Blog Listem

20261006

🎞️ 🗣️🎙️ Yılmaz Özdil'den Türk Tarihinden önemli süreçlerin değerlendirmeler...

 


VİDEONUN İÇERİĞİNDEKİ BAZI ÖNEMLİ BAŞLIKLAR

02:50 6 Ekim, İstanbul'un kurtuluşu...
03:30 İstanbul işgal altında 7 fotoğrafta…
06:51 6 Ekim öncesi İstanbul…

34:40 Bugün bakıyoruz...
35:17 Fonzi ve Mustafa Sandal...
.......
43:40 Cumhuriyet'in ilk yıllarında Fonzi meselesi…
.......
51:34 MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu tutuklandı...
52:06 Nihat Özdemir, Ferhat Gündoğdu ve Metin İyidil arasındaki bağ...

55:44 Ioanna Kuçuradi…
58:33 Mehmet Müezzinoğlu…

01:05:55 İzmir ve Cemil Tugay…
01:06:22 İzmir ve AKP….



🎞️ Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi'nin Son Hayat Dersi | Bilgece Tavsiye

 

Hollanda Türk kökenli hakemi konuşuyor

 

Hollanda Türk kökenli hakemi konuşuyor
Hollanda’da hakemlik yapan Serdar Gözübüyük bu ülkede 4. Kez ‘Yılın hakemi’ seçilme başarısı gösterdi.

Gerçek Edebiyat (Editör)
19 Eylül 2026
 

Serdar Gözübüyük Hollanda’da bu yıl da "Yılın Hakemi" seçilerek Altın Kart ödülünü kazandı.

De Telegraaf’ın ayrıntılı haberi, Hollanda'nın Türk kökenli elit hakemi Serdar Gözübüyük'ü yeniden gündeme taşıdı.

Bu, 12 yaşında hayal kuran ve 16 yaşında sahaya çıkan, gösterişten uzak durarak her maçta kendini tekrar ispatlayan bir çocuğun Avrupa futbolunun zirvesine tırmanış hikâyesidir.

Hollanda’da yaşayan gazeteci İlhan Karaçay’ın bildirdiğine göre Serdar Gözübüyük, tekrar Hollanda’nın en iyi hakemi seçildi.

Ancak Altın Kart’ın asıl anlamı, törenin alkışlarından ziyade, çocukluğundan bugüne uzanan çalışma azmi ve vazgeçmeme iradesinde saklıdır.

Henüz 16 yaşında oyunu okuma yeteneği olan, futbolcularla doğru mesafeyi ayarlayabilen ve kart göstermeden önce diyalog kurmayı tercih eden Gözübüyük, amatör sahalardan Avrupa’nın büyük statlarına kadar yükseldi.

Eşi Tuğba ve ailesi, bu uzun yolculuğun gizli destekçileri oldular. Gözübüyük, dördüncü Altın Kart’ını alırken başarısını ailesiyle paylaştı ve kendisine sunulan Avrupa'daki fırsatları değerlendirme zorunluluğunu dile getirdi.

 Gözübüyük'ün hikâyesi Türkiye'deki bir soruyu da gündeme getiriyor: Büyük bir hakem sadece yetenekle mi yetişir, yoksa onu hatalarıyla birlikte geliştiren ve koruyan bir sistem mi gerekir?

Alıntı: https://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/hollanda-turk-kokenli-hakemi-konusuyor/23952

🎞️📰 Issız Aşkın Kahramanları... Ayla Dikmen'in hayat hikayesi...




- Alıntıdır


 🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dikmen - Niksarın Fidanları




 🎞️ AYLA DİKMEN | Daha 46 Yaşındaydı | Ölümünden 20 Yıl Sonra Zirveye Oturan Yıldız... 




AYLA DİKMEN'İN HAYAT HİKAYESİ

Ayla Dikmen, 25 Mart 1944 tarihinde Kütahya’da Ali Rıza Dikmen ve Bedriye Dikmen çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi.  

Müzik dolu bir aile ortamında büyüyen Dikmen'in babası Ali Rıza Bey piyano ve ut çalarken, annesi Bedriye Hanım keman çalıyordu.  

Eğitim hayatına ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Aydın Lisesi'nde devam eden Dikmen, burada okul korosuna katıldı. Koro çalışmalarında müzik öğretmeninin derleyip kendisine yorumlatacağı türkülere solist olarak eşlik ederken, aynı zamanda yabancı radyolardan dinlediği İngilizce şarkıları da söylemeye başladı.  

Lise eğitimini tamamladıktan sonra Ankara Yüksek Ticari İlimler Akademisi’ne devam etti. Akademideki eğitimi sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde stenograf olarak görev yaparak profesyonel çalışma hayatıyla tanıştı.

Ancak, müzik aşkı ağır basmaya başlayacaktı. Tanınmış sanatçı İlham Gencer’in bir çay partisinde yeteneğini fark etmesiyle, Dikmen profesyonel müzik hayatına adım attı.  

Gencer'in yönlendirmesiyle İstanbul'da Yavuz Özışık ile iş birliği yapan Dikmen, bir radyo programında Şerif Yüzbaşıoğlu’nun orkestrasında "Parla Nur" takma adıyla solistlik yapmaya başladı. Başarıları kısa sürede fark edilen şarkıcı, Vasfi Uçaroğlu, Yurdaer Doğulu ve Kanat Gür’ün de yer aldığı orkestrayla birlikte 1964 yılında düzenlenen İkinci Boğaziçi Müzik Festivali'nde yılın en başarılı şantözü seçildi.  

Bir yıl sonra, 1965 Balkan Melodileri Festivali’nde "Niksar’ın Fidanları" adlı parçasıyla birincilik elde etti ve geniş bir kitle tarafından tanınmaya başladı. Ayla Dikmen’in peş peşe yayınladığı plaklar büyük ilgi görerek onu dönemin en önemli isimlerinden biri haline getirdi. 1970’li ve 1980’li yıllarda TRT'de yer aldığı pek çok müzik programı ile adını daha geniş çapta duyurdu.  

