Blog Listem

20191206

✍️ 🗣''Türkçeyi dünya dillerinden çıkartırsanız, geriye dünyada dil, diye bir şey kalmaz.”

Alacahöyük kazılarından çıkan buluntulara göre Anadolu'ya Türkler geldiğinde, Anadolu'da ne Yunan diye bir millet vardı, ne Ermeni ne Kürt ne Arap vardır (tarihte bile yoktular). 
Hattiler'den beri binlerce yıldır Anadolu'dayız. Sümerlerin dili  Medlerin yazıtları bile Türkçedir.

“Türkçeyi dünya dillerinden çıkartırsanız, geriye dünyada dil, diye bir şey kalmaz.”

Kenger-Sümer Uygarlığı’nın ilk 1500 yıllık döneminde (MÖ 4000-2500) Kengerce'den başka dünyada yazılı dil yoktur. Düşünün ki; İlk İngilizce sözlük MS 1604’te görülür.

Ed. Norris, Medlerin dil bakımından Türk soylu olduğunu, Medlerin diliyle yazılmış olan Behistun Yazıtı'nın orta kısmındaki üç sütun halindeki yazıtın N.L.Westergaard, H.C.Rawlinson ve E.Hincks gibi "SAKACA -Tatarca-Türkçe olarak adlandırıp okumuştur.

----------

 Persler..
İmparatorluğun başkenti Persepolis, M.Ö. 515 yılında kuruldu. Bu dönemde, imparatorluğun toprakları Pakistan'dan Bulgaristan'a uzanan geniş bir alanı kaplıyordu. Dünya nüfusunun %55'i bu topraklarda yaşıyordu. Persopolis, Bisutun Yazıtları, Sakaca, Tatarca, Türkçeydi.

Yaşam standartlarının oldukça yüksek olduğu imparatorlukta, kölelik yasadışıydı.
Persepolis'te Serhas Kapısı'ndan geçerek yürümek ve görkemli Apadana Sarayı'nı görmek mümkündü. Ahamenidlerin ardılı da  Medlerdi.

Görsel:
Pers, Achaemenid,  İmparatorluğundan,
M.Ö 500 -330 Dilbilimci ve tarihçi olan Edwin Norris, 24 Ekim 1795 günü İngiltere'nin Tauton şehrinde doğmuştur. Batı Hindistan Evi (East İndia House) kuruluşunun katipliğini yapmıştır. 1830'larda Kraliyet Asya Cemiyetinin( The Royal Asiatic Society) sek.yard. görevinde bulunmuş Asurologtur

Bu önemli Asurolog ülkemizde yeterince tanınmaz, tanıtmazlar, çünkü?...Aktarayım anlayacaksınız.
Devam; özellikle Asurca çalışmaları, Asurlular hakkında batıdaki çalışmalarda bir dönüm noktası oluşturmuştur.
10 Eylül 1872 günü ölümü nedeniyle yazmakta olduğu Asurca Sözlük, (Assyrian Dictionary) tamamlanamamıştır. Asya ve Afrika'nın eski dillerinde bir otorite kabul edilen E.Norris'in bir çok eseri arasından bizim açımızdan önemli çalışması, Bisutun (Behistun) Yazıtı'nın ortadaki ikinci kısmının dilinin çözümlenmesi olan:
"Memoir on the Scythic Vevsion of the Behistun lnscription" (London 1853)
adlı eseridir.

E. Norris, çalışmasını önce, the Royal Asiatic Society'de 1852 yılında okuyup tartışmaya açmıştır. Aynı yıl cemiyetin dergisinde makale olarak yayımlamıştır. Bir yıl sonra kitap olarak neşredilmiştir.

Ed. Norris, Medlerin dil bakımından Türk soylu olduğunu, Medlerin diliyle yazılmış olan Behistun Yazıtı'nın orta kısmındaki üç sütun halindeki yazıtın N.L.Westergaard, H.C.Rawlinson ve E.Hincks gibi "SAKACA" olarak adlandırmıştır.

Sakacanın da Türkçe, Sakacanın da Türkçe, Moğolca, Macarca, Fince, Tatarca gibi Ural-Altay dil sınıfından bir dil olduğunu, hatta TATARCA ile aynı olduğunu göstermiştir.

Ed. Norris şöyle der: 
"Albay Rawlinson'dan (H.C. Rawlinson) sonra, bu yazıtların dilini SAKACA olarak adlandırdım. Bunun, Tatarca, Sakaca, Tschudis veya Moğolcanın baskın olduğu sınıfın bir dili olduğunu gösterebileceğimi ümit ediyorum...Kendisiyle karşılaştırmak istediğim dil sınıfının özel bölümü, Macarcayı(Magyar), Osedceyi(Ostiak), Permianca, Zirianca, Keremizceyi (Cheremise) ve Volga'da ve civarındaki küçük kabilelerin konuştuğu diğerlerini içine alan özellikle Ugrian diye adlandırılan bir dildir. Türkçe ve Moğolcaya bazen daha yakın olabilen benzerlikleri vardır. Diğer bazı Asya dilleriyle de bütün tahminlerimizi bir çırpıda sonuçlandırabilecek daha yakın benzerliklerinin bulunabileceği imkansız değildir." 275

Yazıtın metnini, alfabe ve dilbilgisi kuralları ile sözcüklerin telaffuzu ve anlamları bakımından uzun tahlillere tabi tutan Ed. Norris,
Yazıtın her yönden ancak Ural-Altay dilleriyle açıklanabileceğini göstermiştir.
Ayrıca bunu da şöyle ifade etmiştir: 
"Dilin tamamen SAKACA olduğunu söylemeliyim." 276
(l may say that l believe the language to be wbolly Scyhic.)

Ed. Norris'in bizim açımızdan vurgulanması gereken başka bir özelliği daha vardır. Buda, daha önce izah ettiğimiz gibi Van, Hamedan, Elvand ve Nemrud yazıtlarını dil bakımından SAKA Yazıtları kabul etmesidir. 277

***
Kaynak: (275-76-77)
Ed. Norris: Memoir on the Scythic Version of the Behistun lnscription, London, Harrison and Sons, 1853, s.1-2-3-146

Şimdi Félix de Saulcy'yi tanıyalım.

a) hayatı: Fransız Nümizmatikçisi, arkeoloğu ve asuroloğudur. Fransa'nın Lille şehrinde 19 Mart 1807 günü doğmuş, 4 Kasım 1880 de Paris de vefat etmiştir.

Bizim açımızdan iki önemli eseri vardır. Bunlara geçmeden önce; ..Metz Politeknik okulunda makine mühendisliği eğitimi görmüş olan F. de Saulcy, nimuzmatik çalışmalarıyla öne çıkınca 1842 yılı Fransız Akademisi'ne üye seçilmiş ve Louvre Müzesi'nin müdürlüğüne atanmıştır. 1845-50 yıllarında Türkiye, Suriye, Filistin ve Mısır'da arkeolojik çalışmalar yapmıştır.

Louis Napoléon kendisini 1859 yılında senatör seçmiştir. 1863 de tekrar Filistin'e giderek bilimsel çalışmalarını, 73 yaşında ölümüne kadar sürdürmüştür.

Bizi ilgilendiren eserlerinin, 

  • Birincisi, " Recherches Analytiques sur les lnscriptions Cunéiformes du Systéme Médique" tir. (Paris, 1850)
  • İkincisi, "Recherches sur la Chronologie des Empires de Ninive, de Bobylone et d'Ecbatane" dir. (Paris, 1850).


b) Medlerin Türklüğü:
Behistun Yazıtı'nın orta sırasındaki yazının Medce olduğunu kabul eden F. de Saulcy, yazıt üzerine yaptığı analitik inceleme sonucu Medcenin Türkçe olduğunu kabul etmiştir.

Medce metinde Farsça, Moğolca, Gürcüce ve Ermenice gibi bazı dillere ait deyimler olduğunu söyledikten sonra şöyle diyor: "Türkçe, diğer türdaş dillerden daha fazla olarak, Medlerin eski dillerinin oldukça tanınabilen izlerini sunmaktadır." 278 (Que le turk, plus que les autres langues congénêres, présente des dépris fort reconnaissables de l'ancienne langue des Mêdes;)

Saulcy, Medcenin, Türkçe gibi, ince ve kalın sesli harfleri olduğunu söyler.279
Medcenin de Türkçe gibi eklemli hece dili olduğunu kabul etmiştir.

Türkçe ile Medcenin diğer benzerliklerini Saulcy şöyle sıralar:
1-İsmin "den" (dan) hali eki ile karşılaştırma eki (den) Medce ve Türkçe de aynıdır.2812-İsimlerin çoğul eki "ler" (lar), Türkçe ve Medcede aynıdır.2823-İsim tamlamasındaki "in" (ın) tamlama eki Medce ve Türkçe aynıdır.2834-Sadece Türkçe ile açıklanabilen birçok Medce sözcük vardır.
F. de Saulcy 'nin verdiği örneklerden bir-ikisini buraya aktarayım:

  • Medce "RaCHA" veya "LaCHA" Türkçe Yahşi'dir.284
  • Medce "AKHouKh", Türkçe Gökyüzü'dür.285
  • Medce "KeiOLUaRa", Türkçe Tengri'dir. 286


Kaynak:(278...286)
F. de Saulcy: Recherches Analytigues sur les lnscriptions Cunéiformes du Systéme Médique, Paris, İmprimerie Nationale, 1850, sayfalar;10-11-20-31-33-38-48-67-85-119-250.


Şimdi Sir Henri C. Rawlinson'u tanıyalım,

a) Hayatı: Bir İngiliz generalidir; fakat aynı zamanda büyük bir dilci ve tarihçidir. "Asurolojinin Babası" olarak kabul edilir.

Oxford bölgesindeki Chadlington kasabasında 5 Nisan 1810 da doğmuştur.

Abraham Tyacle Rawlinson'ın 2. Oğlu ve aşağıda bahsedeceğimiz George Rawlinson'un büyük kardeşidir. Asker olarak 1827 de Doğu Hindistan Britanya Kumpanyası'na bağlı bir harp okulu öğrencisi olarak Hindistan'a gönderilir. Orada Farsça ve Arapça öğrenir.

1840'da Kandahar'a siyasi ve askeri ajan olarak atanır.
Daha sonra "Arap Osmanlı" ajanı olarak 1844 de Bağdat'a gelir.
Bağdat'ta çivi yazısı ve özellikle Bisütun (Behistun) Yazıtları hakkında geniş incelemeler yapar.

1850 de Kraliyet Cemiyeti'ne üye seçilir. 1850-51 yıllarını İngiltere de geçirir ve 1851 de Bisütun Yazıtları çözümüyle ilgili eserini yayınlar. Burada Albaylık rutbesine atanır, 1851 yılı sonu tekrar Bağdat'a giderek bilimsel çalışmalarını sürdürür. 1855 de attan düşerek, geçirdiği kaza sonucu İngiltere'ye geri döner.
Bu tarihten sonra bir çok önemli göreve atanır; birara İngiliz Meclisine milletvekili olarak atanır.

Bilimsel hizmetleri arasında Kraliyet Coğrafya Cemiyeti'nin başkanlığı(1874-75) ve Kraliyet Asya Cemiyeti'nin başkanlığı (1878-1881) gibi görevleri vardır. H. Rawlinson arkasında bir çok bilimsel çalışma bırakarak 31 Ekim 1894 de 84 yaşında vefat eder.

Birçok eseri ve makalesi yanında bizim açımızdan en önemli iki uzun makalesi " The Persian Cuneiform lnscription at Behistun"
ve  "Memoir on Persian Cuneiform lnscriptions" adlı makaleleridir.
Bu iki makale ile birlikte 1846 da tek ciltte kitap olarak yayınlamıştır.

b) Medlerin Türklüğü:

H.C. Rawlinson da, Medlerin dil ve köken bakımından Türklüğüne işaret etmiştir.
Konuyu Rawlinson'a göre ele almadan önce Medlerin tarihini ve coğrafyasını düşünün, sonrada Anadolu'ya 1071de geldiniz sakızını çiğneyen mankurtlarımızı düşünün..

Medlerin Türklüğü konusuna devam edelim.

