Blog Listem

20171101

Tarihin tekerleği geriye dönmez!

 

Tarihin tekerleği geriye dönmez!

Mecit Ünal

Aydınlık Gazetesi, 2.11.2017

Yüz yıl, insan için uzun, insanlık için kısa bir zaman... Binlerce yıllık tarih karşısında bunca kısa bir zamana insanlık yine de nice savaş, nice yıkım, nice devrim, nice ilerleme ve atılım, nice yenilgi ve geriye dönüş sığdırabilir ve sığdırabilmiştir.

Dünyayı neredeyse ekseninden sarsan bir devrimin, 1917 Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılına rastlayan şu günlerde bu güncel gerçek, çok daha derinden hissettiriyor kendisini.

Yüzüncü yılın, devrimin yarattığı ilk sosyalist ülkenin, SSCB’nin çoktan tarihe karıştığı bir kesite denk gelmesi ise, daha bütüncül ve nesnel değerlendirmelerin ortaya çıkışını etkileyecektir.

Az buz değil, dünyanın üçte birini emperyalist-kapitalist sistemin dışına çıkaran bir devrimin ve etkilediği her şeyin öyle kolayından yok olup gittiği, unutulduğu düşünülemez.

Tarihin tekerleği geriye dönmez!


Ekim Devrimi de, insanlığın geçmişinde yerini almış bütün devrimler gibi nice deneyim ve derslerle doludur. Ve bu deneyim ve dersler, kendisinden önceki devrimler gibi gelecekteki devrimlerin yolunu aydınlatacaktır.

Devrimin yüzüncü yılında Rusya başta olmak üzere tüm dünyada çeşitli etkinlikler hazırlanıyor. Türkiye’de toplantılar düzenleniyor, çeşitli siyasi çevreler devrimi tartışıyor, çeşitli yayın organları yüzüncü yılla ilgili yazılar yayımlıyor.

Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nün düzenlediği sempozyum en önemli toplantılardan biriydi. Sempozyumun teması, “100. Yılında Sovyet İhtilâli ve Türk Dünyası” idi. Temaya ilişkin çok sayıda bildirinin sunulduğu sempozyum (25-27 Ekim) iki gün sürdü.
  • “Ekim Devrimi ve Sovyet Sosyalist Deneyiminin Türkiye’de Algılanması Üzerine Bazı Düşünceler”, 
  • “İngiliz Belgelerinde Türk-Bolşevik Rusya İlişkilerine Kesitsel Bir Bakış (1917-1921)”, 
  • “Bir Düşünce Dergisi Olan Kadro’da Sovyet Devrimi”, 
  • “Bolşevik İhtilalinin Osmanlı Basınına Yansıması: Sabah Gazetesi Örneği”, 
  • “Mehmet Ali Aybar’ın Penceresinden Sovyet Sosyalizmine Bakış”, “Türkiye Sovyet Rusya’sı Kültürel İlişkileri Bağlamında Evgeni Lansere’nin ‘Ankara’da Bir Yaz 1922’ Adlı Çalışması”, 
  • “Türkiye Cumhuriyeti’nin Sanayileşmesinde Sovyetler Birliği’nin Katkıları”, 
  • “Devam Ettirme ve Uyarlama Düzleminde Sovyet Rusya’dan Türk Edebiyatına Toplumcu Gerçekçilik: Türk Toplumcu Gerçekçiliğinin Felsefî Temelleri”, 
  • devrimin Türkiye’ye etkilerini ele alan bildirilerden bazılarıydı.

Bilim ve Ütopya, Kasım sayısını Ekim Devrimi’ne ayıran dergilerden biri. Derginin “Yüzüncü Yılında Ekim Devrimi” başlıklı kapak dosyasında Dr. Doğu Perinçek, Yıldırım Koç, Prof. Dr. H. Zafer Kars, Yavuz Alogan ve Özgür Uyanık’ın yazıları bulunuyor. 