"Niksar’ın Fidanları", "Yanan Mum", "Anlamazdın", "Nereye", "Aşk Defteri" ve "Zehir Gibi Aşkın Var" gibi şarkılarıyla müzikseverlerin gönlünde taht kuran sanatçı, ne yazık ki 20 Ağustos 1990 tarihinde, henüz 46 yaşındayken rahim kanserine yakalanarak İzmir’de hayata veda etti.  

Sanatçının yayımladığı 45’liklerin listesi şu şekilde: Ay Kız Adın Yamandır / Niksar’ın Fidanları (1965), Mühür Gözlüm / Merdiven (1965), Antonio / Kötü Bende Kaldı (1966), Ayrılık Şarkısı / Seninleyim (1968), Sensiz Yaşayamam / Nereye? (1971), Gençlik Gençlik / Sakın Karşımda Ağlama (1971), Yanan Mum / Al Yanaklım (1972), Asker Mektubu / Of Aman, Aman (1972), Kime Ne Düştü? / Hadi Gidelim (1973), Bir Gölge Gibi / Sevmeden Kimse Seni (1973), Sus Arkadaş / Sonsuz Keder (1973), Aşk Defteri / Öpücük (1974), Yolcu Yolunda Gerek / Kalbime Kanımla Yazdım Adını (1974), Çoban Pınarı / Ay Ay Ay (1974), Yeniden Seveceğim / Kim Dinler Sizi? (1974), Hu Bismillah / Anlamadın mı? (1975), Benim Kaderim Bu / Hadi İçelim (1975), Onu Bunu Bilmem Kararlıyım / İlk ve Son Aşkımsın (1975). 

Alıntı: Gercekedebiyat.com 

 

🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dikmen - Aşk Defteri 

 

🎞️🎶🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dikmen - İlk ve Son Aşkım Sen Olacaksın 

 

🎞️🎶🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dikmen - Sevmeden Kimse Seni 

 

🎞️🎶🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dİkmen - Nereye 

20261005

🎞️ 🪕Neşet Ertaş: ''....Türkü söyleyenden korkma...''

Anadolu İrfanı...

*****


@muzafferc.
1-Sazdan o ses nasıl çıkar
2-Böyle derin sözler nasıl yazılır
3-Bu sözleri yazmak için neler yaşanır
4-Verdiği konserlerle servet kazanacakken neden biletsiz ücretsiz konser verir
5-Bir sanatçı ceketini çıkarmak için neden seyirciden izin ister
6-Bir insan bir kadın için neden 20'den fazla türkü yapar

İşte bunları okurken ahlak nedir, sanatçı kime denir, aşk neye denir bir düşünün...

-Alıntı 

 *****

🎞️🎶🗣️🎙️ Neşet Ertaş - Yalan Dünya 


Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın?
Ben de gülemedim; yalan dünyada
Sen beni gönlümce mutlu mu sandın?
Ömrümü boş yere çalan dünyada
Ah, yalan dünyada, yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada

Sen ağladın, canım, ben ise yandım

Dünyayı gönlümce olacak sandım
Boş yere aldandım, boşuna kandım
Rengi gözümde solan dünyada
Ah, yalan dünyada, yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada

Bilirim sevdiğim, kusurun yoktu
Sana karşı benim gayet de çokdu
Felek bulut oldu, üstüme yağdı
Yaşları gözüme dolan dünyada
Felek bulut oldu, üstüme yağdı
Yaşları gözüme dolan dünyada
Ah, yalan dünyada, yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada

Ne yemek ne içmek ne tadım kaldı
Garip bülbül gibi feryadım kaldı
Alamadım, eyvah, muradım kaldı
Ben gidip ellere kalan dünyada
Ah, yalan dünyada, yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada
Ah, yalan dünyada, yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada

🎞️🎶🗣️🎙️ Neşet Ertaş – Cahildim Dünyanın Rengine Kandım | Türkü 


🎶 *Neşet Ertaş – Cahildim Dünyanın Rengine Kandım*

Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş’ın gönüllere dokunan eserlerinden biri olan *Cahildim Dünyanın Rengine Kandım*, aşkı, hayal kırıklığını, pişmanlığı ve insanın hayat karşısındaki tecrübelerini anlatan unutulmaz bir türküdür.

“Cahildim dünyanın rengine kandım, hayale aldandım boşuna yandım…” dizeleriyle başlayan bu eser, yaşanmışlıkların izini ve gönülde kalan hatıraları hissettiriyor.

Anadolu’nun derin müzik kültürünü, Türk halk müziğinin samimiyetini ve Neşet Ertaş’ın eşsiz yorumunu seven herkes için…
 

📰✍️🧑🏻‍🌾 Atatürk’ün tarım stratejisi🚜🌾

Atatürk’ün tarım stratejisi

Tarımda hala üstesinden gelemediğimiz pek çok kronik sorunun çözümüne yönelik adımlar Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk tarafından atılmış. Ama Atatürk’ün vefatının ardından politikalar sahipsiz kalmış. O günkü şartlarda tarımda ortaya konan vizyon ve hedeflerden bugün bile çıkarılacak dersler var

Bir ülke düşünün…

Trablusgarp, Balkan, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndan yorgun çıkmış.

Elde yok, avuçta yok...

Yüzde 90’ı okuma yazma bilmeyen kaderiyle baş başa kalmış bir toplum…

Sermaye birikimi, alt yapı, yetişmiş tecrübeli işgücü deseniz yok denecek kadar az.

Yokluğun olduğu bir dönemde var olan tek şey Mustafa Kemal Atatürk’ün bu millette gördüğü umut ve güven.

İşte böyle bir ülkede her alanda mucizeler yaratılıyor.

Tarım da bu alanlardan bir tanesi. Bu hafta, vefatının 84. yıldönümü dolayısıyla Atatürk’ün tarım politikalarını hatırlatalım istedik sizlere.

O günkü şartlarda ortaya konan vizyon ve hedeflerden, izlenen politikadan bugün bile çıkarılacak çok önemli dersler olduğu kanısındayız.

Tabii çok kısa sürede devrimlere imza atan bir dünya liderinin tarım alanında yaptıklarını bir sayfada anlatmak mümkün değil.