1-Dil Bakımından;

H.C. Rawlinson, Med tabletleri dediği tabletlerin, yani Behistun ve Persepolis yazıtlarındaki orta sıradaki Medce yazıların SAKACA olduğunu söyleyerek özellikle dil açısından Medlerin Turânî olduğunu göstermiştir.

Kendinden önceki bazı batılı tarihçiler ve dilciler gibi H.C.Rawlinson da tabletlerdeki yazının diline önce Medce demiştir; fakat daha sonra edindiği yeni bulgularla olacak, MEDCE deme yerine "SAKACA" demeyi tercih etmiştir.

Bazı alıntılar yapalım:
"Çivi yazılarının ikinci sırasını Medceden ziyade SAKACA adlandırmanın daha uygun olacağını düşünüyorum. 287
(l am inclined to think, also, that Scythic would be a more appropriate appellation than Median for the second class of Cuneiform writings...)

H.C.Rawlinson daha sonra Medcenin Türkçe ile olan bağını şöyle vurgular:
" Med organizasyonu diye adlandırılan dilin özsel karakteristiklerinin birçoğunda, sadece SAKA tipini gözlemleyebiliyorum.
Son eklerin ve zamirsel aidiyet, son eklerin kullanımlarındaki uygunluk oldukça çarpıcıdır; isimlerin çekiminde sadece sona ekli takılar, hal çekimlerinin yerini almaz; fakat takılar sürekli olarak modern Türkçede kullanılanlarla tamamen aynıdır...Osmanlı Türkçesinde olduğu gibi relatif zamirlerin bu dile yabancı olduğunu bazen düşünmüştüm.

Bununla birlikte eğer yukarıda teferruatlı bir şekilde anlattığım yapı ve ortagrafının, her ikisinin ortak özellikleri varsa, filolojistler muhtemelen Medce denilen yazıtların SAKA ailesinden olduğunu kabul edeceklerdir." 288

2-Köken Bakımından

H.C.Rawlinson, MEDLERİN ırkî köken bakımından da TÜRK soylu olduklarına işaret etmiştir:

"Şimdi Medlerin Aryan(Arian) kökenli oldukları evrensel olarak kabul edilmesine, bize Yunanlılar tarafından ulaştırılan veya yazıtlarda görüldüğü şekliyle, Med krallarının isimlerinin açıkça Aryan etimolojisinden olmasına rağmen, ne var ki ülkenin (MED ÜLKESİNİN) SAKA ırkıyla bağlantısı yeterli yakınlıktadır ve belki yabancı terimlerin bolca girişinin ve hatta dilin ilk yapısındaki bir değişimin devamlılığını da hesaba katmak gerekir. 289

Ve yine; H.C. Rawlinson, Medlerin ve Aryanların soydaş olduğu görüşünü dillendiren yeterli ve doğrudan kanıtlar olmadığını düşünür.

Bunu kendisi gibi düşünen HEEREN'e gönderme yaparak şöyle der;
"Heeren, Medlerin ve Perslerin soydaşlığı görüşünün doğrudan kanıta ihtiyaç duyduğunu düşünür." 290

*

Şimdi soralım; Medler Kürtlerin atasıydı diyenler nerede? yine Sakalara Pers diyenler kim? Bunları yazan kim?.

Görüldüğü gibi başta bu üç bilgin olmak üzere başka diğer bilginlere, tarihçilere göre, MEDLERİN İRANLI OLDUĞU İDDİASININ GERÇEK TARİHİ KANITLARI YOKTUR.

Medlerin İranlı olduklarının altında siyaset yatar.

Başta İngiliz hükümeti olmak üzere batının 18. ve 19. y.y, larda Osmanlıya karşı İranlıları ortaya çıkarmak gibi bir siyasetleri vardı; işte bunun için de İran tarihine olmadığı kadar eskilik ve tarihi önem atfederek kurgusal bir İran tarihi oluşturma yoluna gitmişlerdir.

Kaynak: 287-88-89-290
H.C. Rawlinson, Memoir,
sayfa 20-34-35-36.

***
Buraya kadar özetlersek; görüldüğü gibi Türkler 1071 de Anadolu'ya gelmişlerdir diyenler fena halde üfürüyorlar. MEDLER, SAKALAR, TURUKKULAR binlece yıldır bu coğrafyadadır diyen İngiliz, Fransız bilginler.

Yukarıda aktardığımız dünyaca ünlü bilgin tarihçiler yetmediyse;
-Neil Ludvig Westergaard ile,
-François Lenormant ile,
-İsac Taylor ile,
-Jules Oppert ile
-M.S.Zaborowski 'den de aktarayım
'İçimizdeki İrlandalılar iyice kudursun'.

Neil Ludvig Westergaard
Tanımamız gereken önemli bir bilginde Danimarkalı ünlü tarihçi ve ASUROLOG N.L. Westergaard'tır.
Kopenhag'ta 1815 de doğmuş ve orada 1878 de ölmüştür.
Kopenhag ünv. Öğretim üyesiydi.
Danimarka Kralı, Westergaard'ı 1848 de kurucu meclis üyesi yapmıştı.

N.L.Westergaard; özellikle AVESTA metinlerine, PERSOPOLİS veya kendi adlandırmasıyla AHAMENİDLERİN YAZITLARINA ve VEDALARA ilgi duymuştur; bu amaçla Hindistan ve İran'a giderek etraflı çalışmalar yapmıştır.

N.L. Westergaard'ın Eserleri arasında bizim için önemli olanı BİSUTUN YAZITI'nın ikinci dili yani MEDCE hakkındaki" çalışmasıdır.

N.L. Westergaard, Bihustun Yazıtı'nın ve Ahamenidler döneminde yazılan üç dilli yazıtlarının orta sırasındaki yazıtın dilini Medce olarak adlandırır:
"Müteakip sayfalar, ikinci Ahamenidî, veya ok-başlı olarak adlandırdığım Medce türü yazıtı çözümlemeye ayrılmıştır. 291
(to the deciphering of the second Achaemenian, or, as l call it, the Median species of arrow-headed writing, the folloving pages will be devoted)

Westergaard da Ahamenid yazıtlarının orta sırasında yer alan yazının dilini F. de Saulcy, J.Oppert ve diğerleri gibi Medce sayar.

Westergaard; Strabo'nun Pers ve Med dillerinin aynı ve benzer dilleri olduğunu söylediği iddiasıyla Medlerin İranlı olduğunu iddia eden C. Rawlinson'dan A.-J.Delattre'a kadarki bazı batılıların bu görüşlerine karşı çıkıp çürütmüştür.

( Daha önce Strabo'nun aslında onların anladığı anlamda bir iddia da bulunmadığını da göstermiştim)

"Ve özellikle Ahamenid türü yazıtların ikincisini Medlere atfetmekle, bize açıkça Medlerin ve Perslerin neredeyse bir ve aynı dili konuşmuşlardır diyen Strabo'nun şehadetini göz ardı etmeye ve artık değer vermemeye mecburuz." 292

(.....and especially in ascribing the second Achaemenian species to Media, we are obliged to overlook and disregard the testimony of Strabo, who plainly tells us that the Medes and Persians spoke nearly one and the same language.)

Anlaşılacağı gibi, Westergaard bu sözleriyle Strabo'ya dayanan Medlerin İran asıllı olduğunu iddia eden batılılara meydan okumuştur.

291/Westergaard :"On the Deciphering of the Second Achaemenian or Median Species of Arrow-Headed Writing" Mémoires de la Société Royale des Antiquaires du Nord, Copenhague, 1840-1844,
s.275. 292/ Agy: s.272-272

François Lenormant

a) Hayatı: Ünlü Fransız Asuoloğu
ve tarihçisi Fr.Lenormant 17 Ocak 1837 günü Paris'te doğmuştur ve aynı şehirde 9 Aralık 1888 günü ölmüştür. Bilgin olan babası Charles, yetişmesinde büyük rol oynamıştır. Daha 14 yaşında, 1851 de Arkeoloji Dergisinde, Memphis'te bulduğu Yunanca tabletler üzerine yazdığı bir makaleyle dikkat çekmiştir.

Eski paralarla da ilgilenen Fr.Lenormant, konuyla ilgili çalışmalarından dolayı 1857 yılında nümizmatik ödülüne layık görülmüştür.

1859'dan 1870 tarihine kadar Ortadoğu'da yaşamış eski milletler üzerine, 11 yıl arkeolojik ve tarihsel çalışmalar yapmıştır. 1874 yılında Arkeoloji Profesörü unvanı verilmiştir. Baron Jean de Witte ile " Gazette Archéologique" adlı dergiyi kurmuştur.

Fr.Lenormant, Sümer çivi yazısını ilk çözenlerden ve bu yazının semitik olmadığını ilk ispatlayanlardan birisidir. Bir çok kitabı ve makalesi vardır.
Burada Türk tarihi ve özellikle de Medler açısından önemli olan eserlerini hatırlatacağım.

ESERLERİ:

La Langue Primitive de Chaldée et les Idiomes Touraniens, Paris, 1875.

Manuel d'Histoire Ancienne de l'Orient jusqu'aux Guerres Médiques, 3 cilt, Paris, 1868.

Lettres Assyriologiques sur l'Histoire et les Antiquités de l'Asie Antérieure, Premiére lettre sur la Monarchie des Medés, c.l, Paris, 1871.

Origines de l'Histoire d'aprés la Bible et les Traditions des Peuples Orientaux, 3 cilt, Paris, 1880-1883.

b) Medlerin Türklüğü:
Daha önceki bazı eserlerinde Medlerin aryan olduğunu söyleyen Fr.Lenormant, 293 daha sonra bu görüşten,  vaz geçerek, o da, Medler ırk ve dil olarak Turânî olduğunu savunmuştur.
Bu konuda söyledikleri çok açık olduğundan hiç yoruma gitmeden onun kendi cümlelerini aktarmakla yetineceğim:

1. Köken Bakımından:

" Daha önce Turanlıların Semitikler ve Aryanların büyük göçlerden önce, dünyaya yayılan ilk ırklardan olduğunu ve Avrupa'da olduğu gibi Asya'da da çok geniş topraklara yayıldıklarını gösterdik.

Dicle'den İndüs nehrine o zamanlar Kuşhânların kuzeyine ve sonra İranlıların alacakları bütün toprakları ellerindeydi ve Hindistan'ın en büyük, kısmına sahiptiler.

Med ülkesi, sıkça düşünüldüğü gibi, sadece Hind-Avrupa ırkından olan halklardan ibaret değildir; aksine oturanların büyük çoğunluğu, bugün olduğu gibi Turan ırkına mensuptur.

Med ismi bile ülke ve bölge anlamı olan katıksız Turani bir isimdir." 294

2-Dil Bakımından:

"Anıtları yeter sayıda çok olan ve Westergaard, Mösyö de Saulcy ve Mösyö Norris'in araştırmalarıyla özsel karakterleri tespit edilen Med dili, kesinlikle bir Türk dilidir." 295

295/Lenormant: Manuel d'Histoire de l'Orient jusqu'aux Guerres Médiques, Paris.
(A. Lévy Fils, 1869, c. l, s.10.)

Gelelim lsaac Taylor 'a

a) Hayatı: lsaac Taylor, döneminin en önemli filolojistlerinden toponomistlerinden ve tarihçilerinden birisidir.
Aynı zamanda önemli bir Anglikan teoloğudur.

Kendisiyle aynı adı taşıyan ve bazı su musluğu gibi küçük ev aletlerinin mucidi olarak meşhur olan Isaac Taylor'un (1787-1865) en büyük oğludur.
2 Mayıs 1829 tarihinde İngiltere'nin Stanford Rivers kasabasında dünyaya gelmiştir. Cambridge'teki Trinity College'de yüksek, öğrenim görmüştür.

1853 de Cambridge Üniversitesi'nin matematikten girdiği şeref payesi sınavını başarıyla vererek, matematikçi olmaya hak kazanmıştır. Ancak o, daha sonra dilbilim, tarih ve arkeolojiye merak salmıştır.

İngiltere Kilisesi'ne dahil olmuş ve 1857 de ise papaz yardımcısı olarak atanmıştır. 1885 de York Anglikan Kilisesi Azizler üyesi seçilmiştir ve 1887 de aynı kiliseye dekan olarak atanmıştır. Aynı yılın kış aylarını Kahire'de geçirmiş vd İslam hakkında araştırmalar yapmıştır.