Kasım sayısını Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılına ayıran dergilerden biri de Teori. “Yüzyılın Tecrübesiyle Ekim Devrimi”, “İttihat ve Terakki’nin Yayın Organında Bolşevik Devrimi”, “Anti Emperyalist Mücadelede Komünist-İslamcı İttifakı: Rus Deneyi”, “Devrimci Nerimanov- Gerici Galiyev”, “Devrim Kuramları Işığında Ekim Devrimi’nin Oluşumu” ve “Doğu İhtilâl Makinası ve Ecnebi Cisimler: Dün, Bugün, Yarın” dergideki Ekim Devrimi konulu yazılar.

AYDINLIK GAZETESİ

İttihatçı liderlerin yurt dışına gidişi: Vatana Veda /Hikmet Çiçek

 

İttihatçı liderlerin yurt dışına gidişi: Vatana Veda

Hikmet Çiçek

Talat, Enver, Cemal, Dr. Nazım, Kara Kemal, Dr. Bahattin Şakir, Dr. Rusuhi, Hacı Adil Bey, Ziya Gökalp, Mithat Şükrü... Hepsi oradalar. İttihat ve Terakki’nin son kongresi toplanıyor. Tarihler 1 Kasım 1918’i gösteriyor. Yer, Cemiyet’in Genel Merkezi Kırmızı Konak (Cumhuriyet gazetesinin eski yönetim binası). Bir devrin, bir partinin, bir tarihin sonuna gelinmiştir. Kongrenin üçüncü günü İttihatçı liderlerin yurt dışına kaçtıkları duyulacaktır.

2 Kasım’ı 3 Kasım’a (1918) bağlayan gece bir istimbot Enver Paşa’yı Kuruçeşme’deki yalısından alıyordu. Motor, Bebek koyundan Talat Paşa ve Bahattin Şakir’i alacaktı. Bahriye Nazırı Cemal Paşa da bir başka yerden alınacaktı. Beyrut Valisi Azmi Bey, eski Polis Müdürü Bedri Bey, Doktor Nâzım Bey ve Cemal Azmi Bey de Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan diğer kişilerdi.

ÖLÜNCEYE KADAR...

Hareket yeri İhsan Namık Bey’in (Poroy) Arnavutköy’deki evi olacaktı. İhsan Namık Bey, İttihatçı dostlarına son sofrayı hazırlamıştı. Masadaki pilaki, Talat Paşa’nın en sevdiği mezeydi.

Ayrılma günü, yeri, saati ve şekli, Doktor Nâzım tarafından Teşkilatı Mahsusa’nın bazı isimlerine bildirilmiş ve gereken önlemlerin alınması istenmişti. İttihatçıların ünlü ‘Küçük Efendi’si Kara Kemal’in teşkilatlandırdığı İstanbul mavnacılarının reislerinden Salih Reis eğildi, Talat Paşa’nın elini öptü, sonra sağ elini kalbinin üzerine koyarak ötekileri selamladı... Sağ elini kalbinin üzerine koymak, İttihatçılarda ‘ölünceye kadar beraberiz’ demenin işaretiydi. Salih Reis, “Vakittir beyim” diyerek kapının yanına çekildi. Vakit gelip çatmıştı. Bir devre damgasını vuranların son veda dakikalarıdır. Sanki bir daha görüşmeyeceklerini biliyor gibidirler.

O TABAKAYI SATMAK ZORUNDA KALDI

Hepsinin gözleri yaşlıydı, büyük üzüntü içindeydiler. Doğdukları, büyüdükleri, savaştıkları vatanlarını terk etmek zorunda kalmaları hepsine büyük bir acı veriyordu. Nereye gidiyorlardı? Paraları var mıydı? Gurbet ellerde ne yapacaklardı? Talat Paşa, Emanuel Karasu’dan 3 bin lira borç almıştı. Son kongre günü Sultan Reşat’ın hediyesi olan altın tabakasından bir sigara çıkarıp yakarken, yanındakilere bir latife yapmış, “Bu sabah tabakaya sigara korken düşündüm. Allah razı olsun Sultan Reşat’tan, parasız kaldığımız zaman bu tabaka hayli iş görür!” demişti. Gelecekte bu latife gerçek olacak, Talat Paşa bu tabakayı satmak zorunda kalacaktı. Talat Paşa da Osmanlı İmparatorluğu’nu on yıl yöneten diğer İttihatçı liderler gibiydi, onlar paraya pula, makama mevkiye, koltuğa sandalyeye metelik vermeyen insanlardı.

