Blog Listem

20171105

Başkan Şahin; “Attila İlhan hep bizim kalbimizde”


Başkan ŞAHİN; “Attila İlhan hep bizim kalbimizde”

13 Nisan 2017

Menemen Belediyesi’nin bu yıl 11-13 Nisan tarihleri arasında 9.’sunu düzenlediği İnadına Tiyatro Festivali kapsamında; edebiyat, sanat ve basın dünyamızın saygın ismi,  merhum hemşehrisi Attila İlhan’ın büstünü Menemen Şehir Parkı’nda açan Menemen Belediye Başkanı Tahir Şahin; “Attila İlhan hep bizim kalbimizde yaşayacaktır” dedi.

Türk sinemasının unutulmaz komedi filmi Hababam Sınıfı’nın Tuncay Akça, Ahmet Arıman, Bülent İğdiroğlu gibi efsane oyuncuları ile Tamer Levent, Uğur Polat, Cihat Tamer, Mehmet Özgür gibi ünlü tiyatro ve sinema sanatçılarının katıldığı Festival Korteji ile başlayan Menemen Belediyesi 9. İnadına Tiyatro Festivali, binlerce sanatseveri Menemen’de buluşturdu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve yurdun 7 bölgesinden festivale katılan 15 tiyatro topluluğuna ev sahipliği yapan Menemen’de; çocuk ve yetişkin oyunları, sokak oyunları, uzman akademisyenler ve birçok tiyatro üstadının katıldığı söyleşiler, atölye çalışmaları, workshop gibi etkinlikler gerçekleştirildi.

Menemen Belediyesi 9. İnadına Tiyatro Festivali etkinlikleri kapsamında; Şair-Yazar- Senarist-Eleştirmen-Düşünür gibi birçok sıfat taşıyan 15 Haziran 1925 Menemen doğumlu Attila İlhan’ın Menemen Şehir Parkı’nda yapılan büstü de törenle hizmete açıldı.

Yurttaş; “Ben Menemenliyim, derdi”
Heykeltraş Ekin Erman’a hazırlatılan büstün açılış töreninde; Menemen’de yayın yapan Çağrı Radyo’nun Genel Yayın Yönetmeni Ulvi Tanrıverdi, merhum Attila İlhan’ın yıllar önce Çağrı Radyo’ya 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla verdiği röportajı törene katılanlara dinletti. “Cumhuriyetin kıymetini iyi bilmemiz lazım geldiğini düşünüyorum” sözleri kendi sesinden katılımcılara dinletilen Attila İlhan’ı yol gösterici olarak gördüğünü ifade eden Ulvi Tanrıverdi;“Menemen Belediye Başkanımız Tahir Şahin’e, şairimizi memleketinde bizlerle buluşturduğu için teşekkür ediyorum. Ustayı saygı ve özlemle anıyorum”dedi.
Attila İlhan’ı, Şair-Yazar Hüseyin Yurttaş ise şu sözlerle anlattı; “Attila abi, sadece ‘doğum yerim Menemen’ demezdi. ‘Ben Menemenliyim’ derdi. İzmirliyim de demezdi. Kültür, duygu ve düşünce açısından çok farklı bir insandı Attila İlhan. Özellikle batılı ülkelerde olsaydı, bugün yere göğe sığdırılamayan dünya çapında bir isim olurdu.”

Başkan ŞAHİN; “Attila İlhan ağabeyimiz gibi korkmamalıyız”
                  Büstün kurdelesini törene katılan yazar ve sanatçılarla birlikte keserek, karanfiller sunan Menemen Belediye Başkanı Tahir Şahin konuşmasında; “Attila İlhan, dünya çapında bir şair. Bu tür insanlarımızın ülkemizde çok daha fazla değer görmesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Attila İlhan ağabeyimiz, tüm yaşamı boyunca Cumhuriyet yolunda, Kemalizm yolunda büyük mücadeleler vermiş, korkmadan mücadele etmiş bir değerli büyüğümüzden söz ediyoruz. Biz de ülkemizin değerlerini savunurken, laik Türkiye Cumhuriyetine sahip çıkarken, aynı Attila İlhan ağabeyimiz gibi korkmamalıyız. Attila İlhan ağabeyimiz korkmamışsa, Deniz Gezmişler, Yusuf Aslanlar, Hüseyin İnanlar darağacına giderken korkmadan gitmişse, biz de Cumhuriyeti korumak ve kollamak için korkmamalıyız. Attila İlhan hep bizim kalbimizde yaşayacaktır” dedi.


Alıntı Kaynak: http://www.ozgursesgazetesi.com/manset/13/04/2017/baskan-sahin-attila-ilhan-hep-bizim-kalbimizde/

20171104

Türkiye'de Madencilikte Özelleştirmenin Olumsuz Sonuçları

Keskin Bakış- 2 Kasım- Mustafa Kaya- Mehmet Kıvanç- Ulusal Kanal

Tarihçi yazar Emre Polat Attila İlhan'ın Atatürk’ü anlama ve araştırma çabasını anlatıyor

‘Atatürk’ü yanlış adamlar savundu’




Attila İlhan: “Mustafa Kemal’in en büyük talihsizliği, onu savunmaya kalkışanların yanlış adamlar olmasıdır” 


İstanbul’da düzenlenen Attila İlhan ve Oktay Sinanoğlu’nu Anma Programı’nda konuşan tarihçi yazar Emre Polat:

“Beni bu işe sardıran, bilir misiniz ki, FKP üyesi bir Fransız arkadaşımdır. Bir akşam, (akşam mıydı?) St-Michel Bulvarı’nda otobüslerin fren lambaları kırmızı kırmızı parıldarken, sizin diyor, devrimci bir lideriniz olacak, adı neydi onun, Mustafa Kemal mi, nedir tutumu, Sunyatsen’e göre nereye koyabilirsin, sağa mı sola mı? Ana ilkeleri nelerdir? vs. Donakaldığımı hatırlıyorum. Söyleyebileceğim son derece genel, handiyse anlamsız şeyler. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak bastı, memleketi düşmanlardan kurtardı, falan filan. Bir anda, bu delikanlıyla ‘Gotha Programı’nın Eleştirisi’ ya da ‘Tarihsel Şiddetin Rolü’ üzerinde takır takır tartışabildiğimi, oysa onun bana ülkem, ülkemin devrimci lideri konusunda sorduklarını cevaplamakta aciz ve çaresiz kaldığımı görüp utanıyorum.”

Merhum Attila İlhan’ın Atatürk’ü anlama ve araştırma çabası işte böyle başlıyor. 
Hayatı, bize dayatılan seçenekleri sorgulamakla geçen İlhan’ın yazdığı eserlerinin önemli bir bölümü “hangi” sorusuyla başlıyor. 

O “Hangi Atatürk”, “Hangi Sol”, “Hangi Batı” diye eserler kaleme alıp bu soruyu sordukça bize dayatılan Atatürk, Sol ve Batı’nın gerçek yüzünü ortaya koyarak tarihe önemli birer kayıt düşüyor. Bu yönüyle Türk kültür mirasının yetiştirdiği en önemli mütefekkirlerinden Attila İlhan’ın Atatürk tespitleri Türkiye’de taşları yerinden oynatmış ve özellikle Sol dünyanın Mustafa Kemal algısını adam akıllı silkeleyerek yerli yerine oturtmuştur.