İslam hakkında mektuplar şeklinde yazdığı tarafsız notları, İngiltere'de tartışmalara yol açmıştır. Hayatının son birkaç yılını hastalıkla geçiren Taylor, 18 Ekim 1901 günü vefat etmiştir.

Isaac Taylor, bir kısmı Hıristiyanlıkla ilgili olan bir çok eser yazmıştır.
Bizim açımızdan önemli eserleri şunlardır:
-Etruscan Researches, 1874-The Alphabet, 1883,-Origin of Aryans, 1890.

b)Medlerin Turaniliği:

lsaac Taylor'ın Medleri Türk veya Turani görmesi oldukça önemlidir; çünkü o, Aryanlar ve kökenleri üzerine özel çalışmalar yapmış bir bilgindir.
Dolayısıyla Medler, İranlı veya Avrupalıların anladığı anlamda Aryanlar olsaydı, bunu herkesten önce, Taylor iddia ederdi.
Onun Medlerin Turani olduğu görüşünü kendi ağzından aktarayım:

1-Irksal Köken ve Dil Bakımından

"Fırat Nehri'nin büyük imp.ları, üç insan ailesinin temsilcilerini kapsıyordu. Persliler Aryandı. Asurlular ve Babilliler Samiydiler. 

Medlerin Turanlılar olduğunu düşünmek için çok neden vardır ve üç dilli köşeli yazıtların 2. sütunu onların dilinde yazılmıştır ki, bu Finceydi. Bu sonuç, bir çok kaynaktan doğrulanmıştır. Med boylarının adlarının çoğu, Fince tipindedir. Med boylarının birisi olan Mardi. 296

Örneğin, erkekler anlamına Fince karakter mart veya murt sözcüklerini içerir.297

Bu sözcükler çok sayıdaki Fin boylarının adlarında görülür; Mord-vin ve Komi-murt adları gibi.

Başka bir Med boyunun Budii adı da, Vod ve Votiaks boylarının adlarında ve Macaristan'ın Buda adlı, kent adında görüldüğü gibi, Fince tiptedir.

Daha başka bir Med boyunun adı olan Matiani ve aynı şekilde Medlerin ulus adı, " çadır" demek olan ve Türkçe ordu sözcüğünün tam karşılığı olan ortak Ural (Ugric) boy adı MAT adını içerir." 298

2- Din Bakımından

"Medlerin inançları da onları Ural (Ugric) ırkına bağlar.
Medler sadece ateşe ve yıldızlara ibadet etmediler; aynı zamanda bir uhrevi hayata da inandılar.
Medlerin din adamı sınıfı olan Magi (Maglar), diğer Ural aşiretlerinin Şamanlarına karşılık gelir.

Aşiret teşekkülü şeklinde ayrı kentlerde yaşayan hür bir halk yaşantısına sahip olmakla Medler; diğer Ural ırklarıyla da uyuşurlar." 299

3. Etnoloji ve Tarih Bakımından

"...Biz, adın (Med ve Mag) geleneksel anlamlarını biliyoruz...
Fin dilleri bize bu anlamları vermektedir. Estoncada Tark, ihtiyat demektir; Lapp dilinde, onun karşılığı olan tjarrok, sert, haşin demektir. Sibirya beylerinin de taşımış,

80-olduğu Etrüskçe Tarquin adı da açıkça aynı köktendir ve Tark-khan gibi, " İhtiyatlı prense" olarak açıklanabilir.

O halde ihtimaldir ki, başka bir Ural halkı Rasenna'ın İtalya'ya yerleştiği dönemden daha fazla geri olmayan önceki dönemde başka bir Ural ulusu olan Medler,

Hazar Denizi'nin güney tarafını sabit yerleşim yeri ittihaz eylemeyi başardılar.

Medlerin ve Rasennaların göçünden Arpadlar ve Baberlerin zamanına kadar, 2000 yıldan çok daha fazla bir zaman zarfı içinde hızlı fetihlerin ve yerleşimlerin Ural ırkının adetleri olduğunu, görüyoruz.
Etnolojik sonuçlarımızı tarihin kanıtı desteklemektedir." 300

Turani bir halk olarak kabul ettiği Etrüskler ile Medler arasında ilişki kuran l.Taylor'ın aktardığımız görüşlerinden Medler, dil, din ve yaşam tarzı açısından Turani bir ulus olduğu anlaşılıyor.

KAYNAKLARI

296/ Yukarıda işaret ettiğimiz gibi Asurluların ve Babillilerin Medler için kullandıkları bsözcüğünün aslı "Mard" veya "Mart" dır; sözcüğün sonundaki "i", Sami dillerindeki aidiyet ve nisbet ekidir.

297/Fince 'mart' sözcüğünün karşılığı, erkek insan anlamına "Mert insan" deyiminde ve özel ad "Mert" sözcüğünde olduğu gibi Türkçede de vardır.
298/l.Taylor: Etruscan Researches, London, 1874, s.78.
299/Agy: Age: s.78-79
300/Agy: Age: s.79-80

Sonuç: 

AHAMENİDLER ve ardılı MEDLER TÜRKTÜR.
ASUR VE BABİLLİLER İSE SAMİDİR.
SAMİLER DE KÖKLERİNİ HAKASYA/ABAKAN'A BAĞLADILAR. 

Aktardıklarım,
MEDLER VE TÜRKLER kitabının 51 ile 208. sayfalarındandır.
600 sayfalık bu değerli kitap her tarih meraklısında bulunmalı artık. 

Alıntı/Kaynak: Sosyal medya
Sakalar İskitler (Gizlenen Eski Anadolu Halkı) @iskitlilerden

Güneydoğu’nun altı "Göbeklitepe" dolu

Not: Blogcunun Yorumu

'ALMANYA'NIN SESİ (DEUTSCHE WELLE)'NİN TÜRKÇE KANALI, EĞER BU HABER TÜRKLERİN ANADOLU'DAKİ GEÇMİŞİ HAKKINDA OLSAYDI ASLA VERMEZLERDİ'

----


Güneydoğu’nun altı "Göbeklitepe" dolu 

İnsanlık tarihine dair bilinenleri değiştiren Göbeklitepe, tek değil. Şanlıurfa’daki Karahan Tepe ve Harbetsuvan Tepesi’nde yapılan kazılarda Göbeklitepe benzeri onlarca dikilitaş bulundu.

Göbeklitepe’nin keşfi dünya tarihi açısından bilinen pek çok gerçeği değiştirdi. Yaklaşık 12 bin yıl önce inşa edildiği çağın beklenenden çok ötesinde olan T şeklindeki dikilitaşlar ve üzerlerindeki benzersiz rölyefler dünya genelinde ilgiyi bölgeye çekti.

Ancak Şanlıurfa’da Karahan Tepe ve Harbetsuvan Tepesi olarak adlandırılan bölgelerdeki keşifler, Göbeklitepe’nin tek olmadığını ortaya koydu. Karahan Tepe’de, Göbeklitepe’deki dikilitaşlara benzer 250’den fazla, Harbetsuvan’da ise 30 civarında dikilitaş tespit edildi.

Karahan Tepe’de tıpkı Göbeklitepe’de olduğu gibi her yapıda 12 taş, duvarda ve iki tane de merkezde bulunuyor. 

İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Karahan Tepe Kazı Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul, "Çıkarılan dikilitaşların bazılarının üzerinde kabartma hayvan betimleri var. Bunların üzerinde tilki ve yılanlara rastladık. Bu hayvanlar da birebir Göbeklitepe‘deki sembolik dünya ile örtüşüyor" diyor.



Karahan Tepe'de 250'den fazla dikilitaş tespit edildi

Kazı işlemlerinin birkaç 10 yıl sürmesi beklenen Karahan Tepe, Tektek Dağları Milli Parkı içerisinde yer alıyor. Prof. Dr. Karul, "Biz oradaki projeyi Milli Park ile entegre bir şekilde düşünüyoruz. Koruma altındaki hayvan ve bitki türleri açısından düşündüğümüzde Karahan Tepe'deki o türlerin zaman içerisinde, 12 bin yıl öncesine giden yolculuğunu bize anlatacak bir yer" diyerek, projenin sadece arkeolojik bir yönü olmadığını aynı zamanda Milli Park ile entegre bir çevre boyutu olduğunu da belirtiyor.

Göbeklitepe'yi anlamaya yardımcı olacak

Harran Ovası'nın etrafında, Göbeklitepe ile çağdaş, benzeri özelliklere sahip çok sayıda yerleşim yeri biliniyor. Diğerlerinin boyutları Karahan Tepe ve Göbeklitepe kadar büyük değil.

Ama yine de yüzeydeki dikilitaşlar ve rastlanılan çakmak taşı aletlere bakınca tamamen aynı kültürel süreci yansıttıklarını kaydeden Prof. Dr. Karul, "Karahan Tepe’yi kazmaktaki maksatlarımızdan birincisi, Göbeklittepe'yi anlamak. Göbeklitepe’yi anlamanın birinci yolu Göbeklitepe'den geçmiyor. Başka yerlerden karşılaştırma yapmak, bu konuda bize büyük bir avantaj sağlayacak" şeklinde konuşuyor.

Çoğu arkeolog ya da araştırmacı, Göbeklitepe’de bulunan yapıları tapınak olarak adlandırıyor. Ancak Prof. Dr. Karul, bu konuda farklı bir bakış açısına sahip.

Prof. Dr. Necmi Karul Istanbul Universität Türkei Neu

Karahan Tepe Kazı Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul

Yapıların birbirine benziyor olmasının bunlara tapınak denmesine olanak sağladığını kaydeden Prof. Dr. Karul, "Ama diğer taraftan bu yapıların içerisinde nasıl bir ritüelin gerçekleştiğini bilmediğimiz sürece de bunlara tapınak dememiz o kadar güç. Yani mimari benzerliklerden yola çıkarsak tapınak diyebiliriz ama içerisinde gerçekleştirilen ritüelin bir tapınma mı, yoksa bir tören mi, ne olduğunu bilmeden bunlara tapınak demek biraz zor. Bu nedenle de ben özel yapı demeyi tercih ediyorum" diyor.


Karahan Tepe'den Harbetsuvan Tepesi'ne mi taşındılar?

Bir diğer kazı alanı Harbetsuvan Tepesi'ndeki kazı çalışmalarına bilimsel danışmanlık yapan Iğdır Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Bahattin Çelik, "Harbetsuvan Tepesi de Göbeklitepe’ye benzer özellikle taşıyor. İçinde T şeklinde dikilitaşlar var. MÖ. 8800-8700'‘lü yıllara ait" bilgisini verdi.Harbetsuvan Tepesi’nin Karahan Tepe’nin bir uydu yerleşimi olduğunu söyleyen Çelik, "Göbeklitepe, Karahan Tepe ile aynı büyüklükte. Harbetsuvan, Karahan Tepe’nin 6 kilometre güneybatısında bulunuyor. Karahan Tepe aşağı yukarı 110 dekarlık, Harbetsuvan Tepesi yaklaşık 6 dekarlık bir alana sahip. Karahan Tepe’ye yakın olduğu için muhtemelen Harbetsuvan Tepesi’ndeki insanlar Neolitik dönemde Karahan Tepe’den ayrılıp Harbetsuvan Tepesi’ni kurmuş diye düşünüyoruz" ifadelerini kullandı.

Neolitik soğuk hava depoları

Prof. Dr. Çelik Göbeklitepe’yi de ilgilendiren önemli bir keşfe imza attı. Ona göre, hem Göbeklitepe, hem Karahan Tepe, hem de Harbetsuvan Tepesi etrafında yoğun miktarda tuzak alanları bulunuyor. Prof. Dr. Çelik, "Yabani hayvanları avlamak için etrafını taşla ördükleri 30-40 dekarlık tuzak alanları tespit ettik. Bu tuzak alanlarında yabani hayvanları avladıktan sonra belki bunları aynı anda tüketemiyorlardı, bunları tütsülüyor veya tuzluyorlardı. Bu tür tapınak, dini yapı, kült yapı diye düşündüğümüz yerlere bunları stokluyorlardı diye düşünüyoruz" şeklinde konuşuyor.

