmeleri teşvik edilmelidir. Bu gelişmelerin Yunanistan tarafından Haçlı-İslam kamplaşması gibi gösterilmeye çalışıldığı da bir gerçektir. Türkiye’nin laik bir cumhuriyet olduğu gerçeğinden hareketle bu tuzağa asla düşülmemelidir. Yunanistan’ın yaptığı bu çığırtkanlığa Mısır ve Filistin’in Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı blokta Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi yanında yer alması ve söz konusu blokta İsrail’in de yer aldığı gerçeği hatırlatılmalıdır.


'Atatürk'e Türk Gençliğinn Andı'

Arkeolojik Kazıda "Yeni Altın Elbiseli Adam" Bulundu


Banu Nagashbek

Kazakistan’da yeni bir Altın Elbiseli Adam İskit Kağanının kurganında bulundu. Yeni bulunan Altın Elbiseli Adam haberini Aktepe valisi Ondasın Orazalin duyurdu.

Yeni altın elbiseli adam


 
 

Arkeolojik kazılar ağustos ayında başlamıştı. Toplam 15 mezar bulundu. Bu 15 mezar içerisinden bu yıl sadece  4’ü araştırılacaktır. Burada bulunan mezarların bir tanesinde 5 metre derinlikte 70 santimetre çapında yeni bir “Altın  Elbiseli Adam” bulundu. Bu mezar içerisinde kemer, zırh ve çeşitli ürünler altınla kaplıdır.  Bu kazı bölgesinde tarihsel verilere göz önünde bulundurulmakla birlikte, Sarmatya dönemine ait bir anıt bulundu. Bulunan  kurgan MÖ 5. yüzyıla kadar uzanmaktadır.

Araştırmalar hala devam ediyor. Ayrıntılı makale önümüzdeki ay yayınlanacağı gelen bilgiler arasındadır.

Altın Elbiseli Adam için Kısa Tarihçe

Kazakistan’da ilk “Altın Elbiseli Adam” 1970 yılında Esik Ovası‘nda; ikinci Altın Elbiseli Adam ise Atırav bölgesi, Araltöbe Ovası‘nda bulunmuştu. Üçüncüsü de Doğu Kazakistan, Şilik Ovası‘nda bulunmuştur. Bununla birlikte Batı Kazakistan bölgesinde Taksay Ovası‘ndan da “Altın Kadın” bulunmuştur.

Türkistan tarihi yadigarlara dolu kutsal bir mekandır.

Altın elbiseli adam iskit


Alıntı/Kaynak: https://bilimdili.com/arkeotarih/arkeoloji/kazakistanin-aktepe-bolgesinde-yeni-bir-altin-elbiseli-adam-bulundu/

🖼 Cepheden cepheye koşan cesuryürek komutan: Mustafa Kemal...

En Çok Okunanlardan...