HİCRET!


Yurt dışına çıkmaya en güç ikna edilen, Talat Paşa olmuştu. Hep böyleydi Talat. 31 Mart gerici isyanında da yurt dışına kaçmayı reddetmiş, Dr. Nazım ile Şehzadebaşı’nda bir evde saklanmıştı. Bahattin Şakir, Talat Paşa’yı ikna etmek için Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretini hatırlatıyor, “Kaçmıyoruz, hicret ediyoruz!” diyordu.

Talat, Enver ve Cemal Paşalarla Merkezi Umumi üyelerinden Doktor Nâzım, Doktor Bahaddin Şakir ve Doktor Rusuhi (Diktürk) ve diğerlerinin İstanbul’da kalmaları, bile bile ölüme gitmek demekti. Divan-i Örfi kararları sonradan bunu gösterecekti. Memlekette kalanların herhangi bir sorguya tabi tutulmaksızın Malta’ya sürülmelerini yaşayacaklardı. Talat, memleketi terk etmeye şiddetle karşı koymuşsa da sonunda ikna edilmişti. Ortalık durgunlaşıp, memleket yabancı işgalinden kurtulduktan sonra tekrar İstanbul’a dönmek üzere bir süre için Berlin’e gitmeye ve olayların gelişmesini orada beklemeye razı olmuştu.

Küçük bir gemi, yolcuları aldı. Bu tür küçük gezinti gemilerine “Muş” deniyordu. Herkesin yanında yalnızca küçük bir bavul vardı. Geminin kamarasına girdiler ve hemen başlarındaki fesleri çıkararak birer şapka taktılar. Birkaç dakika sonra gemi ışıksız olarak denize açıldı. Gece yarısına doğru Tarabya önlerinde R-1 Torpidosuna yanaştı.
İttihatçıların bir denizaltıyla gittiklerini ileri süren Şevket Süreyya Aydemir’dir. Tarık Zafer Tunaya ise kaçan grup içinde bulunan Dr. Rusuhi Bey’in 1926 Ankara İstiklal Mahkemesi’nde “Torpido ile gittik” demesini esas almakta ve “Bizzat giden kişinin sözlerine inanmakta kendimizi haklı buluyoruz” demektedir.

Eskiden Rusların Karadeniz filosuna ait olan bu muhrip, birkaç haftadan beri Alman personeli ve bayrağı ile görev yapıyordu. Türk konuklarını mümkün olduğunca hızla Sivastopol’e götürüp karaya çıkarma emri almıştı. İstanbul’dan Sivastopol’a kadar olan yaklaşık 400 deniz mili yolu 24 saate gittiler. İttihatçı liderler, 3 Kasım 1918 Pazar günü Sivastopol limanına ulaştılar.

‘SELANİKLİ MUSTAFA’

Yurtdışına kaçış, Merkezi Umumi’de yapılan sınırlı sayıda kişinin katıldığı bir toplantıda kararlaştırılmıştı. Fikir, Enver ve Cemal Paşalardan çıkmıştı. Sadrazam İzzet Paşa’nın da firardan bilgisi vardır. Hareketten önce Enver ve Talat, İzzet Paşa’ya ayrı ayrı mektup yazmış, gösterdiği dostluktan ötürü teşekkür etmişlerdir.

İttihatçı liderler yurt dışında yeni serüvenlere atılırken, Anadolu’da Mustafa Kemal’in, İttihatçıların biraz da küçümsemek için kullandıkları ifadeyle “Bizim Sarı”nın ya da “Selanikli Mustafa”nın önderliğinde Milli Mücadele başlamaktadır!