Bu görüşünü ise Suriye’de 30 yıl önce bulunan bazı Neolitik yerleşimlerde hayvanların tuzlanarak depolandıkları yerlerle benzerliğine bağlıyor.


Iğdır Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Bahattin Çelik

Prof. Dr. Çelik'e göre, Harbetsuvan Tepesi’nde örneğin hayvanlar içeri girip etleri almasın diye depolama ve güvenlik amaçlı yapılmış yapılar bulunuyor. 

Kasten gömüldüler

Harbetsuvan Tepe’nin de tıpkı Karahan Tepe ya da Göbeklitepe gibi terk edilmeden önce kasten gömüldüğü düşünülüyor. Bir daha geldiklerinde içini açıp tekrar kullanabilsinler diye ancak bir daha gelmiyorlar. Prof. Dr. Çelik’e göre, muhtemelen yabani hayvan oranlarında azalma olduğu için bu bölgeleri terk ettiler ve daha sonra nehir kenarlarına yerleştiler.

Şanlıurfa'nın yanı sıra Mardin ve daha pek çok kentte benzer yapılar tespit edildi

Prof. Dr. Necmi Karul da keşfedilen yerleşim yerlerinin kasten gömüldüğü görüşünde. Prof. Dr. Karul, "Bu işlemin de bir ritüel olduğunu düşünüyorum. Yani yapıların içi boşaltılmış, ardından temiz, içerisindeki küçük taşları ve siteleri toprak olan, bir toprakla örtülmüş. Karahan Tepe örneğinde bu tür bir dolgunun üzerine büyük yaslı taşlarla yapıların en üst seviyesinde kapatıldığını görüyoruz. Dolayısıyla gömme işlemi var ve bu ritüelin bir parçası" bilgisini veriyor.

Peki, bu insanlar kimdi?

Prof. Dr. Çelik, bu insanların Natufyan dönemi olarak adlandırılan İsrail ve çevresinden yani Levant Bölgesi'nden gelen bir kültüre mensup olduklarını düşünüyor:

"Neolitik dönemden hemen önce, günümüzden 12-13 bin yıl önce ortaya çıkıyor; ilk kez orda görüyoruz daha sonra bu bölgelere yayılıyor. Levant Bölgesi’nden gelen bir kültür bu. Tapınak yapma geleneği değil de tuzak alanları, yabani hayvanları avlama geleneği Levant kültüründen gelen bir kültür. Ama buraya geldiklerinde taşlarla tuzak alanının etrafını örme tekniklerini çok iyi öğreniyorlar. Bu öğrenmeden mütevellit mimariyi taşlarla yapmak, T şeklinde dikilitaşlar olsun onlar için daha kolay hale geliyor."

Harbetsuvan Tepesi'nde 30 dikilitaş tespit edildi

Ancak Göbeklitepe, Karahan Tepe ve Harbetsuvan Tepesi, bölgede keşfedilen tek yerler değil. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin toprakları bu tarzda sayısız hazine saklıyor. Prof. Dr. Çelik, "Mardin'de de aynı Harbetsuvan Tepesi, Karahan Tepe, Göbeklitepe gibi bir alan bulundu. Siirt’te bulundu, Batman’da bulundu. Adıyaman’da T şeklinde bir dikilitaş var şu anda Adıyaman Müzesi’nde. Gaziantep’te bir heykel bulduk. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bu Neolitik dönemde inanılmaz bir moda gelişiyor, Göbeklitepe benzeri yerler yapılmaya başlanıyor" diyor.

Şanlıurfa Müzesi'ne çok sayıda tarihi eser ulaştı

Bölgede bulunan tarihi eserler Şanlıurfa Müzesi'nde toplanıyor ya da sergileniyor. Şanlıurfa Müze Müdürü Celal Uludağ yapılan kazı çalışmaları sonucu müzeye, Göbeklitepe ile çağdaş insan heykelleri, hayvan heykelleri ve figürinler ulaştığını belirtti.

Şanlıurfa sınırları içerisinde özellikle bu şekilde Neolitik döneme tarihlenen 10 tane kutsal alan olduğunu kaydeden Uludağ, "Şanlıurfa’nın Neolitik dönemde de bir inanç merkezi olduğunu, özel seçilmiş bir alan olduğunu söyleyebiliriz. Zaten bu bölge Mezopotamya, bereketli topraklar olduğu için dönem insanı bu alanda yerleşmeyi, bu alanda mimari kurmayı tercih etmiş” dedi. Şu ana dek Göbeklitepe'yi 500 bin kişinin ziyaret ettiğini kaydeden Uludağ, yapılan çalışmalar ve UNESCO süreciyle birlikte bölgenin bilinirliğinin daha da artacağını ifade etti.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin hazineleri her geçen gün insanlık tarihine dair bilinenlere yenilerini ekliyor. Kazılar tamamlandığında belki de tarihe dair sorulara tüm yanıtlar bu topraklardan çıkmış olacak.

© Deutsche Welle Türkçe
Başak Sezen

Alıntı/Kaynak: Almanyanın Sesi

20191205

'Yerebatan Sarnıcı'

*YEREBATAN SARNICI
Bizans'tan bugüne saldığı köklerle Istanbul'a tutunmuş tarihi yapı: Yerebatan Sarnıcı. Ayasofya'nın güneybatısında bulununan bu büyük yeraltı sarnıcı, Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından yaptırılmıştır.

20191204

📰 🇹🇷 'Haddinizi bilin'








🇩🇪📺 Alman televizyonu 🇹🇷 Atatürk’ü hedef aldı

Alman Devlet Televizyonu skandal bir adım attı. Dersim Harekâtı’nı konu alan bir belgesel yayınladı. Mustafa Kemal Atatürk, Hitler’le işbirliği yapan bir katliamcı olarak sunuldu. Almanya’da yaşayan Türkler bu saygısızlığa karşı ayağa kalkıyor. Cuma Almanya’da büyük bir protesto gösterileri düzenlenecek.


Alman Devlet Televizyonu’nda Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk hedef alındı.  Dersim Harekâtı’nı konu alan belgeselde Atatürk “soykırımcı” ilan edildi.

ARD’de yayınlanan programda Atatürk, Adolf Hitler ile kıyaslandı. Atatürk ile Hitler’in işbirliği yaptığı iddia edildi.

Nazi Almanyası'ndan alınan zehirli gazın  Dersim Harekâtı’nda kullanıldığı öne sürüldü.

Belgeselde Seyid Rıza'nın Cumhuriyet'e karşı ayaklanmasından bahsedilmedi. Harekatın Alevileri hedef aldığı iddia edildi.

Alman Devlet Televizyonu’nda yayınlanan program Almanya’da yaşayan Türkler’i ayağa kaldırdı. 

Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Birliği konuyla ilgili bildiri yayınladı. Programda dile getirilen iddiaların utanç verici iftiralar olduğu belirtildi.

Almanya’da yaşayan Türkler, 6 Aralık Cuma günü büyük bir miting düzenleyecek.

Alman Devlet Televizyonu skandal bir adım attı. Dersim Harekâtı’nı konu alan bir belgesel yayınladı.  Mustafa Kemal Atatürk, Hitler’le işbirliği yapan bir katliamcı olarak sunuldu. Almanya’da yaşayan Türkler bu saygısızlığa karşı ayağa kalkıyor. Cuma Almanya’da büyük bir protesto gösterileri düzenlenecek.


✍️🗣 'Ermeniler ve Kürtler' Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'nun Analizleri (2012)

BLOGCUNUN NOTU:
BU PROF. DR. YUSUF HALAÇOĞLU İLE AŞAĞIDAKİ RÖPORTAJ BÜYÜK OLASILIKLA 2009'DA  YAPILMIŞ. BUGÜN 2019 ARALIK İTİBARİYLE RÖPORTAJDA SÖZÜ GEÇEN KONULAR HAKKINDA ÖNEMLİ GELİŞMELER OLMUŞTUR.

  • DÜNYADAKİ KOŞULLAR VE TÜRKİYE HÜKÜMETİNİN MİLLİ DAVALARDAKİ DURUŞU 2015 TEMMUZ'U İTİBARİYLE  MİLLİ REFLEKSLERLE TAMAMEN DEĞİŞMİŞTİR. TÜRKİYE YÜZÜNÜ AVRASYA'YA DÖNMÜŞTÜR.
  • 2015 YILINDA ERMENİ SOYKIRIM YALANINA KARŞI DR. DOĞU PERİNÇEK'İN AİHM ZAFERLERİ YÜKSEK MAHKEME KARARLARIN TÜRK TEZLERİNİN LEHİNE OLMASI HER ŞEYİ DEĞİŞTİRMİŞTİR. BU TÜRKİYE İÇİN BÜYÜK BİR ZAFERDİR. 


-----------------------

ERMENİLER VE KÜRTLER YUSUF HALLAÇOĞLU ANALİZLER
20 Mayıs 2012 

Özellikle Türk Tarih Kurumu (TTK) başkanı olduğunuz dönemden bu yana sizi çok iyi tanıyor ama kendinizi bize bir kez daha anlatabilirseniz seviniriz.

Yusuf Halaçoğlu: 
İstanbul Üniversitesi mezunuyum. 1989 yılında İstanbul'da profesör oldum. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Vekilliği ve Genel Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundum. Bu görevim üç buçuk yıl sürdü. Daha sonra on üç ay kadar üniversitede rektör yardımcılığı ve vekilliği yaptım. Sonra da 1993 yılının Eylül ayında TTK'ya atandım. On beş yıl burada görevde kaldım.
TTK'nın çalışmalarını herhalde okuyucular biliyorlardır. Burada sadece Ermeni konusunu araştırmadık. Bütün Türk tarihini, özellikle Orta Asya'da arkeolojik kazılar yapmak suretiyle araştırdık. Diğer taraftan milattan önceki Çin Han hanedanının arşivlerinin çevirilerini yaptık. Bütün dünyadaki Türk kültür varlıklarının envanterini çıkarma işine başladım ama bitiremedim çünkü görevden ayrıldım. 2008 yılında TTK'daki görevim sona erdirildi.

****Güncel tartışmaya geçmeden önce biz de bunu sormak isteriz. Söz konusu dönemde bir sempozyumda yaptığınız açıklamada Kürtlerin bir kısmının Türkmen kökenli olduğunu, bir kısım Ermeninin ise tehcirden kurtulmak için kendisini Kürt-Alevi olarak gösterdiklerini belirtmiştiniz ve bunun üzerine bir anda tabiri caizse kıyamet kopmuştu. Aynı şeyleri Batılı tarihçiler, Martin van Bruniessen gibi isimler dile getirdiğinde hiç bir problem çıkmamasına karşın bir Türk bilim adamının bunları söylemesi tepki çekmişti. Bu aşırı tepkinin nedenleri neydi?