“Siz Osmanlı ülkesinde, ‘milli kararlara dayanmak’, ‘meşruluğu’ bunda aramak ne demektir bilir misiniz? Padişahı ve halifeyi silmek, hiçe saymak demektir! Mustafa Kemal, Amasya Tamimi’nden itibaren, Osmanlı meşruluğunu reddetmiş, tarihsel meşruluğu önemsemiştir. Buysa, ‘ihtilal’in ta kendisidir” diyen İlhan, Mustafa Kemal’in iç içe üç büyük eylemini; 

  • emperyalizme karşı kurtuluş savaşı, 
  • padişaha karşı demokratik devrim, 
  • toplumun millet aşamasına dönüşümü 

şeklinde özetler. Ona göre, Mustafa Kemal, Padişaha başkaldırdığı zaman ihtilalci, devraldığı toplumu dönüştürmeye koyulunca inkılapçıdır.

Ona göre şapka giymek değil, padişahı indirmektir ihtilal olan!

 ‘Bütün i’lerin noktaları kendiliğinden yerini bulur’

Mustafa Kemal’in verdiği mücadelenin emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı verildiğini vurgulayan İlhan, bu mücadelede işbirliği ve ihanet halindeki tüm unsurların ortadan kaldırıldığını hatırlatarak, İttihatçı bazı önderler, ajanlar, sarıklı ihanet çeteleri, işbirlikçi Nakşilerin asıldığının özellikle altını çizer. Tarihten günümüze uzanan çizgide Nurculuk ve Nakşiliğin, emperyalist ABD’nin tam da istediği şekilde yapılanmalar olduğunu özellikle vurgular.

Osmanlı masonluğunun üstadı, Selanik komprador burjuvazisinin evladı sivil İttihatçıların önderi Cavit Bey’i kurtarmak için İngiltere Kralı V. George’un nasıl kıvrandığını, Çankaya’dan ricacı olduğunu hatırlatan Attila İlhan şu tarihi tespiti yapmayı ihmal etmez:
‘Bütün i’lerin noktaları kendiliğinden yerini bulur.’

İşte bu i’lerin noktalarının kendiliğinden yerini bulmasını kolaylaştırmaya çalışan İlhan teker teker asırlık yanılgıları orta yere koyar.

Şöyle der İlhan: “Söz gelişi Mustafa, bıçak gibi keskin bir toplumcu olduğunu söyler. Mustafa Kemal’i tanımaz, bunu yapmakla ülkenin geçirdiği bir demokratik devrimi hiçe saydığını, böyle toplumsal bir olayı hiçe sayarak sosyalist bir dönüşümü hiçbir toplumsal kökene oturtamayacağını unutur. 

Sözgelişi Ahmet, açıkça söylemez ama biliyorum gizliden gizliye şeriatçıdır, en azından tutucu, Türkiye’nin keferenin tasallutundan kurtarılmasını diler de, bu işi savaşarak yapan Mustafa Kemal’i hesaba katmaz, buna karşın Alman emperyalizmini memleketin harim-i ismetine sokan Abdülhamid’i ve önemini abartır. Neden hep aynı neden, sağcısı da solcusu da, gerçekte şu son otuz yıllık iktidarların muhalifidirler, oysa şu son otuz yıllık iktidarlar, Mustafa Kemal’in devrimini yozlaştıra yozlaştıra sistemin denetiminde Filipin demokrasisi kılığına sokmuş ama bunu Atatürkçülük etiketi altında yapmışlardır, bu da  giderek Atatürk’e karşı olunmasını olağanlaştırır.”

İlhan’ın “son otuz yıllık iktidarlar”dan kastı İnönü dönemidir. İlhan’ın Atatürk açılımında İnönü ve döneminin ayrı bir yeri vardır. Çünkü İlhan’a göre İnönü ile ortaya çıkan Atatürkçülüğün Mustafa Kemal ve devrimleriyle uzaktan yakından alakası yoktur, olamaz da. 

İlhan’a göre “Mustafa Kemal yeni bir ülke yapmayı istiyordu, İnönü ise bu ülkeyi Batılı emperyalist sistemin ülkelerine benzetmeyi.”

“İsmet Paşa diktasının özellikleri Kemal Paşa döneminin özellikleri sanılmak gibi berbat bir yanılgıya düşülmüştür. Hepimiz ama özellikle Türk solu, kendimizi bu yanılgıdan kurtarmak zorundayız” diyen Attila İlhan İnönü döneminde dayatılan Atatürkçülüğü şöyle özetler:
“Kestirmeden İnönü’cülük dediğim o resmi Atatürkçülük en mükemmel ifade ve uygulamasını 40 yıllarında bulur ki, o da faşizan bir dikta, Tanzimat türünden bir Batıcılık, üstyapısal kültür aktarmalarıyla kişilik kaybını ilerleme sayan tatlısı Alafrangalığıdır.”

İlhan’ın İnönü dönemiyle ilgili yaptığı şu tespit oldukça önemlidir:
“İnönü, Kemal Paşa’nın ölümünden sonra, biraz da dünya savaşını bahane ederek, toplumumuzdaki Kuva-yı Milliye atılımını dondurdu, Müdafa-i hukuk dönemindeki toplumsal atılganlığı ise bürokrat birtakım kurumlara dönüştürerek frenledi. Atatürkçülük, o tarihten sonra Atatürk’ün yaptıkları ya da yapmayı tasarladıkları değil, yapılmakta olanların, ona yakıştırılmasından ibarettir.”


Kuyruk acıları olanlar Atatürk’e saldırıyor


Attila İlhan, hem sağdan hem de soldan Atatürk’e düşmanlık edenlerin aslında karşıt şeyler söylüyor gibi gözükseler de aynı kaynaktan beslendiğini belirterek, “Türkiye’de sağın da solun da Mustafa Kemal’e bakışı nesnel gerçeklere, tarihsel verilere değil kuyruk acısına dayanıyor” diyerek, asırlık düşmanlık projesinin ipliğini adeta pazara çıkarmış olmuyor mu? 
“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim  fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün büstlerinin milli bayramlarda meydan meydan dolaştırılmasının İnönü’nün Atatürkçülüğü nasıl putperestleştirdiğinin örneği olarak ortaya koyar Attila İlhan.

“… Aslında kültürel alanda Atatürkçülük, ne İslam düşmanlığı ne de Batı hayranlığıdır. Kültürel açıdan Atatürkçülük, Türk kültürünün ulusallaşarak, evrensel boyutlara ulaşmasının savaşını vermektir. Çünkü Atatürk, bir ortaçağ imparatorluğundan, çağdaş bir ulusal devlet yaratma çabasını simgeler…” 
diyerek Emre Kongar’dan alıntılayan İlhan, devamla  “Batı kültürüne teslim olduğu söylenen genç Cumhuriyet, Batı uygarlığına tek dişi kalmış canavar, diye haykıran bir şiiri ulusal simge yapmıştı” tespitiyle Mustafa Kemal ve devrimine “Batıcı” yaftasını vuranları sükut-u hayale uğratmıştır.

Günümüzde özellikle emperyalist devletlerin başını çektiği birtakım devletlerin bürokratlarını ısrarla ve bilinçli olarak Mustafa Kemal’i batıcı, batı yanlısı olarak gösterdiğine işaret eden İlhan, Mustafa Kemal’in bırakın batıcı olmayı batıcılara ne yaptığını bakın nasıl özetliyor: “Mustafa Kemal paşa batıcıları ne yaptı biliyor musunuz, bir güzel astı! Batı yandaşlığı Mustafa Kemal’in yoluymuş, halt etmişler.”


 ‘Kemal Paşa bunların hepsini bir pula harcardı’

 “… Atatürkçülük dendi mi, herkes aslan kesiliyor ama Mustafa Kemal’in ekonomik bağımsızlık, sanayileşme, bağımsızlık ve özgürlük konularında söylemiş oldukları kimsenin kafasını kurcalamıyor” diyen İlhan devamla şunları söyler: “Mustafa Kemal Paşa’nın ‘istiklal’den neyi anladığını da hatırlamalıyız, hatırlamalısınız: ‘Tam istiklal denildiği zaman, tabii, siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel, vs. her hususta tam istiklal, tam serbestlik denilmektedir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden mahrumiyet, millet ve memleketin hakiki manasıyla bütün istiklalinden mahrumiyeti demektir.’”