Ancak özetleyebiliriz. 1927 nüfus sayımına göre Türkiye’de çalışan nüfusun yüzde 78’i tarımla uğraşıyordu.

13.6 milyon nüfusun neredeyse yüzde 80’inin kırsalda yaşadığı yoksul bir ülkede kalkınmanın yolunun tarımdan geçtiğinin farkında olan Atatürk, kırsal kalkınmanın temellerini 1923’te İzmir İktisat Kongresinde atıyor.

Türkiye’nin çiftçi, tüccar, sanayi ve işçi zümrelerinden seçilen 1.135 üyenin yer aldığı kongreye, çiftçi grubu 96 maddeden oluşan bir çalışma ile katılıyor.

“Milli ekonominin temeli ziraattır. Bunun içindir ki ziraatta kalkınmaya büyük önem vermekteyiz.”

Köylünün temel istekleri, tarımsal üretimin önündeki engellerin kaldırılması ve üretimin teşvik edilmesi…

Türk çiftçisinin sırtındaki en büyük yük olan aşar (öşür) vergisinin kaldırılmasına yönelik karar, İzmir İktisat Kongresinde alınıyor ve 1925 yılında çıkarılan yasayla kaldırılıyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında köylünün büyük bir kısmının toprağı yoktu; bu da tarımsal üretimi olumsuz etkiliyordu.

Atatürk, toprağı olmayan köylünün toprak sahibi olmasına büyük önem veriyordu. O yüzden 1925’de kabul edilen bir kanunla bedeli 20 yılda ödenmek üzere devlete ait araziler köylülere dağıtılarak köylü toprak sahibi yapıldı. 1923-1938 yıllarını kapsayan 15 yılda köylüye 3.7 milyon dönüm arazi dağıtıldı.

Tabii iş bununla bitmiyor. Köylü yoksul, ekonomik gücü zayıf. Atatürk döneminde Ziraat Bankası daha aktif hale getirilerek şube sayısı artırılıyor. Köylüye üretim sermayesi sağlamak amacıyla uzun vadeli ve faizsiz krediler sağlanıyor. Çiftçi bu kaynak sayesinde üretime yönelik gereksinimlerini ve eksiklerini tamamlama fırsatı bulurken, tefecilerin elinden de kurtarılmış oluyor.


Kooperatifçilik destekleniyor

Tarımsal kooperatifçiliğin Cumhuriyet dönemindeki gelişme süreci de destekleniyor.

1924 yılında “İtibari Zirai Birlikler Kanunu”, 1929 yılında “Zirai Kredi Kooperatifleri Kanunu” ve 1935 yılında çıkarılan “Tarım Kredi Kooperatifleri Kanunu” ile kooperatifçilik daha nitelikli hale getiriliyor. Tarım Kredi Kooperatifleri etkinleştirilerek çiftçilere alternatif kredi bulma imkânı sağlanıyor.

Kooperatifçiliği yaygınlaştırmak isteyen Atatürk, Mersin’in Silifke İlçesi’nde 10 köyden 36 çiftçi ile birlikte 1936 yılında Tekir Tarım Kredi Kooperatifi’ni kurarak 1 numaralı ortağı oluyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarında tarımı geliştirmek ve korumak için mekanizasyonda da önemli adımlar atılıyor.

Tarım aletleri, makineleri ve ilaçlarının satın alınarak halka tanıtılması amacıyla 1937 yılında Zirai Kombinalar İdaresi kuruluyor. Bugünkü Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün (TİGEM) bir kolu olan kombinalar sayesinde yurdun değişik yörelerindeki hazineye ait boş, atıl araziler seçilip, çiftlik haline dönüştürülüyor.

Modern tarım tekniklerinin uygulanması, tarım sanayinin geliştirilmesi ve bu konularda çiftçilere önderlik yapması amacıyla Atatürk’ün muhtelif tarihlerde kurduğu çiftlikler Devlet Ziraat İşletmeleri adı altında toplanıyor. Köylülere pulluk dağıtılırken, traktör kullanan büyük çiftçiler destekleniyor. Hasat makinalarının ortak kullanımı teşvik ediliyor. Çiftçinin tarım aleti, makine ve gübre ihtiyacı sağlanırken, ücretsiz fidan dağıtılan çiftçiler için numune çiftlikleri kuruluyor.


Islah çalışmaları başlatılıyor

Tarım, bitkisel üretimden ibaret değil.

Hayvancılıkta ıslah çalışmalarının yapılması için 1926’da Hayvan Islah Kanunu çıkarılıyor.

Ankara’da Gazi Çiftliği’ne 1925 yılında Macaristan’dan Simental ırkı sığırlar getiriliyor. Böylece hayvancılıkta et ve süt verimini artırmak adına ıslah çalışmaları başlatılıyor.

Cumhuriyetin ilk kurumları arasında yer alan Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) 13 Temmuz 1938’te kuruluyor. Hükümet, buğday fiyatında istikrar sağlamak için gerekli gördüğü zaman Ziraat Bankası ve TMO aracılığı ile buğday alım satış işlerini üzerine alıyor.

Hayvancılıkta gerçekleştirilen ıslah çalışmaları bitkisel üretimde de uygulanıyor.

Cumhuriyet döneminde Ankara, Eskişehir, Erzurum ve Yeşilköy’de tohum ıslah istasyonları kuruluyor.

Adana ve Nazilli’de pamuk ıslah istasyonları açılıyor.

Çiftçinin pamuğuna katma değer yaratmak için Türkiye’nin ilk kamu iktisadi teşekkülü olma özelliğini taşıyan ve adı bizzat Atatürk tarafından konulan Sümerbank, 1933 yılında kuruluyor.

Adapazarı’nda patates ve mısır ıslah istasyonu; Bursa, Antalya, Diyarbakır, Edirne ve Denizli’de ise ipek böcekçiliği istasyonu hizmete açılıyor.

Kayseri’de yonca istasyonu, Antalya’da sıcak iklim bitkilerine yönelik ıslah istasyonları kuruluyor.