Yusuf Halaçoğlu: 
Birinci neden bir yabancının söylediklerinin Türkiye'de pek duyulmamasıydı. İkinci nedense o tarihe (2007 Ağustos) kadar TTK, Ermeni iddialarıyla en iyi mücadele eden kurum haline gelmişti. Bütün dünya arşivlerini bir araya getirmiştik. Bir takım bilgiler ve somut örnekler elimizdeydi. Özellikle Ermeniler tarafından hazırlanan belgeler ve özellikle Osmanlı Devleti'nin karşısında savaşan İngiltere, Fransa, Rusya gibi devletlerin hazırladığı belgelere de ulaşmıştık. Dolayısıyla elimizdeki somut belgelere de dayanarak bu sözü sarf etmiştim. Şöyle demiştim: Türkiye Cumhuriyeti bir imparatorluğun varisidir. Onun için imparatorluk topraklarını kaybettiğinde içeriye doğru bir göç olmuştur. Bu göç içerisinde Türklerin yanısıra ırken Türk olmayan ama bu ülkeyi benimsemiş, Müslüman olmuşlar başta olmak üzere Arnavutlar, Boşnaklar vs. birçok unsur Türkiye'ye göç etmiştir. Ama bunları bir mozaik gibi görmek de son derece yanlıştır. 
Herkesin kendi kimliğini öğrenmesi iyi bir şeydir ama Türkiye Cumhuriyeti'ni bu mozaik söylemini kullanarak parçalamak da yanlıştır. Tasada, kıvançta bir olma düşüncesiyle bu insanlar buraya gelmiştir. Bunları azınlık olarak görmekle ayrımcılık ve yanlışlık yapılır dedim. Yine dedim ki; Batı dünyası mozaik kavramı ve çeşitlilik üzerine çok kitaplar yazmaktadır. Andrews'in "Türkiye Cumhuriyeti'nde Etnik Gruplar" adındaki kitabında Türkiye kırk yedi etnik gruba ayrılmıştı. Halbuki yaptığımız araştırmalara bakacak olursanız, bugün kendisini Kürt olarak bilen bir çok insan aslında Türk asıllıdır dedim. 
Yine kendisini Kürt hatta Kürt-Alevi gösteren Ermeni dönmelerin bulunduğunu ifade etmiştim. Bunları ifade ederken hedefim şuydu: Hatırlarsanız o günlerde, 2007 yılında, ülkede büyük bir kargaşa vardı ve adeta Türk-Kürt çatışmasına doğru gidiliyordu. Hakikaten çok sıkıntılı bir dönemdi. Bazı şehirlerde çatışmalar başlamıştı, Kürtler kovulmaya başlanmıştı. İç karışıklığa sürüklenecek bir pozisyon çıkmıştı ortaya. Ama benim bu açıklamamdan sonra herkes bu olan biten herşeyi unutarak bu açıklamamı konuşmaya başladı.
Sonrasında benim de altı cilt halinde yayınlamış olduğum Osmanlı Tahrir Defterleri vardır. Bu defterler baba adlarıyla beraber kişileri yazar. Bekar ya da evli, dul olarak kaydedilirdi veya piri fani olarak adlandırılan yaşlılar belirtilirdi. Ama adıyla gözleri görmeyenler, malul adıyla özürlüler kaydedilirdi. Devlet memurları da bu defterlerde belirtilirdi. Ayrıca göçerler, çadır başına kaç koyunları olduğu, yaylaklarının ve kışlaklarının yeri, ne kadar nüfusları olduğu, verdikleri vergileri meblağı gibi bilgiler de dahil olmak üzere kayıtlıydı.
Bu defterlere dayanarak yaptığım iki yıllık bir çalışmanın sonrasında yayınlanan altı cilt halindeki kitabımda da anlattığım gibi bugün kendisini Kürt olarak tanımlayan fakat gerçekte tüm gelenekleriyle Türk olan Rışvan aşireti vardır. Yine bunlara benzer olmak üzere Şavaklar vardır. Rışvan aşireti Osmanlı kayıtlarına göre İğdir boyuna mensuptur. Şavak aşireti, bugün de Elazığ'dan Erzincan'a kadar olan bölgede Çemişkezek de dahil olma üzere göçer haldedirler. Çok meşhur peynirleri vardır. Bunların da Bayat boyundan olduğu kayıtlıdır.
Yine Ahmet Türk'ün aşireti olan İzollar, Avşar boyundandır. Yine, Hakkari'de bulunan Zeydanların asıl yurtları Bitlis ve Maraş'tır. Buralarda da hâlâ Zeydanlar vardır ve Hakkaridekiler de buradan gitmedir. Yine bunlar da, 24 Oğuz boyundan birisi olan Yiva boyundandır. Bütün bunlar bir gerçekliği göstermektedir. Gerçekte Türkiye'de insanlar birbirleriyle kaynaşmışlardır. Rışvanların bir kısmı kendisini Türk olarak diğer bir kısmı da Kürt olarak bilmektedir. Bu durumun bir anlamı olsa gerektir. İzolların durumu da buna benzerdir. Demek ki toplum kaynaşmıştır ve bir ayrıma gidilmemektedir.
Kürtlerden Alevi olmaz
Benim bunları söylemem neden birdenbire birilerini rahatsız etmiştir? Çünkü Türkiye'de Kürtçülük meselesi ve buna bağlı olarak kendilerini Alevi-Kürt olarak gösteren Ermeni dönmeleri var demiştim. Burada "gösteren" olarak tanımladığımın altını çizmek isterim. Bundan kim etkilenmektedir? Kürtçülük yapmak isteyenler etkilenmiştir. Bir Türk bilim adamının bunları söylemesine tepki göstermişlerdir.
Bir taraftan da Alevi-Sünni çatışmasının temelinde de bu yatmaktadır. Gerçekte Aleviler ile Sünnilerin çatışması için hiç bir neden yoktur. Gerçekte Alevilik Hz. Ali ve Ehlibeyt'e duyulan sevgi ve saygıdır. Ama Sünniler Hz. Ali ve Ehlibeyt'e saygısız ya da sevgisiz değillerdir. Hz. Ali, Peygamberimizin amcasının oğlu ve damadıdır. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Peygamberimizin torunlarıdır. Sünni ya da Alevi herhangi bir Müslümanın Peygamberimizin yakınlarını, torunlarını sevmemesi mümkün değildir. Onların soyundan gelenlere de Seyyid denmektedir. Osmanlı Devleti de bu insanlara Peygamberimizin soyundan geldikleri için vergi muafiyeti tanımıştır. Yani normal durumda hiç bir problemin olmaması gerekir; fakat birileri bu meseleyi kaşımıştır. Tıpkı Sivas'ta, Maraş'ta olduğu gibi insanlarımızı birbirine düşürmeye, Alevi-Sünni çatışması çıkarmaya çalışanlar kimlerdir?
Benim söylediğim sözlere dayanarak olaya baktığımız zaman bu olayların nasıl çıktığı ve kimlerin kışkırttığı ortaya çıkar. Böylelikle bu kışkırtıcılar afişe olmuştur. Bir kişinin Kürt ya da Alevi-Kürt olduğunu söylemesi gayet tabi karşılanmalıdır. Bir kişinin Alevi-Kürt ya da Alevi-Türk olması normalde bir şey değiştirmez. Sonuç olarak herkes kendi inancına sahiptir, fakat burada yapılmaya çalışılan farklı bir şeydir.
Normal şartlarda Kürtlerden Alevi olmaz. Çünkü Kürtler Alevilikten önce Müslüman olmuşlardı. Sünniydiler ve Şafii mezhebindendiler. Anadolu Aleviliği ise 1220'den sonra Hoca Ahmet Yesevi'nin yolundan gelen Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu'ya gelmesinden sonra ortaya çıkmıştır. O zaman neden 1220'den önce Anadolu Aleviliği yoktur? 1200 senelerinde, hatta Haçlı Seferlerinden yüz sene önce Arap Aleviliği (Nusayrilik) ve Şiilik vardır. Ama bu Arap Şiiliği de İran'daki Şiilikten farklıdır. Şimdi burada bir noktayı iyi belirlemek gereklidir. Kendisini Alevi-Kürt olarak tanımlayanlar arasında iki tür vardır. Birincisi Türkmen'ken, Türk'ken, Alevi-Türk'ken Kürtleşmiş olanlardır. Maraş ve bir kaç bölgede bu tip grupları sayabiliriz.
Aleviliğin temelinde Türkçe semah olmasına karşın, Kürt-Alevi olarak kendilerini tanımlayanların birçoğunda semah olmadığını görürüz. Semah, Türklerin eski Göktanrı dininin, yani Şamanizm olarak da adlandırılan dini ayinlerinin İslami ritüellerle değişmiş halidir. Bugün Tuva'da Şaman ayinlerine bakıldığında semahın aynını görmek mümkündür. Anadolu Aleviliğinin semahı Türkçedir ve yukarıda belirtiğim gibi İslami hüviyet taşır. Bu şekilde bu gelenek devam etmiştir.
Kendilerini Kürt gösteren Ermeniler
Kendisini Kürt-Alevi olarak tanımlayanlara bakınız. Bunların birçoğu kendisini Horasan'dan gelmiş kişiler olarak nitelendirirler. Doğrudur. Şayet bunlar semah yapıyorlarsa semahları kesinlikle Türkçedir. Ama bunların dışında hiç semah yapmayanlar da vardır. Bunlar kimdir? Bizim buruda söylemek istediğimiz şey, şayet semah yapmayan Aleviler varsa, bunlar ya Arap Alevilerdir veya Alevilikle hiçbir ilgisi olmayan kimselerdir. Elimizde bizzat Ermeniler tarafından hazırlanmış raporlar mevcuttur. Anadolu'da kalan ve ve kendilerini Kürt olarak gösteren Ermeniler mevcuttur. Bunların hangi köyde oturdukları, hangi Ermeni cemaatinin hangi Kürt aşireti adını aldığı, tümüyle kaydedilmiştir. Bu belgelerden birini Fatih Altaylı'nın"Teke Tek" programında göstermiştim. Orada Murat Bardakçı da vardı. Her ikisi de şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi. Hatırlarsınız.
Dolayısıyla burada mesele bizim yaptığımız bir ayrımcılığı değil tam tersine yaptığımız bir tespitin varlığını işaret etmektir. Bu tespit, ülkemizde barış içinde yaşayan insanları provoke eden bir grup insanın varlığıdır. Ve biz bu insanların yaptıkları hataları ortaya koyduk. Bir bilim adamı bunu ortaya koymamalı mıdır? Eğer bu ülkenin bilim adamıysam hatta bu ülkenin sadece vatandaşıysam bu ülkenin birlik ve beraberliğine çalışmak zorunda değil miyim? Herkesin tarihleriyle yüzleşmesi, her seferinde dile getirilmiyor mu? Bilimsel özgürlük rafa mı kalkmalı?
Türkler ırkçı olamaz
Eğer bir Kürdoloji enstütüsü kursaydık ve "ben Kürdüm" diyen bilim adamlarıyla beraber çalışsaydık, bugün onların da düşünceleri çok farklı olacaktı. Araştıralım ve bütün tarihe bakalım. Urartuların, Friglerin, Hititlerin, Anadolu'da yaşamış olan herkesin yazılı tabletleri var. Peki niye Kürtler ait bir yazılı tarih yok? Peki hangi mimari eser, yapı vardır? Varsa göstersinler. Neden yoktur? Niye Kürt tarihi olarak yazılmış Şerefname'nin dili Farsçadır? Neden Kürtçenin değişik diyalektleri birbirleriyle hiç anlaşamamaktadır? Neden Kürtçe Farsça üzerine oturmuştur? Neden sayıları Farsçadır?

****Ortada BDP gibi ırk temelinde kurulmuş bir örgütlenme var. Siz BDP'li milletvekillerinin bile bir kısmının Türkmen kökenli olduğunu söylüyorsunuz. Sonuçta tümünün aşiret ve aile kökenleri bellidir ama yine de çok şaşırarak kabullenmek istemiyorlar. Hatta sinirleniyorlar. Bu tepki de yine ırkçı tavrın bir göstergesi değil midir?

Yusuf Halaçoğlu: 
Bunların Meclis'te yaptıkları konuşmalara, basın toplantılarına baktığınız zaman Kürtlerden ve Kürtlerin haklarından başka bir şey söylemediklerini görmekteyiz. Ben de Türklerin hakları diye ortaya çıktığım zaman bir çatışma meydana gelmeyecek mi? Bu ülkede Kürt veya Türk kim haksızlığa uğramışsa tümünün birden üzerine gitmek gerekmez mi? Niye ayrım yaparak sadece Kürtler demektedirler? İşte burada ırkçı bir tavır sergilemektedirler. Eğer demokratik bir ülkede yaşıyorsak ve demokrasiyi benimsemişsek, ülkede yaşayan tüm insanlara yönelik olarak demokraside, insan haklarında eksiklikler varsa bunu engellemek zorundayız. Bu Roman'dır, bu Kürt'tür, Türk'tür, Boşnak'tır, Arnavut'tur, Gürcüdür diyerek ayrım yapamazsınız. Ermenidir, Rumdur ayırımı yapamazsınız. Herkesin aynı demokratik ilke çerçevesinde aynı yasalara, aynı hukuka tabi olmak zorunluluğu vardır. Ayrı ayrı yasalar çıkarırsak devlet olarak ırkçılık yapmış oluruz.
Eğer bir Ermeni bizim vatandaşımızsa, Türklerden ayrı olmaması lazımdır. Bir Rum'un farklı olmaması gereklidir. Nitekim, bir çok Rum, Ermeni ahbabım ve tanıdığım vardır. Bunlar şunu söylüyorlar -ki Ermeni asıllı olmamıza karşın bu ülkenin vatandaşıyız ve Türk'üz. Olmasını istemeyiz ama Ermenistan'la Türkiye arasında bir savaş olacak olsa ben bayrağım altında Ermenilere karşı şehit olmaya hazırım demektedirler. Böyle bir insanı nasıl ayırabiliriz?
 Söyleşinin hemen öncesinde yaptığımız konuşmada Türkler ırkçı olamaz demiştim. Onsekiz imparatorluk kurmuş bir millet nasıl ırkçı olabilir? O zaman imparatorluk kurulamazdı. Irkçı olmayan bir millet ise zaten soykırım yapamaz. Biz Türkler, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan tüm vatandaşlarımızı aynı pota içinde düşünmezsek, Türklerin, Rumların, Ermenilerin, Kürtlerin diyerek ayırt etmeden aynı yasalarla bu ülkenin yönetilmesini sağlayamazsak o zaman Türkiye'ye en büyük kötülüğü yapmış oluruz.