 “İttihatçılar da vardı hilâl bıyıklıydılar
sustasına basılmış birer çakıydılar
mor kumrular patlıyordu câmilerden
mavzerlerin gözü dönmüştü
kara kalpaklıydılar
bir tambur kanat çırpmasın ıtrî’den
eksiksiz bütün ölmüşlerimiz ayaktaydılar
kılıçlar çekilmişti bâkî’nin gazellerinden
budin’den yaşlı sipahiler
ezan okumaktaydılar
Ertuğrul gâzi mi tutmuştu
Kemal paşa’nın ellerinden
Oğuzlar mıydı yoksa bismillah
yeniden başlamaktaydılar”
Attila İlhan


 

Türk Mutfağı: Amerikalılara Türk kahvesini sevdirmek



6 yıl önce hayalim Amerikalılara Türk kahvesini sevdirmek ve 500 yıllık kahve kültürümüzün hakettiği şekilde tanınmasını sağlamaktı. Kendi küçük ama misyonu büyük Turkish Coffee Truck projemize destek veren değerli dostlar, gönüllü vatansever arkadaşlar ve Kurukahveci Mehmet Efendi gibi kurumların katkılarıyla kültürel turlarımız sırasında binlerce kişi Türk kahvesini tatmış oldu. 2012-2015 yılları arasındaki ABD, Avrupa ve Kanada turları sonrasında anladım ki, kalıcı bir yer olduğu takdirde Türk kahvesini insanların hayatlarının bir parçası yapabiliriz.

Bu düşüncemin üstünden tam iki sene geçti. Çok değerli ortaklarım, fikri destekleyen ailem ve yakın dostlarım sayesinde kişisel maddi birikim ve çabalarla yaklaşık 11 aydır bir gün bile ara vermeden çalıştık. Şimdi inanması güç ama tam iki buçuk hafta sonra hayalimiz gerçek oluyor ve ABD'nin ilk Türk kahvesi cafesini başkent Washington DC'nin en prestiljli AVMsinde açmaya hazırlanıyoruz. Sevgili Gila Benmayor yıllardır süren çabamızı ve Türk kahvesine gönül bağımızı o kadar güzel kaleme almış ki bu noktaya gelene kadar yaşadığımız tüm zorlukları unutturuyor...
Sevgili dostlar, kahve kültürümüzün gerçekten bir eşi benzeri yok, ve bu yıl kahve çekirdeklerinin İstanbul'a getirilişinin 500. yıldönümü. Lütfen Türk kahvesinin sesini dünyaya duyurmamıza destek olun, ve Türk kahvesi ile resimlerinizi #500YıldırDostluğunTadı veya #TasteofFriendshipfor500Years hashtagi ile sayfalarınız da paylaşın. Şimdi bu önemli kültürel mirasımıza ve 500 yıllık kahve kültürümüze sahip çıkma zamanı! 🇹🇷

Amerika’daki ‘Türk Kahvesi Kızı’ - Gila BENMAYOR

JALE Özgentürk’ün önceki gün, TİM’in “Türkiye’yi Tanıtım Grubu”na 300 milyon lira aktaracağını ve grubun Türkiye’nin imajına katkı yapacak, Türk Malı (Made in Turkey) algısını geliştirecek projelere imza atacağını söylemişti. Türkiye’nin nasıl bir imaj sorunu yaşadığını, turizme darbeyi, müşterilerin ayaklarına gitmek zorunda kalan ihracatçıların durumunu biliyoruz.
“Türkiye Tanıtım Grubu” projeleriyle keşke bu sorunları sihirli bir değnekle yok edebilseydi. Ama bu çok zor zira tanıtım dediğinizde devletin tutarlı, uzun soluklu, sürdürülebilir bir stratejisi şart ki bu maalesef en büyük eksiğimiz. Bu arada bireysel, küçük bütçeli yaratıcı girişimlerin tonlarca para dökülen, amacı belirsiz projelerden çok daha fazla işe yaradığını yaşayarak görüyoruz.
Buna verebileceğim en güzel örneklerden biri, ABD’de Türk kahvesinin tanıtımı için 6 yıl önce bir kamyonla yola çıkan, ABD’nin çeşitli eyaletlerini, Kanada’yı, Avrupa’yı gezerek insanlara Türk kahvesi ikram eden Gizem Şalcıgil White.