“Çok sahip çıkar göründükleri Atatürkçülük, gerçek anlamda ele alınır, yozlaştırılmazsa, hiç şaka kaldırmıyor. Tam bağımsızlıktan yanadır, tam bağımsızlığın bölünmez bir bütün olduğuna inanmaktadır.”

“Hangisi Atatürkçüyüm diye bangır bangır bağırarak, topraklarımızda yabancılara üs verdi? Hangisi ikili anlaşmalar yaparak, bölünmez bir bütün olan bağımsızlığımızı, parçalara bölüp zedeledi? Hangisi milli ordumuzu yabancıların iradesine bağlı kıldı? Hangisi ekonomimizi, yabancı ekonomilerin ve güçlerin arzu ve iradesine uygun bir gelişmeye sürükledi? Hangisi hala bu ödünleri Atatürkçülük adına utanmadan savunuyor, sürdüreceğini ilan ediyor? Hangisi son vereceğini, gerçek anlamda bir Kuva-yı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk Mustafa Kemalciliğine döneceğini söyleyebiliyor?” 

Attila İlhan bunlara kulak asmayın dedikten sonra şu tarihi şamarı yapıştırmıştır: “Kemal Paşa bunların alayını bir pula harcardı.” 


Ne mutlu 'Türk olana' değil, 'Türk’üm diyene'


Mustafa Kemal’in “Ne mutlu Türk olana” değil “Ne mutlu Türküm diyene” diyerek aslında toplumdan ve milliyetçilikten neyi kastettiğini vurgulayan İlhan, Mustafa Kemal’in 1920 tarihinde söylediği şu sözlerini aktararak neyi murad ettiğini açıkça ortaya koymuş ve “daha nasıl anlatsın” demiştir: 
“Burada maksut olan ve yüksek meclisimizi oluşturan kişiler yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir; fakat hepsinden oluşmuş Müslüman öğelerdir; içtenlikli bir toplamdır.”

......
.....



Attila İlhan, İnönücülerin unutturmaya çalıştıklarını ifade ettiği Mustafa Kemal’in 1933 yılında yaptığı şu konuşmayı neredeyse her seferinde duygulanarak ve şiir gibi okurdu:

“Şark’tan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetlerine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih olacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün manilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır.

Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerinde milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır.”

İlhan, Mustafa Kemal hareketini hakların müdafaası anlamına gelen Müdafaa-i Hukuk doktrini olarak tanımlamıştır. Ona göre Müdafaa-i Hukuk doktrini, bir yandan mazlum milletlerle, bir yandan da yeni bir tarzı içtimai tesisine matuf mücadele veren ülkelerle Batı emperyalizmine karşı iş ve güç birliği politikası içerir.

Bu bağlamda Rusya Türkleri arasında Mustafa Kemal ile çağdaş yıllarda özgürlük mücadelesi veren ve kendi ifadesiyle Türkiye’de sağcıların solcu diye, solcuların da sağcı diye ismini pek zikretmedikleri Sultan Galiyev’e özel bir parantez açan İlhan, Galiyev’in verdiği mücadele ile Mustafa Kemal’in verdiği mücadelenin benzer yönlerini vurgulamıştır.

Ayrıca Sivas Kongresine Rusya tarafından gönderilen Mahmudov isimli temsilcinin de Sultan Galiyev’in adamı olduğunu hatırlatır.


Kemalist başka, Atatürkçü başka


Attila İlhan, birilerinin özellikle “Kemalist” sözüne içerlediğini vurguluyor ve sebebini şöyle açıklıyor:
“Çünkü o, Atatürkçü’den farklıdır: adını 20’li yılların (ateş, barut ve kan) emperyalist öfkesinden almıştı; o Müdafa-i Hukuk mücahididir ki aynı zamanda Türkçü ve antiemperyalist, Bolşeviklerle de dosttur, onlara ecnebi ajanslar, Kemalist diyor, ‘Kemal’in adamları’ anlamına. Atatürkçü deyimi, bir kere Gazi Mustafa Kemal Paşa, Atatürk olduktan, daha ilginci ebediyete intikal ettikten sonra ortaya atılmıştır.”

Attila İlhan’ın yaptığı en önemli tespitlerden bir tanesi de “Mustafa Kemal’in en büyük talihsizliği, onu savunmaya kalkışanların yanlış adamlar olmasıdır” cümlesidir.
.....
.....
.....


...

ALINTIDIR.


20171103

Attila İlhan'ın Biyografisi






















Memleket Toprağı

Memleket Toprağı

Bizim Ege’de, kasaba ve köylerinde ketler ya da keleter derler, sözlükte aradım bulamadım. Bir tür büyük sepet, şimdi değil ama eskiden, bağlara, bahçelere tek nakil aracı beygirler, eşeklerdi, bu kelterleri urganla çevirip önünden ve arkasından eşeğin semerine bağlarlar, içlerini de ne taşıyacaklarsa, un, şeker, sebze, kavun, karpuz v.b onunla doldururlardı. Bazen de bizim gibi küçük çocukları. Ninem rahmetli, şehirden,Karşıyaka’dan gelmiş torunları Attilâ ile Cengiz’i, bu kelterlerden birisine, öbür tarafa da eşyaları kor, kendisi de eşeğe biner, bağa öyle giderdik. Sonra büyüdük, kelterler ayrılmıştı, tek keltere sığmıyorduk. Bu uzun zaman böyle gitti, hep ayni ketlerde, bir başka değişle ayni kefedeydik, sadece sınıf arkadaşı değil, sıra arkadaşıydık, elbiselerimiz bile uzun zaman ayni kaldı. En son, hatırlıyorum, Ninem ile birlikte Menemen’e pazara gitmiş, akşamüzeri bağa dönüyorduk, artık büyümüştüm, bu defa eşeğin arkasında, kıçında oturuyordum. Kelterlerden birisinde Yeni Asır gazetesini gördüm, Ninem önümdeydi, istedim, uzattı, aldım, açtım, manşet halâ aklımda ; “Avrupa’da Savaş Başladı”. 1939 yılının güzel bir Eylül günüydü, Babam, şark hizmetini yapmak üzere, tayin olduğu Van’ın Muradiye ilçesine gitmişti. Biz okul sorunu nedeniyle annemle İzmir’de kalmıştık, Karşıyaka Orta Okuluna gidecektik (o tarihlerde Menemen gibi büyük bir ilçede bile orta okul yoktu) Ağabeyim Balıkesir Lisesinden naklen orta sona, ben ise yeni başlayacaktım. Kulenin önünde, (Ege’de bağ ve bahçe konutlarına o dönemlerde “kule” denirdi ) büyük dut ağacının altında Ağabeyim, bizi, daha doğrusu gazeteyi bekliyordu, koşarak geldi, gurk tavuklar kaçıştılar, Ninemin sevgili köpekleri Murgo ile Karabaş küçük havlamalarla uyarıda bulunuyorlardı.

1946 ‘da savaş bittiği zaman, biz de Liseyi bitirmiştik. Bu dönem, 939 -946 arası, ayni zamanda ülkemiz kültür ve eğitimin alanında, çoğu kez özlem duymakla birlikte hala tartışılmaktan geri kalınmayan, büyük ve ciddi değişimlerin yaşandığı, gerçekten önemli bir dönemdi. Bir taraftan savaş yıllarının yaygın söylemi hümanizm, diğer taraftan Hasan Ali Yücel ile birlikte başlayan, evrensel ilim ve kültür olduğu kadar geçmiş kültür ve edebiyatımızı da temel alan, bunu hümanist açıdan değerlendiren ciddi ve etkileyici bir lise eğitimi ve yaşamı ağabeyim gibi dikkatli öğrencilerin kendilerini yetiştirmeleri için güçlü imkanlar sunuyordu. Attilâ İlhan buna bir örnektir.