****Sizin yaptığınız köken araştırmaları belli çevreler tarafından ırkçılık olarak nitelendirilmeye çalışılıyor. Oysa bu, Avrupa'da, da dünyanın her yerinde de yapılıyor...

Yusuf Halaçoğlu: 
Onların olaya bakışları şöyledir: Kendileri ile ilgili yapılacak tüm çalışmalar ırkçılık değildir, birilerinin Kürt aşireti olduğunu söyleyen araştırmalar ırkçılık değildir ama Türk olanlar tespit edildiği zaman o ırkçılık olur. Bunu ırkçılık olarak nitelendirmelerinin asıl sebebi ise kendilerinin ırkçı olmalarıdır ve bunu ırkçılık gibi göstermek suretiyle kendi ırkçılıklarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Halbuki biz Kürtler yoktur demediğimiz gibi iç içe geçmişiz diyoruz. Onlar da vardır ve bizim vatandaşımızdır. Bunların hepsi terör örgütü mensubu değildir. Onlarla bağdaştırmak da son derece yanlıştır. Ama birileri çıkıp Kürt milliyetçiliği adı altında, aslında ırkçılık yapmaktadır.

Kürtlere ait yazılı tarih yok

**** Bir taraftan da ayrı bir tarih ve ayrı bir millet laboratuvar ortamında yaratılmaya çalışılıyor. Olmayan belgelerle bir takım tezler üretilmiş, AB politikaları da yıllarca buna hizmet etmiştir. Sizse ‘eğer Kürdoloji Enstitülerini batılılar değil biz kursaydık çok daha farklı olurdu' söylemini de kullanmıştınız...

Yusuf Halaçoğlu: 
Ben bu tezi TTK'dayken önemle savunmuştum. Eğer bir Kürdoloji enstütüsü kursaydık ve "ben Kürdüm" diyen bilim adamlarıyla beraber çalışsaydık, bugün onların da düşünceleri çok farklı olacaktı. Araştıralım ve bütün tarihe bakalım. Urartuların, Friglerin, Hititlerin, Anadolu'da yaşamış olan herkesin yazılı tabletleri var. Peki niye Kürtler ait bir yazılı tarih yok? Peki hangi mimari eser, yapı vardır? Varsa göstersinler. Neden yoktur? Niye Kürt tarihi olarak yazılmış Şerefname'nin dili Farsçadır? Neden Kürtçenin değişik diyalektleri birbirleriyle hiç anlaşamamaktadır? Neden Kürtçe Farsça üzerine oturmuştur? Neden sayıları Farsçadır?

****Dilbilimcilerin araştırmaları da ancak üç yüz tane "Kürtçe" denebilecek kelimenin var olduğunu göstermektedir...

Yusuf Halaçoğlu: 
Dil bilimcilerin yerel ortamlarda yaptıkları araştırmalar da bu yöndedir. Yerel toplumlarda dil meselesi çok az kelimeyle anlaşılacak niteliktedir. Bu Kürtlerin olmadığı anlamına gelmez. Fakat Kürtlerin aslının ne olduğu, menşelerinin nereye dayandığı konusunda bile bir çok farklı iddia vardır. Şeref Han, Şerefname'de Kürt adının menşeini açıklarken; Sasani hükümdarı Dahhak'a kadar dayandırmak zorunda kalmıştır. "Dağlara kaçanlara Kürt denildi" diyor. Dahhak bir hastalığa yakalanmıştır. Hekimler, bunun ağrılarının dinmesi için iki gencin beyinlerinin çıkarılıp yaraya sürülmesi tavsiyesinde bulunurlar. Bu uygulanır. Dahhak biraz da olsa şifa bulur. Fakat bu işle görevlendirilmiş kişiler, gençlere acırlar. Bir genci öldürür, diğerini dağlara kaçırırlar. Şerefname, dağlara çıkan bu kişilere Kürt adı verildiğini söylemektedir. 
Bir çok milletin böyle efsaneleri vardır. Fakat bu ne kadar doğrudur? Neden çok eskilere dönük bir varlık yoktur? O zaman nereden gelmektedir? Bunların da araştırılması lazımdır.
Bir toplulukla bir millet olmak çok farklıdır. Millet olmak için bir medeniyete sahip olmak gerekir. Bir varlık göstermiş olmak lazımdır. Türkiye'de 20-25 milyonluk bir Kürt nüfusundan bahsedilmektedir ki bu rakam her yıl 5 milyon artırılmaktadır! Benim samimi düşüncem Türkiye'de "ben Kürdüm" diyenlerin sayısının çok fazla olmadığı yönündedir. Var olduğu söylenenlerin birçoğunun da zaten Kürtleşmiş olanlardan meydana geldiği biliniyor.

İngiliz ve Fransızlar Ermenileri kullandı

****Ermeni meselesine ve Ermeni soykırımı iddialarına geçmeden önce, konu ile ilgili güncel tartışmalardan da bahsetmek istiyoruz. Fransız Parlamentosunun inkar yasası ile ilgili kararının ardından tartışmalar yaşanmıştı. Şimdi de Amerika'nın açıklamaları geldi. Avrupa ve genel olarak Batı, 2015'e hazırlanıyor gibi görünüyor. Sizce ne yapmaya çalışıyorlar?

Yusuf Halaçoğlu: 
Fransa, Ermenileri en çok kullanan devletlerden bir tanesidir. Hatta, Hrant Dink bile öldürülmeden önce Fransız TV5 televizyonunda yaptığı mülakatta -ki okuyucular da bunu internetten rahatça izleyebilirler- şunu söylemiştir: "Bizden Türklerden önce, asıl Fransızlar ve İngilizler özür dilemelidir." Fransız üniformasıyla hayatını kaybetmiş olan Ermenilerin listesi Fransız arşivlerinde var. Hatta bunlarla ilgili Paris'te bir anıt da dikilmiştir. Bu anıtın üzerinde bir liste de vardır ve hepsinin de doğum yerleri Anadolu'dur. Yani Osmanlı Ermenisidirler. İngiliz General Allenby'nin komutasında yine Ermeniler Osmanlı'ya karşı savaşmıştır. Rus Ordusunda keza, Bogos Nubar Paşa'nın söylediğine göre; 150 bin Ermeni vardır. Bunun dışında bir de çete savaşları yapan Andranik ve Nazarbekov komutasında 40 bin silahlı Ermeni Doğu Anadolu bölgesinde faaliyet göstermiştir. Büyük katliamlar yapmıştır. Andranik'in hatıratını okuduğunuz zaman bunu görebilirsiniz.
 Soykırım olduğunu kabul eden ve hatta bunun aksinin söylenmesine bile izin vermeyen Fransa, acaba kendi suçunu örtbas etmek mi istemektedir? Bunların konuşulmasını engellemek için mi yasak getirmektedir? Bu şekilde düşünürsek cevap evet olacaktır. Dikkat ederseniz İngiltere'de soykırım kabul edilmemiştir. İngilizler bu meseleyi daha önceden Malta Sürgünleri nedeniyle araştırmışlardı. İngilizler, Malta'ya 144 kişiyi soykırım yaptıkları düşüncesiyle yargılamak için götürmüşlerdi. Bu 144 kişiyi mahkemeye çıkarmak için delil aramışlardı. Fakat bir türlü bu delilleri bulamadıkları için de serbest bırakmak zorunda kalmışlardı. Bu nedenle İngilizler işin alt yapısını çok iyi biliyorlar.
Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı sırasında ABD ile savaşmamıştır ama bu dönemki konsoloslarının ve büyükelçilerinin yazdığı raporlar vardır. Bu raporlar arasında çelişkiler vardır. Büyükelçinin raporlarında soykırım yerine, katliam gibi şeyler yazılıdır ama sözgelimi Mersin Konsolosu Edwar Nathan'ın raporunda bazı eksikliklere rağmen Çukurova bölgesinde bulunan yarım milyon Ermeni'nin gayet düzenli bir şekilde trenlerle Halep'e sevkedildikleri anlatılmaktadır. Halep Konsolosu Jackson da; "Buraya 500 bin Ermeni gelmiştir, 486 binine de bize ait Ortadoğu yardım kuruluşu tarafından yardım edilmektedir" demektedir ve harcanan paranın miktarını bile vermektedir. Veriler birbirini tutmaktadır. Fakat ABD Büyükelçisi Morgenthau'nun yazdıklarına baktığınız zaman onun raporlarının tamamen farklı olduğunu görürüz. Lord Bryce, bu belgelerin aynılarını İngiltere adına Morgenthau'dan istemiştir ve ABD Başkanı da buna izin vermiştir. Bryce'a gönderilen belgeler, Arnold Toynbee tarafından Blue Book (Mavi Kitap)'a aktarılmıştır. Dolayısıyla Morgenthau ile Mavi Kitap aynı bilgileri taşımaktadır. O dönem Arnold Toynbee, İngiliz istihbarat teşkilatının Mezopotamya bölgesinden sorumlu maaşlı üyesidir. Mavi Kitap'ı da bir istihbarat elemanı olarak bir propaganda malzemesi olması için yazmıştır. Bunlar açıklanmıştır.

Avrupa kendi suçunu örtbas etmektedir
Diğer taraftan da Morgenthau'nun raporlarında yapılan sahtekarlıklar hakkında da Amerikalı Heath Lowry, "Büyükelçi Morgenthau'nun Öyküsünün Perde Arkası" adlı hem İngilizce hem de Türkçe bir kitap yayınlamıştır. Bu kitapta da bütün olanları ortaya koymuştur. Ama bunları görmek istemiyorlar. ABD bugün bunları bilmemekte midir? ABD, benim elimde fotokopileri bulunan Thomas Mıgırdıcian "Diyarbakır'da Katliam, Kürtlerin Saldırıları" raporunun arkasındaki Ermeni Kürtleri listelerini bilmiyor mu? 1922'de savaş sonrasında ABD ve İngiltere'nin yaptığı dünyadaki Ermenilerin nüfus istatistikleri, -ki bunun bir kopyasını ABD'den diğer kopyasını da Cenevre'den hem Fransızca hem İngilizce olarak aldım-, ABD'nin bilmemesi mümkün değildir. Cenevre bugün BM'nin merkezidir. Burada soykırımın inkarı ile ilgili tutuklama kararları alınmıştır. Benim hakkımda da vardır. Peki İsviçre bunları bilmiyor mu? Avrupalılar bunların hepsini bilmektedir. Mesele sadece Ermeni yanlısı bir politika gütmekte olmalarıdır.
Hıristiyan dayanışması adına birbirlerini destekleyebilirler. Ama İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ni yayınlayan Avrupa, parlamentolarında bu yasaları kabul ederken söz konusu beyannamesinin en önemli maddelerinden olan 11. maddesini neden ihlal etmektedir? Bu maddede, herkese savunma hakkı tanınmanın zorunluğu olduğu, bu hak tanınmadan kimsenin yargılanamayacağı ve mahkum edilemeyeceği belirtilmektedir. Parlamentolar ise yargı organı değildir. Ama buna rağmen aldıkları kararda muhataplarına savunma imkanı da tanımamaktadırlar. Neresinden tutulursa elde kalan bir durum vardır ortada. Burada Avrupa kendi suçunu örtbas etmektedir. Ermenileri aslında bu duruma düşüren Avrupa'nın ta kendisidir.
Osmanlı Devleti Hıristiyanlara kin beslemiş olsaydı, Anadolu'daki bir çok Rum neden sürgün edilmemiştir? Eğer Hıristiyanlardan ya da başka dinden olanlardan nefret edilseydi ve bunlar uzaklaştırılmak istenseydi o dönemde Anadolu'da Rum da vardı, Ermeni de vardı, Yahudi de vardı... Neden sadece Ermeniler sürgün edilmişti?
Bizim arşivlerimiz de açık alnımız da!