ABD’de “Turkish Coffee Lady” diye bilinen ve hikayesine zaman zaman yer verdiğim Gizem Şalcıgil White ile geçtiğimiz ilkbahar aylarında İstanbul’da buluşmuştuk.

 
EN POPÜLER AVM’DE

Yıllardır gerçekleştirme peşinde olduğu hayalinden söz etmişti.
ABD’de, lokum ve baklava eşliğinde Türk kahvesinin sunulacağı “Turkish Coffee Lady” (Türk Kahve Kızı) markasıyla bir kafe zinciri.
 
Genç kadının hayali şu anda gerçeğe dönüşmüş durumda.

Washington DC’nin, en popüler AVM’si Tysons Corner Center’da, önümüzdeki 18 Kasım tarihinde iki ortağıyla “Turkish Coffe Lady” markasıyla “kiosk kafe” konseptindeki ilk dükkânını açıyor. White, günde 400 milyon bardak kahve tüketen Amerikalıların, Türklerin 500 yıllık bir kahve kültürüne sahip oldukların bilmedikleri, kahvenin dünyaya yayılmasındaki rollerinden de habersizler oldukları gerçeğinden yola çıkmış.

Günümüzün “gurme deneyim” merakının da işine yarayacağını hesaba katmış haklı olarak.
İtalyan espresso’suz tek günleri geçmeyen Amerikalıların Türk Kahvesi gibi yeni bir tada açık olacaklarına kesin gözüyle bakıyor White.

3 BÜYÜK SPONSOR

Tysons Corner’da, Sandalyeci USA tasarım ve desteğiyle  hayata geçen “Turkish Coffee Lady”nin en önemli sponsorları Kurukahveci Mehmet Efendi ile Arzum Okka.
Bildiğim kadarıyla Kurukahveci Mehmet Efendi, White’in altı yılda çeşitli ödüller kazanmasına yol açan “Türk Kahve Kamyonu” projesini de ilk gününden destekliyor.
White, kahve kültürünü Amerikalılara yaşatmak için şahane bir fikir geliştirmiş.
“Turkish Coffee Lady”de kahve ısmarlayanlar “Faladdin” adındaki online fal okuma uygulamasıyla ücretsiz fal hizmeti alacak.

Sloganların hayatı yönlendirdiği ABD’de markasına uygun bir slogan da bulmuş genç kadın:
“Yudumla-Tadına Var-Paylaş”.
14 aylık bir kızı olduğu için kendisini “girişimci anne” (İngilizcesi mompreneur) diye tanımlayan Gizem Şalcıgil White sosyal medyayı da etkin bir şekilde kullanıyor.
Türk kahvesi tanıtımına katkı yapmak isteyen herkesi “500YıldırDostluğun-Tadı” ya da “TasteofFriendshipfor-500Years” hashtagını kullanmaya davet ediyor.
Çorbada tuzu olmak isteyenlere duyurulur.

Dünya Türk kahvesini tanımakta oldukça geç kaldı çünkü.

TAV’ın tanıtım katkısını alkış

DEVLET desteği olmadan tanıtım örneklerine devam.
Londra’da Walker PR adında bir iletişim şirketi kurmuş olan arkadaşımız Okşan Atilla Sanön bir süre önce yaz aylarını geçirdiği Bodrum’un çektiği kaliteli turist sıkıntısına çare arayışına giriyor.
İngiltere’de 120 gazeteciyle tek tek konuşarak üst üste deprem yaşamış olan Bodrum’a gelmeye ikna etmeye çalışıyor.
Sonunda 8 tanesi daveti kabul ediyor.

TAV CEO’su Sani Şener’in ev sahipliğinde, Maçakızı, Lifeco, Selamlique gibi markaların sponsorluk destekleriyle 8 İngiliz gazeteci Bodrum’da ağırlanıyor.
İngiliz gazetecilerin dönüşlerinde kaleme aldıkları ve Sanön’un paylaştığı yazılar Bodrum için öyle önemli ki.

http://www.hurriyet.com.tr/…/amerikadaki-turk-kahvesi-kizi-…

1804–Latin harfiyle ilk Türkçe metinlerden biri.