* * *

Yaşamımızda bağın önemli bir yeri olmuştur, hemen hemen her yaz gelir uzunca bir süre kalırdık. Bu gün, ne Menemen’de ne de başka yerlerde öyle bağlar, bahçeler bulmak kolay değil. Giriş iki yanı nar, ayva, mürdüm eriği ağaçlarıyla çevrili uzun ince bir araba yolundan başlardı. Kule, büyük dut ağaçlarının arasında iki katlı taştan bir yapı idi, önünden, kuleden çıkışa göre solda, patlıcan bahçesine uzanan su yolu geçerdi, daha solda toprak ekmek fırını, ninemin ünlü köpekleri vardı. Onların biraz önünde ayaklarından bağlanmış, gurk tavuklar ve civcivleri bulunurdu. Sağda ise yine büyük dut ağaçlarının koyu gölgesinde ve yüksekçe bir konumda, birisinin adı Leylâ, diğerini unuttum iki beygirin yorgun ve yavaş adımlarıyla , sabahtan akşama, durmadan dönen dolaplı kuyu, bir saat düzeni içersinde sesi ile çevreye mutluluk yayardı. İncir ağaçları, sergi yeri, su kanalları ile özel bir yaşamdı. Akşam üzerleri buruk (olmuş ve dalından koparak ağacın altına düşmüş kuru incir) toplamağa gidilirdi. Yatmadan önce, gemici feneri ile yatak altlarında kuyruklu (Ege’de halk dilinde akrebin adı kuyrukludur) aramaların heyecanını kim unutabilir. Ekmek yapımı, günbalı kaynatılması, tarhana kırması ve benzeri, ihtiyaçlarını satın almak değil de üretmek üzerine kurulu kır yaşamının bütün zorluklarıyla ve ayni zamanda içtenliği ve inceliği ile mutlu bir yaşamdı. Ağabeyimin şair tabiatının bundan etkilenmemesi düşünülemez. Savaşın ilk yıllarını Karşıyaka’da (1939 -1942 ) geçirmiştik; Almanların Girit, Rodos ve Yunanistan’ı işgal etmesi üzerine, öğretmenleri askere almışlar, okulları da 16.Nisan’da tatil etmişlerdi. Ağabeyim, bilinen olay nedeniyle zaten okula gitmiyordu, uzun, tükenmez ve sıkıntılı bir yaz yaşamış, bir dönem geçirmiştik.

Köy yaşamı yetişme çağımızda önemli bir yer tutar. Önce Ilgın (1936 – 1938), daha öncede yazmıştım; Karşıyaka’nın, o zamanlar daha çok bir İtalyan şehrine yakın ama Anadolu, hatta İstanbul yaşamına katiyen benzemeyen yaşamından, havasından sonra orta Anadolu bozkırıyla yüz yüze gelmenin hoyrat şaşkınlığı unutulur gibi değildi. Saz damlı evler, ayak bileklerine kadar çamur, toprak sokaklar, mandalar, inekler, dışkılarını toplamak için ineklerin arkasından koşan, avuçlarını açan kadınlar. Bir tarafta yüzünüze çarpan acımasız bir fakirlik öbür tarafta derinlerden gelen saygın bir kişilik, ikincisi birincisine her zaman üstün geliyor, kimse, en küçük bir şekilde durumundan şikayet etmiyordu.

Bahçe’de (1942 – 44) evimizin (şimdiki adıyla lojman) hemen arkasında kuru bir dere yatağından sonra bir büyük tepe vardı, sabahları keklik sesi ile uyanıyorduk. Toros Ekspres’nin az ilerimizden geçen rampadaki zorlamalarına karışan kurt ve çakal ulumaları ile ürkütücü de olsa, dikkatinizi ve duygularınızı diri tutan bir yaşamdı. Sonunda biz de bir gün, bu uzak ülkelerin kokusunu getiren trene binecek, 1943 yılının bir Eylül gününde akşamüzeri, lise tahsilimizi tamamlamak üzere İstanbul’a doğru yola çıkacaktık.

İlk gençliğimizin çoğu Balıkesir’de geçti. Balya ‘dan (1938 – 1939) bir süre sonra Sındırgı (1944 – 1948). Artık deneyimliydik, uzun yaz tatillerinde civarda dağ, tepe ve köyler, gezmedik, görmedik yer bırakmıyorduk. Her bakımdan,şehirli olmaktan çok, artık, bir Anadolu çocuğuyduk. Sonra da Burhaniye (1948 – 1950). Rahmetli sevgili bir arkadaşımız ile birlikte şimdiki Ören plajı olan büyük kumlukta bir kamp kurmuş, tatil yapmıştık. Tatil ünlü Paris macerası ile bitti.

* * *

Paris’e neden gittik, savaş sonrasında Avrupa’da, Paris’te yaşam çok güçtü, orada tutunmamıza, tahsilimizi sürdürmemize imkan var mıydı ? Bu konuda etkili olan Ağabeyimdi, şairlik, yazarlık misyonuna kendisine adamıştı, çocukluğundan beri okuyor, yazıyor, yaşamını buna göre yönlendiriyordu. Cebinde 100 lirayla Paris’e gitmek ve orda yaşamak. Bu bir saçmalık, en azından tehlikeli bir maceraydı. Ama önümüzde o zamanlarda çok tutulan Panait İstrati örneği vardı, onun gibi “dünyayı görmek” istiyorduk. Hemen hemen bütün kitaplarını ezbere bildiğimiz Maksim Gorki, Jak London yaşamlarını en güç koşullarda kazanarak güçlü birer romancı olmamışlar mıydı?!. Zaten aydınlarımızın çoğu Paris’te değiller miydi? Ama asıl sebep, sanırım, o günün koşullarında yaşadığımız çevreden dışlanmaydı, şu veya bu herhangi bir şekilde adınızın sola çıkması, sizin dışlanmanıza, kötü bakışlara sözlere hedef olmanıza yetiyordu. Pasaport almada, vize de büyük zorluklarla karşılaştık. Rahmetli Cahit Güçbilmez’in çok emeği geçti (o yatak yorgan,bütün eşyası ile gidiyordu), konsolostaki bir görevli vize vermemekte diretiyordu, onu ikna etmenin yolunu bile buldu. Sonunda 1949 yılının güzel bir kasım günüde Ankara vapurda yola çıkmıştık. Artık, Panait İstrati’nin sözleri ile; “Dünya’ya gidiyorduk ,deve dikenleri de peşimizdeydi.”

Ben çabuk döndüm, Ağabeyim,bir süre daha kaldı, ama döndüğü zaman batının “Hangi Batı” olduğunu anlamış, zaman kaybetmekten kurtulmuştu.

* * *

“Gitmesek de” “görmesek de ” “O köy bizim köyümüzdür” . Bu o zamanlar, halâ da öyle ya, bir kısım Cumhuriyet aydınının yurdumuza bakış açısıdır. Ülkesini İstanbul veya Ankara’da oturmak sık sık da Avrupa’ya gitmek koşulu ile oturduğu yerden, ya da “Bir vagon penceresinden” bakarak sever. Pınar başında testisine su dolduran şalvarlı köy kızları, köy meydanında halay çeken delikanlılar. Cumhuriyetin en az otuz yılı böyle geçti. Bir de Halikarnas Balıkçısı ile gelişen Bodrum Anadolucuğu vardır, yabalar, kilimler… Kimilerine göre ise geçmiş, sadece İyonya’dır, Homer’dir ve ondan ibarettir. Şimdilerde ise, Türkçe’mizi, bir kabile dili olmaktan çıkarıp, bir edebiyat dili haline getiren, dilimizi kurumlaştıran Yunus Emre’yi bir taraf itip, mevlevî ayinleri moda oldu. Bu gün için hiçbirinin bir turistik slogan olmaktan öteye anlamı yoktur.