Şeker fabrikaları kuruluyor

Atatürk, tıpkı buğday gibi stratejik olarak gördüğü şekerpancarı üretimini de yaygınlaştırıyor. Şeker pancarını işlemek için 1926 yılında ilk şeker fabrikaları olan Alpullu ve Uşak hizmete giriyor. 1933 yılında Eskişehir, 1934 yılında ise Turhal Şeker Fabrikası kuruluyor.

Dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden Atatürk, tarımsal eğitime de önem veriyor.

1927 yılında Almanya’dan bir bilim heyeti Türkiye’ye davet ediliyor. Oldenburg Heyeti, hükümete verdiği raporda modern bir ziraat yüksek öğretim kurumunun açılmasını öneriyor.

1928 yılında Ankara’da Yüksek Ziraat Enstitüsünün temeli atılırken, 1930 yılında Ankara Yüksek Ziraat Mektebi açılıyor. Aynı yıl İstanbul, Bursa, İzmir ve Adana’da birer ziraat okulu eğitim vermeye başlıyor.

Açılan enstitüler gerek kuruluşu gerekse akademik faaliyetleriyle tam bir tarım üniversitesi konumunda.

Ziraat okulları ile diğer tarım kuruluşları teknik bilgileri çiftçilere ulaştırmak ve teknik elemanlara yeni bilgiler vermek amacıyla kurslar açarak bu alandaki eksiklikleri gidermek için önemli aşamalar kaydediyor.

Gıda bağımsızlığı mücadelesi

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren tarımda atılan adımlar ve hamleler sayesinde tarımsal ürünlerin çeşitliliği, ekiliş alanları, dekar başına verimleri her geçen yıl artıyor.

Türkiye, ithalatçı olduğu pek çok tarımsal üründe kendi kendine yetmesinin ötesinde ihracatçı konuma geliyor.

Ve tüm bunlar dönemin zorlu şartları ve kısıtlı kaynaklarına rağmen gerçekleştiriliyor.

“Türkiye’nin sahib-i hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür” diyen Atatürk’ün ne kadar vizyon sahibi olduğu izlediği bu strateji sayesinde bir kez daha ortaya çıkıyor.

Aslına bakarsanız Atatürk, bağımsız ve özgür bir Türkiye için verdiği milli mücadelenin ardından ülkenin gıda bağımsızlığı için tarımda da bir kurtuluş mücadelesi veriyor.

Atatürk’ün tarıma bakışı ve tespitleri

Mustafa Kemal Atatürk’ün tarım ile ilgili öyle önemli tespitleri var ki bugün bile geçerliliğini koruyor.

Atatürk’ün tarıma bakış açısını ortaya koyan şu cümlelerini hatırlamakta fayda var: “Milli ekonominin temeli tarımdır. Bunun içindir ki tarımda kalkınmaya büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar bu amaca yayılmayı kolaylaştıracaktır. Fakat bu çok önemli işi isabetle amacına ulaştırabilmek için ilk önce ciddi etütlere dayalı bir tarım politikası tespit etmek ve onun için de her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek tatbik edebileceği bir tarım rejimi kurmak lazımdır.”

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bu tespitlerin günümüz Türkiye’sinde bile karşılığı var.

Zira, bizim bugün bile gerçek manada orta ve uzun vadeli bir tarım politikamız ve stratejimiz maalesef yok. Tarımsal yayım ve çiftçi eğitiminde hala gerçek bir koordinasyon sağlayabilmiş değiliz.

Atatürk’ün kafasındaki tarım politikasını ve rejimini hayata geçirmesi o dönemde hiç de kolay değil.

‘Topraksız çiftçi kalmamalı’

Toprağın kıymetini çok iyi bilen Atatürk, bu konudaki planını şu sözlerle özetliyor:

“Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın hiçbir sebep ve suretle bölünemez bir nitelikte olması gerekir. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus yoğunluğuna ve toprağın verim derecesine göre sınırlandırılması lazımdır.”

Gelelim bugüne…

Biz bugün miras yoluyla parçalara bölünen tarım alanlarının daha da küçülmesinin önüne geçmek için geç de olsa yasa çıkartırken, tarım alanlarını toplulaştırmak için yıllardır çaba sarf ediyoruz. Gelişmiş ülkelerin 60 yıl önce hallettiği bu meseleyi biz hâlâ aşamadık. Buna karşın özellikle son 30 yılda tarım alanları hızla vasfının dışına çıkarılırken, toprağın verim ve kalitesini de hızla kaybediyoruz.

Planlı tarım stratejisi

Atatürk, o dönem tarımda mekanizasyonun öneminin de farkında. “Küçük, büyük bütün çiftçilerin iş makinalarını artırmak, yenileştirmek ve korumak için vakit geçirmeden önlem alınmalıdır” diyen Mustafa Kemal, “Memleketi; iklim, su ve toprak verimi bakımından, tarım bölgelerine ayırmak gerekir. Bu bölgelerin her birinde, köylülerin gözleriyle görebilecekleri, çalışmaları için örnek tutacakları verimli, modern pratik tarım merkezleri kurulmalıdır” sözleriyle sanki günümüz Türkiye’sine mesaj gönderiyor.

Zira yıllardır konuştuğumuz ancak sadece kâğıt üzerinde kalan havza bazlı üretim modeline bir türlü geçebilmiş değiliz. Tarımda plansız ve programsız bir üretim gerçekleştirildiği için arz-talep dengesini sağlayamıyor, fiyatta istikrarı yakalayamıyoruz. Tarımsal üretimde verim ve kalitenin öneminin farkında olan Atatürk, konuya sadece iç pazar değil ihracat açısından da bakıyor. Atatürk, “Başta buğday olmak üzere, bütün gıda ihtiyaçlarımızla sanayimizin dayandığı çeşitli hammaddeleri temin ve dış ticaretimizin esasını oluşturan çeşitli ürünlerimizin ayrı ayrı her birinde, miktarlarını artırmak, kalitesini yükseltmek, üretim masraflarını azaltmak, hastalık ve zararlılarıyla uğraşmak için gereken teknik ve yasal her önlem zaman geçirilmeden alınmalıdır” diyor.