****Fakat kimse Ermenilerin yaptığı katliamlardan söz etmiyor...

Yusuf Halaçoğlu: 
Tehcirden önceki bir yıllık dönemde yani Mayıs 1914 ile Mayıs 1917 arasında Ermeni çeteleri tarafından öldürülen Müslüman Türklerin sayısı 128 bindir. Bunların hepsinin de kaydı vardır. Peki, Taşnak, Kudüs arşivleri neden açılmamaktadır? Neden Erivan'daki arşivlerin 1923 öncesini açmıyorlar? Bizim arşivlerimiz açıktır ve alnımız da aktır. Buyrun tarihçilerden oluşan bir komisyon kuralım, hodri meydan diyoruz. Ama cevap yoktur.
Burada mesele şudur: Üzüm yemek değil bağcı dövmek istemektedirler. Kurt ve kuzunun hikayesi gibidir. Kurt kaynağın üst tarafından su içmektedir, kuzu ise alt taraftadır. Kurt, kuzuya "suyumu bulandırma" der. Kuzu ise "Ben aşağıdayım nasıl senin suyunu bulandırabilirim" diye cevap verir. Kurt ise kuzunun suyunu bulandırdığında ısrar eder çünkü niyeti zaten onu yemektir. Burada da birebir aynı mantık vardır. Bize karşı nefretleri ve bizi mahkum etme istekleri olduğu için bizi soykırımcı ilan etmeye, daha doğrusu bizi kendi soykırımcılıklarına ortak etmeye çalışıyorlar. Bir topluluktaki suçlular, yine o topluluktaki temiz insanlardan rahatsız olur. Temizleri de kendilerine benzetmeye çalışırlar.

****Biz bu konuda hep savunma mevziinde kalıyoruz. Türkiye Ermenilerin yaptıklarını anlatmak da asıl soykırıma uğrayanın Türkler olduğunu anlatma konusunda çok geride kalmaktadır. Mesela Azerbaycan'ın Hocalı kentinde yaşananlar, tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen çok büyük bir katliamdır, soykırımdır. Ama Türkiye, Hocalı'da yaşananları hâlâ soykırım olarak kabul etmiş değil. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yusuf Halaçoğlu: 
Başladığımız işleri hep yarım bırakıyoruz. Hemen bir çekince meydana geliyor. Hocalı'yla ilgili isteklerimiz üzerine burada özel bir oturum yapıldı. Bundan böyle 26 Şubat'ın Hocalı katliam günü olarak Türkiye'de anılması için teklifte bulunduk. Büyük bir ilgi de gördü. Yine Azerbaycanlılar da bu konuda önceden olmadıkları kadar aktif davrandılar ve öne çıktılar. Meksika ve Kolombiya meclisleri Hocalı'nın soykırım olduğunu kabul etti. 1948 yılından sonra olmuş, kameraların tesbit ettiği, çocukların, kadınların, silahsız insanların durup dururken kafalarının parçalanması suretiyle vahşice öldürüldükleri bir harekettir bu. Sadece soykırım değil, buna bağlı olarak gelişmiş bir vahşiyane harekettir. Kinle önceden hazırlanmış bir olaydır. Zaten Ermenilerle yapılan röportajlarda da söyledikleri şudur: "Ben tabancamı alıp bütün Türkleri öldürürüm". Bu kin ve ırkçılıkla gelmişlerdir, soykırım yapmışlardır.

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar


Türkiye'de öldürülmüş büyükelçilerin hanımları konuşmaktadır. "Ben onları affediyorum" demektedir. İkisini karşılaştırın. Aradaki farka bakın. Ermenilerin geçmişte yaptıklarının, 518 bin kişiyi öldürdüklerinin kanıtı aslında Hocalı'dır. Ermeniler açısından bir devamlılık vardır. Biz Kıbrıs'a gittik. Soykırım mı yaptık? Oysa burada da çatışma olmuştu. I. Dünya Savaşı'nın sonrasında Milli Mücadeleyi verdik. Bu sırada soykırım mı yaptık? Gürcülerle ve Ermenilerle savaştık ve sonradan anlaşma imzaladık. Kars ve Gümrü anlaşmaları yapıldı. Ne zaman soykırım yaptık? Peki Ermeniler daha önce Azerbaycan'da soykırım yaptılar mı? Evet, yaptılar. 1918'de Türk Ordusu Nuri Paşa komutasında gidip kurtardı. Hocalı'yı yaptılar. Örnek bir tane değildir.
Almanya'da, Berlin'de bir konuşmaya yapmaya gittiğimde Berlin polis müdürlüğü bana "soykırım yalandır derseniz hakkınızda soruşturma açılabilir" dedi. Bana gönderdikleri yazı bende mevcuttur. Hani burası ifade özgürlüğü olan bir yerdi? Ben de konuşmam sırasında böyle bir yazı aldığımı açıkladım. "Bu yazıya göre Ermeni soykırımı yalandır diyemeyeceğim ama külliyen uydurmadır" dedim. Yalan kelimesi yerine uydurma kelimesini kullandım. Hukuki sonuçları ne olur bilemiyorum.
Medeni ve insan haklarına, ifade özgürlüğüne saygılı bildiğimiz ve de bizi bu konuda suçlayan Avrupa, aslında bu konularda büyük risk teşkil eden bir konum içindedir. Avrupa'yı gözümüzde boşuna büyütüyoruz. Mehmet Akif Ersoy boşuna "Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dememiştir. Medeniyet teknoloji değil insanlıktır. İnsana insan olarak değer vermektir. İnsanı sevmektir, sevebilmektir. Hoşgörebilmektir. Bu da bizde fazlasıyla vardır.

Türk'ün Türk'e propagandasını yapmalıyız

****Aslında Ermeni meselesiyle ilgili tartışma tarihsel ya da bilimsel değil siyasi bir zeminde sürüyor. Biraz Türk kamuoyunun bu konuda bilinçlendirilmesi gerekmiyor mu? Türk'ün Türk'e propagandası ile suçlanılmaktadır bunu savunanlar. Fakat asıl propagandaya ihtiyacı olan Türk tarafı değil mi? Bugün medya ciddi anlamda kafa bulandırırken sıradan vatandaşımız da bazı şeylere inandırılmaya başlıyor. Yani Batıyı ikna etmeden önce Türkleri ikna etmek gerekmiyor mu?

Yusuf Halaçoğlu: 
Benim tüm çalışmalarım Türk kamuoyu oluşturmaya yönelikti. Ben de aynı karşı çıkışla karşılaştım. Bana Türk'ün Türk'e propagandasını yaptığımı söylediler. "Tarih Gelecektir" kitabımda da bu konu vardır. Ben de "Evet, Türk'ün Türk'e propagandasını yapıyorum" dedim. Bu söylemi bir psikolojik baskı aracı olarak kullanıyorlardı. Kamuoyunun aydınlatılmasını istemedikleri içini bizi bu şekilde baskı altında tutmaya çalışıyorlardı. Türklere anlatmayacağız, sadece yabancılara kedinimizi anlatacağız mantığı yanlıştır. Biz yabancıları çoktan kaybetmiştik. Ermeniler, onları bir şekilde lobileri vasıtasıyla ikna etmişlerdi, Batı devletleri de kendi hatalarını örtmek için bunlara yardımcı olmuşlardı. Bu nedenle bizim öncelikle kendi kamuoyumuzu kazanmamız lazımdı. Halkımız artık "belki yapmışızdır" deme noktasına gelmişti çünkü kimse hiçbir şey bilmiyordu. Biz de bu noktanın üzerine ağırlık verdik ve bana göre şu anda Türkiye'de çok geniş, %90'lara varacak bir halk kitlesi soykırım yapmadığımız inancındadır. Olduğunu söyleyenlerin bir çoğu ise zaten Ermeni kökenli insanlardır. Bunlar da yine normal Ermeni vatandaşlarımız değildir. Gerçekte bir çok Ermeni vatandaşımız da bizim gibi düşünmekte ve soykırım olduğunu kabul etmemektedir. Ama kafaları siyaseten bir yerlere bağlı olan insanlar çıkıp 24 Nisan'ı anmaya çalışıyorlar. 
Bu millet herşeyin üstesinden gelir. Bunların da üstesinden geliriz. Üç beş tane çapulcuya pabuç bırakacak halde değiliz.

****Dersim meselesi ile ilgili olarak da aynı şey geçerli değil midir Hocam? Dersim'de 1938 yılında Kürtlerin katledildiğine inandırılmaya çalışılıyor mu Türk toplumu?

Yusuf Halaçoğlu: 
Sizin hazırladığınız kitap bu konuda iddiada bulunanlara öyle büyük bir darbe vurdu ki belki farkında değilsinizdir. Şaşırdılar kaldılar, sesleri çıkacak durumda değil.
Elimde on bin belge var

****Bugüne kadar arşivler açılsın diyenler, arşivler karşısında susuyorlar artık. Sizin Ermeni meselesiyle ilgili yaptığınız çalışmalardan sonra da aynı şeyler yaşanmıştı.

Yusuf Halaçoğlu: 
Evet, artık arşivlerden vazgeçtiler ancak sözlü tarihin geçerli olacağını savunmaya başladılar. O zaman madem öyle Ermeni çetelerinin yaptığı katliamları anlatanları da dinleseler ya bir kere. Onların anlattıklarıyla ilgili kitaplara da baksalar ya. Ama bakmazlar. Çünkü bu işlerine gelmez.
Bilimsel çalışmalardaki eksikliklerimize dayanarak bunlar bizim üzerimizde psikolojik baskı kurmaya çalıştılar. Bunu Avrupa da Türkiye üzerinde siyaseten yaptı. Ama bu araştırmalar yapılıp her şey ortaya çıkınca bu defa meseleyi bilimsel yönden siyasi yöne iyice kaydırdılar. Bu ülkede soykırımı kabul ettiğini söyleyen Halil Berktay'dan tutun da Baskın Oran'a kadar hiç kimse televizyona çıkıp ya da bir panelde bu konuyu tartışalım diyemiyor. Diyemezler ve gelemezler. Bunu bunadan tekrar söylüyorum. Bunu yapmaları mümkün değildir. Buna Etyen Mahçupyan da dahildir. Buyursunlar bir toplantı yapalım herkes elinde ne varsa ortaya koysun ve enine boyuna tartışalım. Var mısınız? Yoklar. Eğer varlarsa tekrar sesleniyorum. Ama yapamazlar çünkü ellerinde kendi tezlerini ispat edecek bir tane bile belge yoktur. Ama benim elimde on bin tane belge var bu konuyla ilgili. Nüfus rakamlarıyla, insanların öldürülmediğini ortaya koyacak, yabancıların bunlara yardım edildiğine izin verildiğine dair raporlarıyla beraber tüm belgeler var.
Geçenlerde iktidar partisi milletvekillerinden birisi çıkıp Ermenilerden özür diledi. Bu platformda tartışmaktan kaçındıkları için bilimsel yönü bırakıp tamamen siyasi yöne çektiler. O zaman yapılması gereken şey şudur: Bizim bilim adamları olarak elde ettiğimiz veriler, hükümet tarafından devlet tarafından hassasiyetle ele alınmalı buradan faydalanılarak siyasi ortamda sorunun çözümü sağlanmalıdır. Bunu yapacak irade, cesaret ve ruh gereklidir. Ben Meclis'te de kapalı ya da açık oturumda bunun tartışılmasını teklif ettim. Neden kabul edilmedi? Bana birisi böyle bir teklif etse ben hemen kabul ederim. Bu tartışmaya hemen girerim. Neden bunlar çekinmektedirler? Artık siyasi ve otoriter bir şekilde bunu tepemize vura vura kabul ettirmek için çalışıyorlar.
Bunlar başaramayacaklardır çünkü hukukun karar vermesi gereklidir. Soykırımı hükümet kabul edemez. Bütün Türk toplumu buna tepki gösterir. Türk toplumunda kamuoyu oluşturulması onun için önemliydi. Artık iktidarlar bu konuda kendi başlarına karar veremezler. Ermeni açılımı konusunda gösterilen tepki açıktır. Millet karşı çıkmıştır. Bu nedenle de hemen rafa kaldırılmıştır.
Dersim'e makineli tüfekleri Fransızlar gönderdi

****Yani vatandaşımız atasını suçlu görmemektedir. Birilerinin çıkıp Dersimlilerden, Ermenilerden özür dilemesini izledik. Fakat kimse çıkıp da aslında Dersim'de ayaklananların devletten özür dilemeleri gerektiğini söylemedi.