Yazarların, şairlerin ülkelerini sevmeleri yeterli değildir, içinden gelmeleri yaşamaları gerekir; Attila İlhan’nı farklı kılan, sanırım budur; Anadolu’nun içinden gelmesi, onun bir parçası olmasıdır. Ancak böyle bir yazar, şimdilerde bazılarının yaptığı gibi, başka iklimlerde, topraklarda kendisine aidiyet aramaz, ülkesini şikayet etmez, halkını hor görmez. Evrensel kültürün bir parçası mı, yoksa uydusu mu, hangisi? Attilâ İlhan’ının cevabı birincisidir, ikincisi ise sömürge kültürüdür. Nazım Hikmetin’in ifadesiyle, kökü “memleket toprağındadır”, ve yükü “Şeyh Bedrettin gibi taşımaktadır”. İşte hepsi bu, bütün bu öyküyü bunun için anlattım.

Cengiz İLHAN
Dünya Gazetesi “Kitap” Eki. – 02.Eylül.2005

Dip Dalgasının Kaşifi ve Rüzgarcısı Attila İlhan

Vatan şimdi O’nu bağrına basarak…

Doğu Perinçek
Attila İlhan’ın son saptaması: ‘Bir millet uyanıyor.’ Hazırladığı diziye de bu adı vermişti.
Milletler kendiliklerinden uyanmazlar. Milletleri uyandıranlar vardır. Attila İlhan, milletini uyandıran, ateşleyen sahici yazardır, ve hepimizi milleti uyandırmaya, ayağa kal-dırmaya yönlendiren büyük düşünür! Namık Kemal neslindendir. Söz, onlarda bir işaret fişeği gibidir.
DİP DALGASININ KAŞİFİ VE RÜZGARCISI
O güçlü ve büyük akıntının, ‘dip dalgasının’ yazarıydı. Halkını, milletini ku-caklayan ve geleceğe taşıyan o büyük dalganın hem kaşiflerindendi, hem de rüzgarını yaratan ve pusulasını elinde tutan.
Karnından konuşan, sayıklayan şair değildir; halkının, milletinin şairi ve düşü-nürüdür. Sesi tarihin derinliklerinden gelir ve geleceğe uzanan büyük vâdide yankılanarak gider. Çünkü o ses, toplumun öncüsünün sesidir ve alabildiğine güzeldir.
Söz, onda bir yanardağın ağzından dökülen ateş gibidir. Bir yanardağ! Milletinin enerji birikimini bütün yakıcılığıyla, bütün coşkusuyla yeryüzüne döken bir volkan!

YERYÜZÜNE BASTIĞI TOPRAK
Eğer yeryüzüne basacaksan, ayakların dünyaya bir yerden basacak. İşte o dünyaya basabileceğimiz yer, çağımızda vatandır.
Attilâ İlhan’ın parolası vatandı; işareti namus! Ve aşk elbette. Attilâ İlhan, halkına ve vatanına ve insanlığa delice bir aşkla bağlıydı.
KENDİSİNİ TARİHİN BÜYÜK AKIŞI İÇİNDE TANIMLADI
Ayaklarını toprağa basanlar, daima zamanın büyük akıntısının içindedirler. O’nun hayatla bağını kuran büyük özelliği, kendisini ve yaratıcılığını, bireysel bir serüvenin yalnız-lığında değil, tarihin içinde, milletiyle ve büyük insanlıkla koyun koyuna tanımlaması ve üretmesidir.
Cemal Süreya, sürgündü; göçebeydi; Afrika’ya dahildi; Kadıköy vapurunda bile gezgindi;coğrafyaya geçen şairdi. Attilâ İlhan ise, tarihin doruklarından kopup gelen bir çığdır.
Attilâ İlhan için, bütün rüzgârlar tarihten alınır; bütün ateşler tarihin içinde bulunur, her şey ama her şey tarihin içindedir. Bu nedenle tarihe çalım atılamaz. Devrimcilik her zaman tarihseldir. Devrim tarihin içinde birikir ve tarihin içinde patlar.
Büyük yazarlar da bir volkan gibi tarihin içinde patlarlar; tarihin İçinden taşarlar. Büyük yazarı yaratan, tarihtir. Küçük yazar ise, tarihin dışındadır ve tarihe ihanet eder. Bir de kendisini piyasanın efendilerine sunan yazarlar bulunmaktadır. Onların tarihle ilişkileri, tari-hin içine pislemeleridir. Tıpkı sipariş edilen romandaki kuşun Atatürk heykeline pislemesi gibi. Bir yağmurluk eylemleri vardır. Attilâ İlhan’ın ‘Edebiyatın Cim Boynerleri’ diye tanım-ladığı o piyasa yazarlarıyla kavgası, aslında bir tarihe bağlılık ve erdem kavgasıdır. Tarihsel-lik, Attilâ İlhan’ın yazarlık tılsımıdır.
TÜRK DEVRİMİ’Nİ TARİHİN İÇİNE MEVZİLENDİRDİ
Düşünürlüğü ve yaratıcılığı, hem insanlık tarihinden, hem de ve sonuna kadar millî tarihin içinden kuvvet alır. İki yüzyıldır kapitalizm ve emperyalizmle savaşan bir milletiz biz! Arkada kalan iki yüzyılın her anında dünyanın efendileriyle göğüs göğüse çarpışıyoruz. Bunun bilincindedir.
Attilâ İlhan, bu nedenle Türk Devrimi’ni, bir yandan kendi toplumsal sürecimiz içinde yorumlarken, bir yandan da evrensel devrimci akım içindeki bağlantılarıyla anlamıştır. İlk Türk milliyetçilerinin çevremizdeki halkçılık cereyanından, sosyalist akımlardan beslenen düşün kaynaklarının ortaya konmasını hep coşkuyla karşılamış; Mustafa Kemal Paşa’nın başyazarlığını yaptığı Hakimiyeti Milliye yazılarındaki sosyalizm açılımını aylarca yazmış ve Kurtuluş Savaşımızın ideolojik kaynaklarının yeniden keşfedilip bilinçlere çıkarılması için bayrak açmıştır.
KEMALİST DEVRİM’İN GELECEKLE BAĞINI KURDU
Kemalist Devrim’i, kaynaklarına indiği için anlamıştır. Attilâ İlhan, Kemalist Devrim’in evrensel kaynağının yalnız büyük Fransız Devrimi’nde değil, aynı zamanda Sovyet Devrimi’nde olduğunu çok iyi saptamıştı. Bu nedenle Kemalist Devrim’i tarihin içinde taşlaş-mış bir hatıra olarak değil, geleceğe akıp giden dinamik bir olay olarak anlamıştır. Kemalist Devrim’in o kireçlenme dönemiyle savaşması, bir tarih yorumu değil, doğrudan doğruya gele-ceğimizi yaratmaya yönelik bir çabaydı.
Onu anlamayanlar, Kemalist Devrim’i anlamayanlardır ve Kemalist Devrim’i ta-mamlama görevine sarılmayanlardır. Dolayısıyla Kemalist Devrim’i kesintisiz olarak top-lumcu bir geleceğin büyük mirası olarak görmeyenlerdir. Yani sinsi ve açık
Tanzimatçılar!
Attilâ İlhan, her zaman cephede görev yaptığı için, Kemalist Devrim’i en iyi anlayan düşünürlerimiz arasındadır. Şunu kanıtlamıştır: Kemalist Devrim’i tamamlama ve ötesine geçme özlemiyle tutuşmak, Kemalist Devrim’i yerli yerine oturtmanın şartıdır. Kemalist Devrim mirasına sahip çıkmak için, Kemalist Devrim’i aşan bir programa sahip olmak gerekir. Aynen Atatürk gibi.
Gazi Paşa, bütün büyük devrimciler gibi, ‘arasız devrimlere’ açılan bir ufku ve eylemi olduğu için, Atatürk olmuştu. Gazi’nin amacında, tarihin bir anına kazık çakmak gibi bir hurafe yoktur. Menzilini ucu açık olarak ‘çağdaş uygarlık’ diye tanımlaması, sınıfsız bir dünya özlemini vurgulaması, Atatürk’ü, kendi deyişiyle ‘arasız devrimler’ diyalektiğine bağlamıştı.