1804–Latin harfiyle ilk Türkçe metinlerden biri. III.Selim'in kardeşi Hatice Sultan'ın Mimar A.Ignace Melling'e yazdığı mektup. #HarfDevrimi

Mustafa Kemal Atatürk - (In English / İngilizce: Columbia Üniversitesi İnternet Sitesinden)

Mustafa Kemal Atatürk


  • ATATÜRK: Creator of Modern Turkey 
    Topics: Atatürk's Life, National Liberator, Founder of the Republic, Legal Transformation, Social Reforms, Economic Growth, The New Language, Women's Rights, Strides in Education, Culture and the Arts, Peace at Home, Peace in the World, UNESCO, Resolution on the Atatürk Centennial. 
Atatürk in Pictures:
  • His Portrait
  • Another Portrait
  • Another Portrait
  • Another Portrait
  • Soldier Mustafa Kemal-1
  • Soldier Mustafa Kemal-2
  • President Mustafa Kemal
  • With a Child
  • With a Woman
  • With Some Turkish Women
  • Teaching The New Alphabet
  • Visiting a School
  • Reading a Book
  • On a trip in Izmir
  • On a Trip
  • Visiting a Factory
  • With Other Law Makers
  • With a Group of Foreign Officials
  • Accepting a Foreign Ambassador
  • In The Cover of Time Magazine
  • Unesco's Resolution on the 
    Atatürk Centennial
  • His Address to the Turkish Youth
  • His tomb - Anitkabir

  • Atatürk's Addresses/Speeches: 


    Other Atatürk Pages: 


    Back to Türkiye Home Pages                                         (Updated: May 7, 1997)
    These pages were originally published for Turkish Students Association web page (at http://www.columbia.edu/cu/tsa/ata/)

    Bu bir devrimdir: Türkiye’nin ilk opera eseri

    Bu Bir Devrimdir

    1934 yılı, Haziran ayı… Ankara, önemli bir konuğu ağırlamaya hazırlanıyor.
    İran Şahı Rıza Pehlevi gelecek ve Atatürk devrimlerini inceleyecek…
    Atatürk, yakın arkadaşlarını Çankaya Köşkü’nde topluyor.
    “Şah için nasıl bir program yapalım?” diye soruyor.
    Kimi Orman Çiftliği’ne götürmeyi öneriyor, kimi “Merinos’u gezdirelim” diyor.
    Beğenmiyor bu önerileri Atatürk…
    “Bütün bunlar İran’da da var. Onlarda olmayan bir şey yapmalı, farkımızı ortaya koymalıyız” diyor.
    Aklında bir fikir olduğu besbelli… Sofradakiler merakla bekleşirken kararını açıklıyor:
    “Opera yapacağız!“
    İşte ilk Türk operası Özsoy’un doğuş sahnesi bu… Atatürk operanın konusunu da kendisi belirliyor.