Bu tespitler 2022 Türkiye’sinde güncelliğini koruyor.

Bugün Türkiye, başta buğday olmak üzere pek çok üründe dekar başına verimliliklerde olması gereken seviyede değil. Ürünlerin kalite ve standardizasyonunda gıda sanayi ve ihracat pazarının beklentilerini tam manasıyla karşılayamıyor. Pestisit, günümüzün en büyük sorunu olarak karşımızda duruyor. Tarımsal girdi maliyetleri ise kronik bir soruna dönüşerek çiftçinin sırtındaki en büyük yük durumunda.

İrfan Donat

Alıntı/Kaynak: https://gazeteoksijen.com/yazarlar/irfan-donat/ataturkun-tarim-stratejisi-164340


📰🌱🇹🇷 Üreten Türkiye - Atatürk’ün memleketin efendisi üreticisiyle coşkusu


 ''Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde milletçe başardığımız Cumhuriyet Devrimimizin 100 yılını tamamladık. Şu bir gerçek ki; tarihin kaydettiği en büyük devrimlerden birisi olan Cumhuriyet Devrimimiz aynı zamanda, ülkemizi parçalamak isteyen emperyalist güçlerle aramızdaki 100 yıllık amansız mücadelenin adıdır.’'

-Alıntı

Atatürk'ün Tarımla İlgili Sözleri

 "Burada bir çiftlik kuracağım. Bu çiftlikte hayvanlar yetiştireceğim. Bir küçük ormanın kenarında tarım endüstrimize ait bacalar tütecek."

 "Kılınç ve saban; bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima yenildi."

 "Köylülerin gözleriyle görebilecekleri, çalışmaları için örnek tutacakları, verimli, modern, uygulamalı tarım merkezleri kurmak gereklidir."

 "Bende çiftçi olduğumdan biliyorum. Makinesiz tarım olmaz."

 "Türkiyenin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür."

 "Milletimiz çiftçidir.Milletin çiftçilikteki çalışma imkanlarını, asri ve iktisadi tedbirlerle en yüksek seviyeye çıkarmalıyız."

 "Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bu gün dünya üzerinde olmayacaktık."

 "Milli ekonominin temeli tarımdır. "


ATATÜRK’ÜN TARIM VE ÇİFTÇİ İLE İLGİLİ SÖZLERİ
  • ''Milletimiz çok büyük elemler, mağlûbiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi şundandır: “Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken, diğer elindeki sapanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük ekseriyeti çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktır.” 1923 (Atatürk’ün S.D. II, S. 117)
  • ''Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını yeni ekonomik tedbirlerle son hadde eriştirmeliyiz. Köylünün çalışmasının neticeleri ve verimleri kendi menfaati lehine son hadde çıkarmak ekonomik siyasetimizin temel ruhudur. '' 1922 (Atatürk’ün S.D. II, S. 219)
  • ''Türk köylüsünü ‘Efendi’ yerine getirmedikçe memleket ve millet yükselemez.'' (Mahmut Esat Bozkurt, Yakınlarından Hatıralar S. 94)
  • ''Kılıç kullanan kol yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Fakat sapan kullanan kol gün geçtikçe daha ziyade kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur.'' (1923)
  • ''Eğer milletimizin çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık.'' (Mart 1928)
  • ''Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki emeklerini asrî, iktisadî tedbirlerle azamî haddine çıkarmalıyız. Köylünün çalışmalarının netice ve semeresini kendi menfaati lehine azamî haddine yükseltmek, istisadî siyasetimizin temel taşıdır.’' (1922)
  • ''Onun için, bir yandan çiftçinin emeğini arttıracak ve semereli kılacak bilgi, vasıta ve fennî aletlerin kullanma ve yapılmasına, öte yandan onun çalışmalarının neticelerinden azamî derecede faydalanmasını temin edecek iktisadî tedbirlerin alınmasına çalışmak lâzımdır.'' (1922)
Uygulamalar
Tarım Alanında Gelişme:

CUMHURİYET HÜKÜMETİ’NİN TARIM VE ÇİFTÇİNİN İYİLEŞTİRİLMESİ AMACIYLA KABUL ETTİĞİ ESASLAR ŞUNLARDIR:
  • Köylüden ağır vergileri kaldırmak.
  • Köye para ve kredi sağlamak.
  • Köylünün ürününü geliştirme ve koruma.
  • Köylünün bilgi ve görüşünü yükseltmek.
  • Toprağı olmayan çiftçilere toprak dağıtmak.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşar adı verilen ve her türlü toprak gelirinin %10’unun devlete verildiği vergi sistemiyle köylü ezilmiş ve sefalete götürülmüştür. Cumhuriyet hükümeti Aşar usulünü kaldırmaya karar verdi (17 Şubat 1925). Yerine arazi vergisi kondu.

KÖYLÜYE PARA VE KREDİ TEMİNİ:

Köylüye üretim sermayesi sağlamak amacı ile uzun vadeli ve faizsiz olarak 4 bin lira dağıtıldı. Bu para ile köylü üretim yapabilmek amacıyla gerekeneksiklerini tamamladı. Ziraat Bankası kredi şartlarını kolaylaştırdı. Köylülere kredi verilmesini sağladı. 1929 yılında Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu. Çiftçilere kredi bulmak imkanını verdi.

TARIMI GELİŞTİRME VE KORUMA:

Köylülere pulluk dağıtıldı. Traktör kullanan çiftçiler korundu. Ziraî Donatım Kurumu, çiftçinin tarım aleti, makine ve kimyasal gübre ihtiyacını sağladı. Halka parasız fidan verdi. Numune çiftlikleri açtı. Dalaman Çiftliği en büyük numune çiftliği haline getirildi. Ankara’da Gazi Orman Çiftliği’ni kurdu. Hükümet buğday fiyatını korumak için gerekli gördüğü zaman Ziraat Bankası ve “Toprak Mahsulleri Ofisi” aracılığı ile buğday alım satış işlerini de üzerine aldı.