1904 yılında not defterine ‘Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı’ diye yazan Mustafa Kemal’in maddeyi anlayan geniş ufku ve eylemi, ancak Attilâ İlhan gibi maddeyi anlayan düşünürler tarafından gelecek kuşaklara taşınabilirdi. Toplumumuz, Kemalist Devrim’in yakın programını gerçekleştirdikten sonra, elbette orada yığılıp kalmayacaktı. Kemalist Devrim, bir millî demokratik devrimdi ve bu özelliğiyle kesintisiz olarak sosyalizme ilerlemenin ve sınıfsız toplum davasının bir aşamasıydı.

Attilâ İlhan Türk Devrimi’ni ve onun en büyük atılımı olan Kemalist Devrim’i tarihsel yerine mevzilendirdi. Dikkat buyurulsun, oturttu demiyoruz, mevzilendirdi diyoruz. Çünkü Kemalist Devrim, bağdaş kurmuş ve bitmiş bir olay değil, tamamlanmamış, tamamlanması kaçınılmaz ve geleceği belirleyen büyük bir hareketti.

Attilâ İlhan, Kemalist Devrim’in, tarihin içinden geleceğe uzanan büyük itici gücünü anladı ve ortaya koydu. Hayat, Kemalist Devrim’in millî demokratik programı ile sosyalizm arasına bir duvar koymayan, tarihsel sürecin diyalektiğini git gelleri ve iniş çıkışlarıyla kavra-yan Attilâ İlhan’ı doğrulayacaktır. O nedenle Attilâ İlhan, yalnız arkada kalan kuşaklara değil, gelecek kuşaklara da Kemalizmi öğretme eylemini sürdürecektir.
GELENEĞİN İÇİNDEKİ GELECEĞİ KEŞFETTİ VE GELECEĞİN İÇİNDEKİ GELENEĞİ YARATTI
Kemalist Devrim bizim yakın tarih içindeki köklerimizdir. Bizim derken, bugün Türkiye’de halk, vatan, emek, namus, devrim, aydınlanma, yaratıcılık, yapıcılık adına ne varsa, işte onları kastediyoruz. Ama bu birikimin kökleri, daha derinde, daha derindedir! Büyük imparatorluklar kuran bir tarihin içinden geliyoruz.
Hayata bakınız, çarpışma, gelenek ile gelecek arasında değildir. Gelenek ve gelecek de, her biri kendi içlerinde ikiye bölünürler. Geleneğin içinde hem eskiyen vardır, hem de filizlenen. Geleceğin içinde de hem yarınlara kalacak bir gelenek vardır; hem de dünün aşınan ve çürüyenleri. Attilâ İlhan bu diyalektiği içselleştirmiştir. O, geleneğin içindeki
geleceği keşfetmiştir ve geleceğin içindeki geleneği yaratanlardandır.
Sanatçı olarak da beslenme kaynakları, hem destanlardan ve halk şiirinden akıp gelir, hem de Divan şiirinden. Geleceğin yolunu açan bu tarihsel miras, onun hem siyasal duruşunu, hem de sanatsal eylem ve edâsını besler. Derinliği bu Tarihsel Materyalist tavırdadır.
Onu sığlaşmış ve kireçlenmiş sözde Atatürkçülükten ayıran buydu. O köksüzler, Türk Devrimi’ni kendi evveliyatından kopararak, aslında Attilâ İlhan’a göre hayattan da koparmışlardır; bir gülü toprağından koparıp solmaya bırakmak gibi. Her toplum, ne yapacaksa, ancak ve ancak tarihin içinde bulduklarıyla yapar. Türk Devrimi de, tarihin içinde bulduklarıyla Türk Devrimi olmuştur. Ve sanatçı da, tarihin içinde bulduklarıyla sanatçı olur. Yaşadığımız anın bir an öncesi tarihtir. Arkada bırakmak üzere olduğumuz şu an dışındaki her şey tarihtir.
Peki Türk Devrimi’nin, feodal Türk tarihi içindeki mirası nedir? O miras, Türklerin imparatorluklar kurma yeteneğidir; bağımsız ve başı dik devletler kurma birikimidir; ticaret yollarına egemenliğidir. Ve Attilâ İlhan’la bir kat daha güzelleşen ve zenginleşen Türkçedir.
Ve uygarlık demek, 16. yüzıla kadar imparatorluk demektir. Attilâ İlhan, uygarlığa geçişin devlet kuruculuğuyla olduğunu derinliğine anlamış birkaç düşünürümüzden biridir.
Roma’nın köleci imparatorluğu, hepimize göre uygarlıktır. Mısır da öyle. Atina’nın köleci site devleti, hayran olduğumuz bir uygarlıktır. Başka kavimlerin köleci uygarlıklarına bayılırız; yanlış değil; ama Türklerin imparatorluklar tarihine geldiğimiz zaman, bilinçler tepetakla olur; tarihe başaşağı bakarız. Attilâ İlhan, Tarihsel Materyalist duruşu ve derinliğiyle Türk uygarlık tarihini dünya imparatorluklar tarihi içindeki konumuna yerleştirmiş, ayakları üzerine dikmiştir. Emperyaliz-min az gelişmiş ülke aydınlarını içine ittiği millî inkarcılık batağına düşmemiştir. Vatanına ve halkına bağlı kalmak onu gerçekle birleştirmiştir. Bu açıdan onun ufkunun genişliğini belirle-yen, milliyetçilik değil, enternasyonalizmdir. Sağlam vatanseverlikten enternasyonalizme açıl-mıştır. Zaten enternasyonalizme açılan bir başka liman yoktur.
Türklerin toplumsal serüvenleri içinde İslamiyeti kabul etmelerini de bu açıdan doğru yorumlamıştır. Tarihsel birikim, karşıtlarıyla vardır. Her akım, karşıtlarıyla mukayese ve çarpışma içinde ileri veya geridir; yoksa o zaman varolmayan bugüne göre değil. İşte yüzeysel ve geleceği olmayan gardorop Atatürkçüsünün anlayamadığı bu olmuştur.
DERİNLERE UZANAN YARATICILIK
Attilâ İlhan’ın yaratıcılık kaynakları, Türkçe yeteneği, sözcük hazinesi, bu tarihsel konumlanması nedeniyle sınır tanımaz. Beslenme kaynaklarını derine, daha derine, en derine uzatır. Nâzım Hikmet de öyleydi.
Yüzeysel öztürkçeciler onu anlamadılar; çünkü öz olanın tarih içinde oluştuğunu ve kavim çeperlerini aşan alışverişlerle beslendiğini bilmediler. Türkçeyi besleyen tarihsel kaynakları görmediler. Türklerin de komşuları ve alışverişleri olduğunu bilmediler. Türk Devrimi’ni yeniyi yaratmak olarak değil, yalnız ve yalnız eskiyi toptan red olarak anladılar.
Oysa geleneğin toptan reddi, intihardır ve hiçbir şeyin yok olamayacağını saptayan ünlü Lavoisier yasasına aykırıdır. Eskiyi toptan reddedenler, hayatın dışına düştükleri için, ne bir hazine keşfettiler, ne de bir dil görgüsü geliştirdiler. Dolayısıyla devrimcilikleri kısırdı. Sanatları, kıtlıkta büyümüş çocuklar gibi kavruk kaldı. Boyunlarını dik tutamadılar, ezik ve eğik durdular. Attilâ İlhan’ın sanatının gürlüğü, Kemalist Devrim’in öncesindeki tarihsel köklere kadar uzanmasındadır. Atatürk gökten inmemişti. Onu da bir tarih yapmıştı.
BATI EMPERYALİZMİNE KARŞI ASYALI KİMLİĞİ
Attilâ İlhan, Kemalist Devrim’i yalnız tarih boyutunda değil, dünya ölçeğindeki kamplaşmada da yerli yerine oturtmuştur. Kemalist Devrim, Ezilen Dünyanın emperyalizme karşı öncü devrimiydi. Asya başta olmak üzere bütün Ezilen Dünyayı ateşlemişti.
Attilâ İlhan, bilimselliği ve yaratıcılığındaki eşsiz gücü nedeniyle her zaman kendisi-ne güvenmiştir. Ama Asya’lı kimliğiyle, kendisini ve geleceğin uygarlığını doğru tanımladığı için, kendisine daha çok güvenmiştir.
Batı, çağımızda artık demokratik devrimler döneminin Batısı değil, emperyalizmin Batısı idi. Bu nedenle geleceği ve yeniyi değil, yıkımı ve çürümeyi temsil ediyordu. Artık insanlık adına ne olacaksa, doğudan doğacaktı. O nedenle Asya’lı olmak, Attilâ İlhan’da bir bir üstünlük tarifesiydi; bir umudun adresiydi ve büyük uygarlık köklerinden beslenmenin adıydı.