    İran’lıların Şeyhnamesi’nden esinlenmiş bir destan planlıyor:
    Öykü, Hakan Feridun’un ikiz oğulları Tur ile Irac üzerine kurulu…
    İkizler doğduğunda şeytanın gazabı onları birbirinden ayırıyor…
    Ayrı yollara gidip birbirlerinden uzaklaşıyorlar.
    Ama yüzyıllar sonra buluşup kardeş olduklarını anlıyorlar.
    Tıpkı “ayrı yollara giden ikizler” Türkiye ve İran gibi…
    Bu konuyu işlemesi için Münir Hayri Egeli’ye veriyorlar. Libretto’yu [*] Egeli yazıyor.
    Sonra besteci arayışına girişiliyor ve Adnan Saygun akıllarına geliyor.
    Saygun, devlet bursuyla gonderildiği Paris’ten yeni dönmüş, Musiki Muallim Mektebi’nde hocalık yapıyor. Henüz 27 yaşında…
    Libretto’yu okutuyorlar kendisine…
    “Şah geliyor, bundan bir opera yazacaksın” diyorlar.
    Seviniyor Saygun… Daha önce hiç operası yok Türkiye’nin…
    Soruyor:
    “Solist var mı?“
    “Yok!”
    “Koro var mı?”
    “Yok!”
    “Orkestra var mı?”
    “Yok!”
    “Ne kadar vaktimiz var?”
    “Bir ay!”
    Mucizevi bir öyküdür bu…
    1 ayda, 27 yaşındaki o adam, hem de Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi’nin engelleme çabalarına rağmen solistleri bulur, orkestrayı ve koroyu oluşturur, eseri besteler ve Türkiye’nin ilk opera eserini yaratır.
    Saygun, o uykusuz geceler için sonradan şöyle yazacaktır:
    “Ah bu çalışma… Zaman kısa, imkanlar son derece sınırlı… Ama içimiz coşkun.
    Yalnız benim değil, bütün görev almış arkadaşlarımın içi şevkle kaynıyor.
    Acaba o atılım üstüne atılım yıllarında içimizde duyduğumuz dinmek bilmez heyecanı, sönmek bilmez ateşi şimdiki kuşaklar nasıl duyuyorlardır”.
    Atatürk, gelişmeleri uzaktan takip eder.
    Bir ara Sovyet Sefiri Karahan’a “Sen anlarsın, git bir bak” deyip provalara yollar.
    Olumlu haber alınca kendisi de gidip izler bir provayı…
    Ve Özsoy, 19 Haziran 1934 gecesi, iki devlet adamının huzurunda sahnelenir.
    Atatürk, bu mucizenin yaratıcılarını gece Çankaya Köşkü’nde ağırlar, kutlar.
    Ve engellemeye çalışanlara der ki:
    “Bu, bir devrim hareketidir!“
    7 Eylül’de Adnan Saygun’un 100. doğum yıldönümü kutlandı.
    Saygun’u ya da Özsoy’u anımsayan kaç kişi var bugün?
    Ya da, daha anlamlı bir soru:
    “O devrim yıllarının dinmek bilmez heyecanını, sönmek bilmez ateşini” şimdikiler nasıl duyuyorlar?
    –
    [
    *] Libretto, opera, operet, oratoryo, bale, muzikal gibi sahne eserlerinin yazılı söz metinleridir.
    Kaynak:  1

    Alıntı Kaynak http://keyifhane.net/bu-bir-devrimdir/

    'Latin Abecesi diye bilinen Ön-Türkçe'dir'

    20171031

    İmkansızlıklar İçinde Kurulan Bir Ülke Ve Atatürk’ün İnönü’ye Mektubu

    UÇURUMUN KENARINDA YIKIK BİR ÜLKE 

    29 Ekim 1923  Ülke nüfusu 13 milyon. Köyde yaşayan nüfus 11 milyon.40 bin köyün 37 bininde okul yok, postane ve dükkan yok. 30 bin köyde, yani her 4 köyün 3’ünde cami yok. Traktör ve biçerdöver sayısı SIFIR. Ayçiçeği şeker üretimi yok!


    Ekmeklik un ithal. Pirinç ithal, memlekette sadece 5 bin hektar alan sulanabiliyor. 5 bin köyde sığır vebası var. Hayvanlar ve insanlar kırılmakta, 1 milyon kişi frengi. 2 milyon insan sıtma, 3 milyon kişi trahom. Verem, tifo, tifüs salgını var. Bitle başa çıkılamıyor.

    Bebek ölüm oranı %40’ın üzerinde. Dünyaya gelen her 2 bebekten 1’i ölmekte. Anne ölüm oranı %18. Her 5 anneden 1’i doğumda ölüyor. Ortalama ömür 40. Memlekette sadece 337 doktor var.60 eczacı var 8 tanesi Türk. Diş hekimi sayısı SIFIR ve ülkede yine sadece 4 hemşire var.

    Biraz öncesine gidersek; veremle boğuşan halk ahırda yatarken, Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı. O günlerde halk ineğine verecek saman bulamazken, bugünlerde Atamız diye lanse edilen Abdülmecid’in 22 eşi vardı. 40 bin köy var, sadece 136 ebe var. Yanmış bina sayısı 115 bin...