Atatürk 1925 yılından itibaren kendisine ait çiftliklerde geleneksel tarım anlayışını kökten değiştiren uygulamalar gerçekleştirdi; köylüye örnek oldu. Atatürk’ün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği, Silifke’de Tekir, Yalova’da Baltacı, Tarsus’ta Piloğlu, Dörtyol’da Karabasamak çiftlikleri ve Ankara’da Bira Fabrikası vardı. Bu işletmeler 1925 yılından beri tarımda yeniliklerin uygulatılması ve yaygınlaştırılmasında kullanılıyordu. Atatürk 1937 yılı Haziran ayında devlete bağışladı.

Cumhuriyet döneminde Ankara, Eskişehir, Erzurum ve Yeşilköy’de hububat ıslah istasyonları; Adana ve Nazilli’de pamuk ıslah istasyonları; Adapazarı’nda patates ve mısır ıslah istasyonu; Bursa, Antalya, Diyarbakır, Edirne ve Denizli’de ipek böcekçiliği istasyonu, Kayseri’de yonca istasyonu, Antalya’da sıcak iklim nebatları ıslah istasyonu kuruldu. Tarım aletleri, makineleri ve ilaçlarının satın alınarak halka tanıtılması amacıyla 1937 yılında Zirai Kombinalar İdaresi kuruldu.

TARIMSAL EĞİTİM:

Çağdaş anlamda tarım eğitimi için Atatürk’ün direktifiyle şimdiki Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yerinde Ankara Ziraat Yüksek Mektebi açılır. Kapatılmış olan uygulama okullarının yerine 1930 yılında İstanbul, Bursa, İzmir ve Adana’da birer orta ziraat okulu açılır. Ankara’da 1930 yılında kurulan Yüksek Ziraat Okulu, 16 Haziran 1933’te Yüksek Ziraat Enstitüsüne dönüştürülür. Bu enstitü gerek kuruluşu ve gerekse akademik faaliyetiyle tam bir “Tarım Üniversitesidir”. 1933 yılında Türkiye tarımının geliştirilmesi için Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü faaliyete geçti, 1 Ocak 1948 yılında Ankara Üniversitesi’nin kurulmasıyla aynı Enstitü, Ziraat Fakültesi adını aldı. Zamanla ziraat fakültesi bünyesinde veteriner, ziraat sanatları ve orman bölümleri açılmış ve bugünkü üniversitelerimizin temeli de bu süreçle birlikte başlamıştır. Ziraat okulları ile diğer tarım kuruluşları teknik bilgileri çiftçilere ulaştırmak ve teknik elemanlara yeni bilgiler vermek amacı ile kurslar açarak bu alandaki eksiklikleri gidermek için önemli aşamalar kaydetmiştir.

TOPRAKSIZ ÇİFTÇİYİ TOPRAKLANDIRMA:

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, köylünün büyük bir kısmının topraksız olması, tarımsal üretimi olumsuz etkilemekteydi. Dönemin hükümeti, köylüyü toprak sahibi yapmak için birçok kanunlar çıkardı. 1925’de kabul edilen bir kanunla birlikte; Devlete ait arazilerin, uygun bir arazi yoksa devlet tarafından arazi alınıp köylüye dağıtılmasına başlanmıştır. İlk on yılda köylüye 1.077.526 dönüm arazi dağıtılmıştır. Toprak sahibi olan köylünün toprak, tohumluk, tarım araçları borçlarının 20 yılda ödenmesi sağlanmıştır. İlk işletilen arazi, yeni yetiştirilmeye başlanan fidanlıklar, bağlar ve zeytinliklerden belirli bir süre için vergi alınmaması kuralı kabul edilmiştir.

Atatürk’ün Çiftliklerinin Devlete Bağışı İçin Yazdığı Dilekçe


T.C.RİYASETİ
BAŞVEKALETE
Malum olduğu üzere, ziraat ve ziraai ihtisas sahasında fenni ve ameli tecrübeler yapmak maksadı ile muhtelif zamanlarda memleketin muhtelif mıntıkalarında mütaaddit çiftlikler tesis etmiştim.

On üç sene devam eden çetin çalışmaları esnasında faaliyetlerin; bulundukları iklimin yetiştirdiği her çeşit mahsulattan başka, her nevi ziraat sanatlarına da teşmil eden bu müesseseler; ilk senelerden başlayan bütün kazançlarını inkişaflarına sarf ederek büyük küçük müteaddit fabrika ve imalathaneler tesis etmişler, bütün ziraat makine ve aletlerini yerinde ve faydalı şekilde kullanarak bunların hepsini tamir ve mühim bir kısmını yeniden imal edecek tesisat vücuda getirmişler, yerli ve yabancı birçok hayvan ırkları üzerinde çift ve mahsul bakımından yaptıkları tetkikler neticesinde, bunların muhite en elverişli ve verimli olanlarını tespit etmişler, kooperatif teşkili suretiyle veya aynı mahiyette başka suretlerle civar köylerle beraber faydalı şekilde çalışmışlar, bir taraftan da iç ve dış piyasalarla daimi ve sıkı temaslarda bulunmak suretiyle faaliyetlerini ve istihsallerini bunların isteklerine uydurmuşlar, ve bugün her bakımdan verimli, olgun ve çok kıymetli birer varlık haline getirmişlerdir. 

Çiftliklerin, yerine göre araziyi ıslah ve tanzim etmek, muhitlerini güzelleştirmek, halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek sıhhi yerler, hilesiz ve nefis gıda maddeleri temin eylemek, ihtikarla fiili ve muvaffakiyetli mücadelede bulunmak gibi hizmetleri de zikre şayandır.

Bünyelerinin metanetini ve muvaffakiyetlerinin temelini teşkil eden geniş çalışma ve ticari esaslar dahilinde idare edildikleri ve memleketin diğer mıntıkalarında da mümasilleri tesis edildiği takdirde, tecrübelerini müspet iş sahasından alan bu müesseselerin ziraat usullerini düzeltme, istihsalatı artırma ve köyleri kalkındırma yolunda devletçe alınan ve alınacak olunan tedbirlerin hüsnü intihap ve inkişafına çok müsait birer amil ve mesnet olacaklarına kani bulunuyorum ve bu kanaatle, tasarruflum altındaki bu çiftlikleri bütün tesisat, hayvanat ve demirbaşlarıyla beraber hazineye hediye ediyorum. Çiftliklerin arazisi ile tesisat ve demirbaşını mücmel olarak gösteren bir liste ilişiktir.