Asya’lı olmak, Attilâ İlhan’da yalnız geleceğin uygarlığı içinde öncü konumlara yerleşmek değil, aynı zamanda yaşamak için, soluk alabilmek için biricik siyasal seçenekti. Atlantik macerasında Kemalist Devrim’le kazandığı her şeyini kaybeden Türkiye, günümüz dünyasında Avrasya ittifakı içinde ayağa kalkabilir ve Kemalist Devrim’i tamamlayabilirdi. Türkiye’nin ufku Avrasya idi. Avrasya denince, Attilâ İlhan’ın gözleri ışıldıyordu. Avrasya seçeneğinin Türkiye’deki ve dünyadaki öncüleri içinde yer aldı.
DÜNYA GÖRÜŞÜ VE TUTARLILIĞI
Kurtuluş Savaşımızı destanlaştıranlar niçin Nâzım Hikmet’ler olmuştur? Kemalist Devrim’i en derin tarihselliğiyle niçin Attilâ İlhan’lar anlamıştır? Attilâ İlhan’ın parolası niçin vatandır, işareti niçin sapına kadar namustur? Bu milletin tarihinin en derinlerine niçin Attilâ İlhan’lar kök salmıştır? Bu milletin birikimine niçin onlar güvenmiş, niçin onlar o derinden gelen ‘dip dalgasının’ önünde durulamayacağını saptamış ve müjdelemişlerdir?
Bu soruların bir cevabı olması gerekir.
Bu soruların bir cevabı vardır. Keşke bu soruları onun sağlığında sorsaydım. Attilâ İlhan, bu soruların toplumun önüne konmasını isterdi.
Aslında soruları tek bir soruya indirecek olursak, Attilâ İlhan’ı bir tutarlılık, bir dünya görüşü olarak tanımlama sorusundan kaçmak ayıptır ve saygısızlıktır. Attilâ İlhan deyince, bazı ayrıksılar dışında, bir tutarlılık, bir sistem var; bir dünya görüşü var ve o dünya görüşüne yaslanan bir duruş var; bir eylem var. Evet, ne çıkar onlar üstünü kapamak isteseler de, Attilâ İlhan da, büyük şairimiz Nâzım Hikmet gibi Bilimsel Sosyalist idi.Yaratıcılığının ve sağlam mevzilenmesinin felsefî kaynağı buradadır.
O, emperyalizmin beşinci kolu olan bir sosyalizm sahtekârlığını değil, devrim yapan sosyalizmi savundu.
Bilimsel Sosyalizm, çağımızda milyonlarca insanı ayağa kaldırmış olan, geleceğin yaratılması eylemine seferber eden biricik ve rakipsiz dünya görüşüdür. En derin vatansever-liğin, halka ve insanlığa en sağlam bağlılığın, toplum için en yaratıcı fedakârlığın, bencilliğin ötesine geçmenin ve eğilmez bükülmez kişiliğin kaynağıdır; erdemli olmanın yoludur.
Tarihsel Materyalizm, Attilâ İlhan için çocuksu bir merakın, delice öğrenme tutku-sunun, yanlışlarına karşı son derece rahat bir nesnelliğin ve bilgi karşısında hazırola geçen alçak gönüllülüğün felsefi ateşleyicisidir. Hepimizin ağabeyi, büyüğü, hatta bazılarımızın de-desi çağında olmasına rağmen, öğrenmeye açıktı. Sabit fikirli ve saplantılı değildi. Gerçeğe
sevda derecesinde bir sadakat, her büyük yazar gibi onun da öne çıkan özelliğiydi. Erdemliydi.
Tutarlılığı içindeki ayrıksılara gelince, Türk tarihindeki Jakobenliği ile Rus yakın tarihine bakışındaki Jakoben karşıtlığı hemen akla geliyor. Mustafa Kemal’e bakan Attilâ İlhan ile Sultan Galiyef’e bakan Attilâ İlhan aynı yerde durmazlar.
CESURDU VE SAFINI AÇIKÇA BELİRLEMİŞTİ
Cesurdu. Gençliğinden beri hep cesur! Öncelikle büyük tarihsel akışın hak verdiği ve zafer vaat ettiği bir konumda olma bilincinden kuvvet alan bir cesarettir bu.
Dalgaların üzerinde yüzen çok köpükler vardır. Onlar bir fiskede balon gibi sönme-ye teşnedir. Hıyanet de bir köpük gibidir aslında. Attilâ İlhan ise, karşı konulamayan büyük dip dalgasının önündedir. Cesareti buradandır.
Milletinin yediği aşa sinsice ağu katan kahpe yazarlar vardır. Dünyanın büyük za-limlerine bağlandıkları halde, korkaktırlar. El hayinün hayifün! Attilâ İlhan ise, emekçi halkın ve milletinin yazarıdır. Baştan aşağı namustur.
Safını açıkça belirlemiştir her zaman.
Dünya ölçeğinde bakarsanız, Attilâ İlhan, emperyalizmin sol ayağı olan İkinci Enternasyonal’in yani Sosyal Demokrasinin değil, Üçüncü Enternasyonal’in safında olduğunu hep iftiharla vurgular.
Türkiye ölçeğinde bakarsanız, 1960’larda Mehmet Ali Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi’ ni desteklemiştir; 1995, 1999 ve 2003 seçimlerinde ve her fırsatta ‘İşçi Partisi’nin başarısı için’ kamuoyu önünde açık çağrılar yapmış; kendisini ortaya koymuştur.
‘TÜRKÇÜ-DEVRİMCİ DİYALOĞU’
Attilâ İlhan, emperyalizme karşı bütün milleti birleştirecek çözümlerde de cesurdu ve öncüydü. 19. yüzyılın toplumcu-devrimci milliyetçileri ile 20. yüzyılın toplumcuları / soysalistleri arasındaki ortak kökleri ve ortak mevzilenmeyi hep işledi ve bugünlere taşımak için öncü savaş verdi.
O, Millici Cephe ihtiyacını ilk ortaya atanlardandı. Arslan Bulut’un 1997 yılında ya-yınlanan ‘Doğu Perinçek ve Attilâ İlhan’la Röportajlar’ı ve 1998 yılında Kaynak Yayınları’nın çıkardığı ‘Türkçü-Devrimci Diyaloğu’ başlıklı kitabı bu açıdan yeniden okunmalı ve tartışıl-malıdır.
Emperyalistlerin....  ‘Kızıl Elma’ adını taktıkları Millîci Cephe, milletin ihtiyacı olduğu için önlenememiştir. Bunu çok iyi bilen Attilâ İlhan, Millîcilerin en son Lozan 2005’te omuz omuza eyleme geçmesini coşkuyla karşılamıştı. Mehmet Perinçek ile Lozan’dan sonra yaptıkları görüşmede ve son telefon konuşmalarımızda, milletin uya-nışından duyduğu mutluluktan içi içine sığmıyordu. Gittiği yerlerde, görüştüğü insanlarda, aldığı mektuplarda, dip dalgasının birleştirdiği o öncü tutumun ateşlediği hareketlenmeyi görüyordu. ‘Bu sefer ciddi bir şeyler oluyor galiba’ diyordu. Böyle bir dönemin Türkiye’de hiçbir zaman yaşanmadığını vurguluyordu. Yeni bir tarihsel sıçramanın eşiğine geliyorduk. Geleceğe içi dolu dolu bakıyordu.
‘GÖZÜM ARKADA KALMAYACAK ÇÜNKÜ’
Birkaç ay önce rahatsızlık geçirdiğinde, doktorlar ‘Devamlı dinlen, çok dolaşma’ diyorlarmış. ‘Artık doktorları dinlemeyeceğim, bu kadar sene yaşadım, yarın ölsem gözüm arkada kalmayacak’ diyordu. ‘İşte dip dalgası geliyor ya, volkanın patlayacağını görüyor ve biliyorum.’
Son telefon konuşmamızda, ‘Mehmet Perinçek’e de söyledim’ dedi, ‘artık gözüm arkada kalmaz, onlar var.’ Daha başka şeyler de söylemiş.
TOPRAK ARTIK DAHA BEREKETLİ
Attilâ İlhan, bu milletin tarihsel birikiminin içindedir artık, ama aynı zamanda bu milletin ve insanlığın yarınıdır da.
Büyük yaratıcılar, ölümlerinden sonra da yaratma eylemini sürdürürler. Attilâ İlhan’ı koynuna bıraktığımız o verimli toprağımız, artık daha zengindir. Toprağımız, Attilâ İlhan’la artık daha bereketlidir.
Bir daha Attilâ İlhan olmaz, buna koskoca bir millet, ne kadar üzülsek azdır. Yüreği-miz kan ağlasa, yeridir. Ama büyük yaratıcılarımızın, büyük tarihimizin mirasından yeni ve gür filizlenmeler olacaktır. Attilâ İlhan, o filizleri besleyen büyük toprağımızın, vatan topra-ğının kucağında her zaman vardır ve her zaman bizimdir. Vatan şimdi onu bağrına basarak, daha çok vatan olmuştur.
AYDINLIK 