Yusuf Halaçoğlu: 
Bunların kim olduğu da herkes tarafından bilinmektedir. Bunlar altı aşiretten ibarettir. Dersim'de herkes isyan etmedi. Diaspora Ermenileri ve Taşnaklar gelsinler ve Türkiye'de bir panel yapalım. Desinler ki; "Arkadaşlar biz yanlış yaptık, devletimize karşı çıktık. İhanet ettik, sivil insanları, kadınları çocukları, bebeleri öldürdük, hamile kadınların karınlarından ceninleri çıkarıp elimizde salladık". Bunlar Pastırmacıyan'ın kendi raporlarında var. Şöyle devam etsinler; "Biz bu hataları yaptık ve Türk milletinden özür diliyoruz". Biz de o zaman diyelim ki; "Biz sizin bu yaptıklarınıza karşılık olarak sizi sürgün ettik, savaş alanlarına çıkardık. Bunlar olurken başınıza bir takım trajik olaylar geldi. Bu olanlar bizim elimizde olmayan şeylerdi. Eşkıyalar saldırdılar, gasp ettiler, öldürdüler, yağmaladılar. Sizler de yerinizden yurdunuzdan oldunuz. Biz de sizden özür dileriz" diyelim. Var mısınız?

****Bu olayların sorumlusu da anlaşıldığı kadarıyla Kürtlerdir.

Yusuf Halaçoğlu: 
Büyük çapta karşılıklı bir öldürme gerçekleşti. Ama önce Ermeni çeteleri Osmanlı askeri elbiselerle Kürt köylerine saldırdı. Bu sebeple de karşılıklı öldürme gerçekleşti. Yabancı kaynaklarda da aynı yönde kayıtlar yer almaktadır. Bu durumu Meclis'te de ifade ettim. Ermenileri öldürenlerin Türkler mi Kürtler mi olduğunu yine bir açık veya kapalı oturumda tartışmayı Meclis'te BDP'lilere söyledim. Onlar Osmanlı devletinin bunu emrettiğini söylediler. Ben de o zaman bunu kanıtlamalarını istedim. O zaman Osmanlı yaptıysa da ortaya çıksın dedim. Var mısınız dedim, yine yoklar, Çünkü Osmanlı emretmedi aksine durdurdu. Bütün ABD ve Alman kayıtlarında der ki "Osmanlı Ordusu olmasaydı, Kürtler Ermenilerin hepsini kesip, bir tanesini bile bırakmazdı".
I. Dünya Savaşı sırasında hangi Kürt aşiretlerinin Ruslarla işbirliği yaptığını da Meclis'te BDP'lilere sordum. Buyrun, siz Çanakkale deyip duruyorsunuz dedim, bir oturum yapalım hangi Kürt aşiretleri Ruslarla işbirliği yapmışlardır açıklayın, dedim.
1920 Koçgiri, 1925 Şeyh Sait, 1926 Koçuşağı ardından da Dersim. Dersim'le ilgili olarak sizin yayınladığınız belgeler arasında var. 1935 yılında Kamışlı'da ve Halep'te Kürtlerle, Ermenileri İtalyanlar bir araya getirmiştir. Dersim'e makineli tüfekleri gönderenler kimlerdir? Fransızlar.

Medeniyet Batıda yoktur Doğuda vardır

****Son olarak Türkiye'nin Türk Birliği ile ilgili fikirlerinizi sormak isterim. Türkiye, AB'ye benzer şekilde bir Türk Birliğini Türk cumhuriyetleriyle birlikte oluşturamaz mı? Atatürk döneminde, Sadabad ve Bağdat Paktları gibi örneklerden biliyoruz, Türkiye'nin yüzünü doğuya döndüğünü görüyoruz. Bugün ise tek umudumuz Batıymış gibi hissettirilmeyi çalışılıyor. Türk kamuoyu da bununla oyalanıyor. Her şey aslına rücu edermiş, güneşin Doğudan yükseldiğini hatırlatmak gerekmiyor mu? Mesela, TBMM'de Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev'in yaptığı konuşma, Nazarbayev'in Kazakistan'daki söylemleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Türk Cumhuriyetlerinin bu birliğe ihtiyacı olduğunun bir göstergesi değil midir? Türkiye bunu değerlendirebilir mi?

Yusuf Halaçoğlu: 
Türkiye kendi iradesiyle bir dış politika gerçekleştirecek olursa söylediklerinizi gerçekleştirebilir. Maalesef bugün bu yoktur. AB'nin on sene içinde dağılıp çökeceğini ben TTK Başkanıyken de söylemiştim. Nitekim bu durum şu anda büyük oranda gerçekleşmiştir. AB kendi içinde büyük bir ekonomik krize düşmüştür. Sadece Alman ekonomisi ayaktadır. Fransa bile sallantıdadır. Bütün birlik üyesi ülkelerin ekonomileri ciddi biçimde sarsılmıştır. Yunanistan, İspanya, İtalya, Polonya, Macaristan gibi ülkeler iflasın eşiğine gelmiştir. AB'nin eski fonksiyonu yoktur ve Türkiye'nin AB'ye girmesinin de hiç bir anlamı kalmamıştır. Aslında yarından tezi yok, Türkiye'nin Gümrük Birliği'nden derhal çıkması lazımdır. Türkiye'de hükümet bundan bir buçuk yıl önce doğru bir siyaset takip ediyordu. Suriye ile vizeler kaldırıldı. İran'la aynı şekilde anlaşmalar yapıldı. Bunun üzerine Batı dünyasında hemen eksen kaymasından bahsedilmeye başlandı. Ben o sırada Halep'teydim. Eksen kayması konusunda televizyonların bana sorduğu soruya şöyle cevap vermiştim: "Türkiye kaymış olan eksenini doğruya oturtuyor".
Dünya enerji merkezlerinin bulunduğu coğrafya, Türk cumhuriyetleri de dahil olmak üzere Ortadoğu coğrafyasıdır. Irak ve İran'ı da içine alarak Türk cumhuriyetlerinin bulunduğu bu coğrafya dünya petrollerinin % 60'ına sahiptir. Bütün Avrupa'yı besleyen doğalgaz da bu bölgeden çıkmaktadır. ABD, BOP ile Ortadoğunun bu büyük enerji merkezlerine hakim olmaya çalışmaktadır. Bölgeye yeniden şekil vermeye, parçalamaya çalışıyor. Böyle bir ortamda Türkiye'nin bu politikadan vaz geçip yüzünü Doğuya döndürmesi lazım. Medeniyet Batıda yoktur. Medeniyet Doğuda da vardır.
Bu medeniyeti sadece teknoloji olarak düşünsek bile bugün Tayland'dan Kore'ye, Japonya'dan Çin'e, Hindistan'a kadar Doğuda müthiş bir teknoloji gelişmesi vardır. Eğer Türkiye akıllı davranarak Türk cumhuriyetleri ile beraber İran, Gürcistan hatta Rusya ile Baltık kıyılarından Kızıldeniz'e kadar uzanan bir coğrafyayı içine alan yeni bir birlik kurmanın adımlarını attığı zaman çok şey değişecektir. Engeller tabi ki çıkacaktır ama bunları aşmak mümkündür. Böylece dünyada söz sahibi olacak önce ekonomik ardından da siyasi bir işbirliği doğacaktır.
ABD, bugün Çin'le mücadele edemeyecek bir pozisyona düşmüştür. Çin ekonomik gücüyle, nüfusuyla büyük bir güçtür. Şöyle düşünelim: 400 milyon insan 1,5 dolardan çalışsa 600 milyon dolar günlük geliri var demektir. Bu büyük ekonomiyle ABD'nin başa çıkması mümkün değildir. Askeri anlamda da bu böyledir. Dolayısıyla ABD'nin Çin'i alt edebilmesinin tek yolu olarak Çin'in ihtiyacı olan enerji merkezlerine sahip olmak kalmaktadır. Bugün Ortadoğu'da meydana gelen tüm olayların temelinde de bu yatıyor. Halbuki biz akıllı olsak da bu coğrafyada işbirliği yaparak bir yerlere varsak zannediyorum ki o takdirde dünyada Türkiye'nin geleceği de garanti altına alınmış olacaktır.
 Türk milleti emperyalist değildir

****Türk milletinin bu duruma gelmesi aynı zamanda dünya barışının da garantisi olabilir mi?

Yusuf Halaçoğlu: 
Türk milleti emperyalist değildir, başkalarını sömürerek bir yere varmaya çalışan bir yapısı yoktur. Bu kadar imparatorluklar kurmuştur. Bunlardan hangi birisi içinde yaşalan milleti kendi kültüründen, dilinden ve dininden uzaklaştırmıştır? Selçukluları düşünelim. Emirlerinde bulunan milletlerin arasında Ermeniler ve Gürcüler de vardı. Araplar, İranlılar ve Kürtler de vardı. Neden hiçbiri asimile olmamıştır? Karahanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Gazneliler neden kimseyi asimile etmemiştir?
Hunlardan ve çok eski devirlerden değil daha yakın zamanlardan bahsediyorum. Mesela Avarlar Macaristan bölgesinde hüküm sürmüştü. Makedonya bölgesinde Kumanlar vardı. Bu devletler, milletler şimdi nerededir? Şu anda yoklar. Bugün Makedonya'da Kumanova tarihen de sabit olarak hâlâ Kumanların yaşadığı yerdir. Bunlar birilerini asimile etmek yerine kendileri asimile olarak Slavlaşmışlardır. Halbuki çok güçlüydüler. Avarlar, bütün Avrupa'yı hakimiyetleri altına almışlardı. Bugün Macaristan'dadırlar ama asimile olmuşlardır. Gerçekte emperyalist olmadıkları için asimile olmuşlardır.
Cezayir'deki Türkler de bugün oradadırlar. Gittik ve gördük. Türkçe'yi unutmuşlardır. Yemen'deki Türkler nerede? Sana'da Türk mahallesi olarak bilinen yerde yaşıyorlar ama Türkçe bilmiyorlar. Mısır'daki Kölemen, Memluk, Ihşidiler, Tolunoğulları neredeler? Osmanlı Türkleri neredeler? Suriye'de 700 bin Türk var denilmektedir. Aslında daha da fazladır. Onların hepsi bugün Arapça konuşmaktadır. Golan Tepeleri hep Türk köyleriydi ama Türkçe yazmasını bile unutmuşlardı. Ürdündekiler, Lübnandakiler nerede? Girit'ten gidip Lübnan'da, Suriye'de, Trablus'ta yaşayanlar neredeler? Gittik bunlarla da konuştuk. Daha dün olmasına rağmen ancak çat pat Türkçe konuşabiliyorlar ve "bizi neden yalnız bıraktınız" diye bize soruyorlardı. Biz ırkçı olsaydık bugün bunların hiçbirisi olmayacaktı belki ama o zaman da Türk milleti olmayacaktı. Türk'ün hoşgörüsü, vakur duruşu, insani yanı bunlar da olmayacaktı. O zaman da medeniyete yön veren, medeni ve insan olan bir Türk milleti olmayacaktı.  


PROF.DR. YUSUF HALLAÇOĞLU

🖼 Bezmi Alem Valide Sultan Camii diğer adıyla Dolmabahçe Camii

🎞 1978 yılında dünyada boşanma oranının en az olduğu ülke Türkiye.

En Çok Okunanlardan...