Muktazi kanuni muamelenin yapılmasını dilerim.

II-VI-1937.

Kemal ATATÜRK


Şükran ile
Heyeti vekileye arz edilmiştir.
Maliyeye
İsmet İNÖNÜ

23.6.37 

Alıntı: https://www.turkishnews.com/2021/02/05/ataturkun-tarim-ve-ciftci-ile-ilgili-sozleri-nelerdir/

20261004

📷 Kubbesinde tabut bulunan Katip Sinan Camisi!

 

Kubbesinde tabut bulunan Katip Sinan Camisi!

1496 yılında camiiyi yaptıran 2. Beyezid'in mutfak kâtibi Sinan Efendi'nin vasiyetii üzerine kubbeye yerleştirilmiştir.

Alıntı: Umut Güner @umuttgunerr

🎞️ Burası İzmir’in Bayındır ilçesine bağlı Hasköy. Kahvede oturan neredeyse iki kişiden biri Afro-Türk.


''Burası İzmir’in Bayındır ilçesine bağlı Hasköy.
Kahvede oturan neredeyse iki kişiden biri Afro-Türk.

Alıntı: Halim Gençoğlu @halimgencoglu

📖 Osmanlı Hâkimiyetinde Aynoroz Yarımdası’ndaki Kilise ve Manastırlar - Yrd. Doç. Dr. Vedat TURGUT

 


Osmanlı Hâkimiyetinde Aynoroz Yarımdası’ndaki Kilise ve Manastırlar

Yrd. Doç. Dr. Vedat TURGUT
Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü
vedat.turgut@bilecik.edu.tr

Özet

Elinizdeki çalışma Selanik Sancağı’na bağlı imtiyazlı bir bölge olan Aynoroz Yarımadası’ndaki manastır ve kilise vakıflarını incelemekte olup, kaynağını tahrir defterleri teşkil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, Osmanlı Devleti’ndeki dini hoşgörüyü gözler önüne sermektir. Osmanlı Devleti’nin fethettiği yerlere adaletle hükmettiği ve İslam dinindeki zımmî hukuka riâyeti bilinen bir gerçekliktir. Başta İstanbul, Kudüs ve Selanik olmak üzere gayrı müslimlerden alınan her yerde bunun uygulamasını görmek mümkündür. Tahrir Defterleri’nin genel olarak manastır ve kilise vakıflarına ait kayıtlar konusundaki suskunluğu dikkate alındığında konunun önemi daha da belirginleşir. Osmanlılar, İslam hukukuna uygun olarak fethettikleri yerlerdeki en büyük mâbedi câmiye tahvil etmişlerdir. Bunun birçok örneğini Selanik şehrinde de görmek mümkündür. Ancak Aynoroz kutsallığını sadece Athos Dağı’nın değil, aynı zamanda Osmanlı himâyesinin gölgesinde muhafaza etmiştir.

GİRİŞ

.....


 

Aynoroz’daki Kilise ve Manastırlar

Konumuzu teşkil eden Aynoroz Yarımadası’nın tarihi ve coğrafi özelliklerine bakıldığında burada bulunan dağın yüksekliğinin eskiden beri dillere destan olduğu, dağların tepelerinden Girit ve İstanbul’un bile sezilebildiği söylenir. Dağın en tepesinde bulunan küçük bir kilisede, ruhânilerîn senede bir defa olmak üzere transfigürasyon yortusu günü ayin düzenledikleri belirtilmektedir. Aynoroz’un havasının çok sıhhi addedildiği ve bu yüzden burada bulunan insanların, diğer insanlardan daha fazla yaşamasından dolayı “makrov=uzun ömürlü” olarak tesmiye edildikleri rivâyet edilmektedir. Eskiden beri filozof ve keşişlerin ikâmet yeri olan adada Leonklavius zamanında 200-300 keşiş ile beraber 23 manastır bulunmaktaydı. İnciciyan’a göre, XIX. yüzyılda 18 manastır halen ayaktadır.

Çok sıkı bir perhizle ağır bir mahrumiyet içinde yaşayan keşişler asla et yemezler, taze ekmekleri bulunmaz ve yemekleri genellikle sebze, hububat,
.....
  
.....

Sonuç

Osmanlı Devleti’nin ele geçirdiği Hıristiyan topraklarındaki hoşgörüsünün en güzel örneğini Selanik şehrinde görmek mümkündür. Sultan Murad Han, Selanik’i fethettiğinde kiliselere ait yerleri ya ellerinde bırakmış ya da mirî adına satın alarak aynı bedelde akarât satın almaları için mukarrernâme vermiştir. Özellikle Aynoroz Adası’ndaki kiliseler için ikinci yolun takibedildiği anlaşılmakta olup, Sultan Murad’ın mukarrernâmesini kendisinden sonra gelen padişahlar da onaylamışlardır. Çalışmaya esas teşkil eden Sultan II. Selim zamana ait 1568-1569 tarihli 553 numaralı evkaf defteri, bu padişahın mukarrernâmesini de kaydetmiştir. Sultan Selim, atası Sultan II. Murad zamanında 14.800 altına ruhbanlar tarafından kilise ve manastırları adına satın alınan yerleri, ruhbanların başvurusu üzerine kiliselere bağışladığı gibi, daha sonra miriye ait bazı yerlerin de öşürleri ödenmesi şartıyla kiliselerde meskûn bulunan ruhbanlarca işlenmesi için 1567-69 yıllarında mukarrernâme vermiştir. Miriye ait olup, kilise ve manastırdaki ruhbanlar tarafından işlenen yerler için 70.000 akçe mukatâ’a belirlendiği görülmektedir. 