Şiir: 'Mustafa Kemalim' / Attila İlhan

Kültür: Attila İlhan'ın sanata bakış açısı

20171102

Harf devriminin 89. yılı

Harf devriminin 89. yılı

Türk dili, kendisine mahsus bir yazı, alfabe ile ifade edilmesi gerekirken uzun asırlar boyunca Arap harfleri ve Arap alfabesi ile yazılmıştı.

Halbuki bu alfabe, bu yazı, Türk dilinin zenginliğini, onun genişliğini ifade etmekten çok uzaktı. Bu ihmal sebebiyledir ki Türkçe kendi kuralları ile yazılan ve söylenen bir dil olmaktan çıkmış; Arap ve Acem dil kurallarının etkisi altına girmişti. 

Bu sebeple milli benliğimize dönüş açısından büyük bir hamle niteliği taşıyan bu harf inkılabı gerçekleştirildi. 1 Kasım 1928'de, daha Önce Türkçe yazmak için kullanılan  
Arap harfleri yerine Lâtin esasından alınan harfler, Türk dilinin özelliklerini belirten işaretlere de yer verilmek suretiyle Türk harfleri adı ile 1353 sayılı kanunla kabul edilmiş oldu.Harf İnkılâbı kavramı yazı dilinde kullanılan Arap harflerinin yerine yeni Türk harfleri olarak tanımlanan işaretler sisteminin alınmasını ifade etmektedir.

Harf İnkılabının (Harf Devriminin) Yapılmasının Sebepleri

• Arap harfleri, Arap fonetiğine, Arap hançeresine (gırtlak yapısına) göre tanzim edilmiş olduğundan bunların telaffuzları öz Türkçenin fonetiğine gırtlak yapısına uygun değildi Ayrıca Arap harfleri mevcut yapısı ile öz Türkçe söyleyiş esasına da uygun değildi.Bu sebeple Türk milletinin düşüncesine şekil veren yazı, bu olmazdı. mevcut durum için uygun olan yeni bir semboller sitemine ihtiyaç vardı.

• Arap harfleri, Arap diline çok iyi uymakla beraber, Türk dili için yetersiz ve elverişsizdi. Türkçe, Arap harfleri ile kolay yazılıp okunamıyordu. Konuşulduğu gibi yazılamıyor, yazıldığı gibi okunamıyor idi.Okuyup yazmayı kolaylaştırmak ve yaymak ve böylece modern eğitim ve öğretimin gerçekleşmesine zemin hazırlamak ancak Harf İnkılâbı ile sağlanabilirdi.

• Diğer taraftan Batı medeniyeti Latin esasına dayalı harf sistematiğini kullanıyordu Arap ve şarkiyat medeniyetlerinin özelliklerini ve kültürel yapısına göre oluşturulmuş Arap esasına dayalı harf sistematiği Batı ile olan ilişkilerimizde zorluklar yaşanmasına sebep oluyordu bu nedenle rehber olarak Batı’nın ilmi ve fenni alınacaksa ilişkilerin gelişmesi için teknoloji ve fen konusunda ilerleme kaydetmiş Batı’nın kullandığı Latin esasına dayalı harf sistematiği kullanılmalıydı.

Harf İnkılabının (Harf Devriminin) Sağladığı Faydalar

• Harf İnkılâbı, 1000 yıllık Arap harfleri ile  yazı yazmak geleneğini yıkarak, Batı medeniyeti ve kültürü ile yakınlaşma sağlamasından dolayı Atatürk'ün önderliğinde kültür inkılâbına yol açan, büyük bir inkılâptı. Bu nedenle Sosyal, kültürel ve siyasî alanda geniş yankılar uyandırmıştır.

• Atatürk, Harf İnkılâbını, sadece kolay okuyup yazma için bir yazı tekniği meselesi olarak ele almamıştır. Lâtin alfabesinden alınan yeni Türk harfleri, batı uygarlığına katılma işini de kolaylaştırmıştır bu sayede bundan sonra yürüteceğimiz ilişkilerimizde Batı medeniyeti ile entegrasyonumuzu sağlamada büyük faydalar sağlamıştır.

• Harf İnkılâbı aynı zamanda, dilde reform yolunu açmak isteyenlere bir başlangıç, bir dayanak olmuş ve onlara güç kazandırmıştır. Böylece dilde sadeleştirme, Türkçeleştirme akımına hız verilebilmiştir. 

• Harf İnkılâbı, kolay okuyup yazma olanağı sağlamasının yanında okuma alışkanlığını da artırmış ve yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır. Aslında harf İnkılâbının en Önemli yönü, yeni başlayacak olan Kültür İnkılâbının temel yapısını oluşturması ve de Türk kültürünün gelişmesine imkân vermiş olmasıdır.

En Çok Okunanlardan...