Tahrir defterlerinde manastır ve kilise vakıfları ile ilgili kayıtların sınırlı sayıda olması, Aynoroz Yarımadası’ndaki kiliselerle ilgili vakıf kayıtlarını tahrir kaynaklı çalışmalar içinde eşsiz bir hale getirmektedir. Genel olarak herhangi bir gayr-ı müslim yerleşmesinin ister şehir içinde mahalle şeklinde, ister köy tarzında bir yerleşim olsun bir kilise etrafında kurulduğu düşünülür. Örneğin; mahalle isimlerinde “Papa X” terkibi, o mahallenin bir kilisenin etrafında teşekkül ettiğini gösterir. Selanik Sancağı Evkaf defterinde ise, kiliselere ait akar kayıtları ayrıntılı bir şekilde işlenmiş olmakla, diğer tahrir defterlerinden ayrılmaktadır. Selanik Sancağı dahilinde toplam 106 adet kilise vakfı kaydına rastlanmakta olup, bunlardan bir tanesi Sancak dışında Siroz’da bulunan Margarit Manastırı’dır. Bu
manastırın önemi, II. Murad zamanında kaleme alınan Yazıcızâde’nin “Selçuknâme” adlı eserinde ilginç bir şekilde yer almasıdır. Buna göre manastır, Devlet-i Âliyye’nin isim babası olan Osman Gazi’nin ahfadının bölgeyi fethedeceğini ilm-i nücûm vasıtasıyla öğrenmiş ve Söğüd’e bir heyet göndererek Sultan’dan hükm-i şerif almıştır. Osmanlı Devleti’nin aldığı bütün önlemlere rağmen, bazı kiliselerin hâli kaldığı yani ruhbânların yerlerini terk edip gittikleri anlaşılmaktadır. Ayo-Rizkon, Ayo Markiz Krismon, Dimitri Berko, Ayo Vahin, Ayo Nikola Angel, Prodoromo Pale, Ayo Vasil, Yano Kalivri, Ayo Nikola Milovine ve Vamlis Polit kiliseleri bu kâbil yapılardan olup, hâli kalan kiliselerin tesbit edilen kiliselere oranı yaklaşık % 10’dur.

.....
....

Alıntı: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1023580







🗺️ Aynoroz yarımadasındaki Koutloumossiou (Kutulmuş veya Kutalmış) Manastırı.

 

Aynaroz yarımadasındaki Koutloumossiou Manastırı. Yani Kutulmuş veya Kutalmış Manastırı. 12. yüzyılda keşiş Konstantin tarafından tesis edilmiş. Selçuk hanedanından din değiştirmiş bir prensmiş. Manastırın 1856'daki gravürü ve şimdiki hali


AYNOROZ YARIMADASI


Kadınlara 1.000 Yıldır Yasak Bölge: Aynoroz Yarımadası 
19 Ağustos 2024
Yunanistan’ın kuzeyinde, Halkidiki yarımadasının doğu ucunda yer alan Aynoroz Yarımadası, eşsiz bir özelliği ile dikkat çekiyor: Burası, yaklaşık 1.000 yıldır kadınlara tamamen kapalı. 335 kilometrekarelik bir alana yayılan bu kutsal bölge, yoğun ormanlarla kaplı dağlık bir araziden oluşuyor ve bugün dünyada kadınların girmesinin yasak olduğu en geniş alan olarak biliniyor. Sadece denizden ulaşımın olduğu bu bölgeye kadınların sahilden dahi 500 metre yaklaşmaları yasak.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Aynoroz Yarımadası’nda, 20 manastır bulunuyor ve yaklaşık 2.000 keşiş burada yaşıyor. Ancak, bunu deneyimlemek isteyen erkek ziyaretçilerin öncelikle özel bir izin alması gerekiyor. Özel izne sahip olmayan herhangi bir kimse ise bu özerk alana giriş sağlayamıyor.

Günlük ziyaretçi sayısı sınırlı tutuluyor ve ziyaretçilerin manastır yaşamının kurallarına uyum sağlamaları bekleniyor. Aynoroz’da gerçekleştirilen tüm dini ayinler ve ritüeller ise yalnızca erkekler tarafından gerçekleştiriliyor.

Politik olarak Yunanistan’a bağlı olan Aynoroz, dini açıdan İstanbul Fener Rum Patrikanesi’ne bağlı konumda. Yarımada, Bizans İmparatorluğu’ndan bu yana özerklik statüsünü koruyor ve bugün de Yunanistan Anayasası’na göre özerk bir yönetim yapısına sahip. Yönetim, 20 manastırın temsilcilerinden oluşan bir konsey tarafından yürütülüyor.

Yüzyıllardır, kadınların Aynoroz’a giriş yasağı titizlikle uygulanıyor. Sadece erkeklerin girebildiği bu yarımadada, bu kural hayvanlar için de geçerli; yalnızca dişi kuşlar burada doğal olarak yaşamaya devam ediyor. Burada kadını sadece Azize Meryem’in temsil edeceğine inanılıyor.

Neden Kadınlara Yasak?

Aynoroz’daki manastırların temel ilkesi, keşişlerin dünyevi bağlardan ve cinsellikten tamamen uzak durarak ruhani bir yaşam sürdürmeleridir. Kadınların varlığı, bu ruhani izolasyonu tehdit edebilir ve keşişlerin manevi saflıklarını koruma çabalarını zorlaştırabilir. Bu nedenle, kadınların Aynoroz Yarımadası’na girişi yasaklanmış ve bu yasak, keşişlerin ruhani odaklanmalarını koruma amacıyla günümüze kadar süregelmiştir.

Kadın yasağı yarımadada çok ciddi şekilde uygulanmasına karşın II. Dünya Savaşı, 1830’larda Yunan Bağımsızlık Savaşı, bazı feminist aktivistler ve gazeteciler tarafından çok kısa süreli ihlal girişimlerine sahne olmasına karşın yasak hiçbir şekilde bozulmamış.

Alıntı: https://www.huseyinsayin.com/kadinlara-1000-yildir-yasak-bolge-aynoroz-yarimadasi/

***Aynoroz kutsallığını sadece Athos Dağı’nın değil, aynı zamanda Osmanlı himâyesinin gölgesinde muhafaza etmiştir.***

En Çok Okunanlardan...