    Hasarlı bina sayısı 12 bin, komple kül edilmiş köy sayısı 1000’in üzerinde. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerek ama kiremit dahi yok. Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz…

    6) Ölçülerimiz Ortaçağdı.Erkeklerin sadece yüzde yedi, kadınların binde dördü okuma yazma biliyor,okur-yazar erkeklerin çoğunluğu subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her 4 çocuktan 3'ü okula gitmiyordu. Limanlar madenler yabancıda, demiryollarının 1 metresi dahi bizim değil.

    7) Toplam sermayenin sadece %15’i Türk. Osmanlıdan ayakta kala kala sadece 4 fabrika kalmış. Sanayi denen işletmelerin %96’sında motor yok. 10 kişiden fazla işçi çalıştıran sadece 280 iş yeri var. Bunların da 250’si yabancının. Kişi başına milli gelir 45 dolar.

    Elektirik sadece İstanbul , İzmir ve Tarsus da var. Çünkü elektirik üretimi sadece 50 kw. 4 mevsim kullanılabilen karayolu yok. Otomobil sayısı sadece 1490. Sadece 4 şehirde özel otobüs var. Bunun üzerine mübadeleyle 400 bin insan geliyor…

    Ceplerinde para yok, iş yok, başlarını sokacak ev yok, sığınabilecekleri akraba yok, çoğunluğu hasta. Gelen her 2 çocuktan 1’i yollarda at arabalarının sırtında ilk 2 ay içinde hayatını kaybediyor. Mağarada kalanlar var…

    Kadın insan değil! Eşit eğitim hakkı, meslek edinme hakkı ve boşanma hakkı yok. Velayet hakkı yok. Kadının miras hakkı yok. Kadın kendisine miras kalan mallar üzerinde tasarruf hakkına sahip değil. Seçme hakkı yok. Seçilme hakkı yok. Doğum izni yok.

     Çalışma hayatında eşit hakkı yok. Eşit işe eşit ücret hakkı yok. Kürtaj hakkı yok. Gebeliği önleme hakkı yok. Kızlık soyadını kullanma hakkı yok. Memlekette tiyatro yok, spor yok, heykel yok, resim yok, müzik yok.

    Arkeolojik eserler yurt dışına kaçırılmış, bazı eserler ise Osmanlı padişahları tarafından hediye edilmiş. Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu.

    Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu. Memlekette saatin kaç olduğunu bilen yoktu… Kimisi hicri takvim, kimisi rumi takvim kullanıyordu.Kimisinin şubat’ı kimisinin aralık’ına denk geliyordu. 

    Herkes aynı zaman dilimindeydi ama farklı aylarda yaşıyordu! Türkçe rezil edilmiş, arapça farsça harmanlanmış adına Osmanlıca denilmiş… Fransızca,İtalyanca kelimeler,Levanten terimler dilimizi istila etmişti. 

     Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı. 1 gecede cahil kaldık palavrasına gelince; İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı ise sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı.

    Zaten Müteferrika da devşirmeydi Macar’dı. Bu topraklara kitap gelene kadar,Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, 5 milyar adet satılmıştı. Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”

    Gazete sadece İstanbul ve izmir de var. Ülkenin başkentinde sadece 2 lise var. Ülkenin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlı. Öğretmenlerin 3’de 1’inin öğretmenlik eğitimi yok. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi.

    Memleket bilimden çok uzak, medreselerde Türkçe yasak! Din diye hurafeler öğretilmekte. TARİH 30 EKİM 1923 29 ekim günü Cumhuriyeti kuran Cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal eline ve kağıt kalem alıp, Cumhuriyetin ilk başbakanı İsmet İnönü’ye mektup yazıyor;

     "Sevgili Paşam, Cumhuriyet'in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme! Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Başdelegesi olarak elbette biliyorsun.

    Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. 

    Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda.

    Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet'le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor.

    Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. 

    Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60'ı geçiyor. Nüfusun % 80'i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz.

    Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir'in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408 Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı.

    İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet'in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor.

     Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz.

     Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyet'e uygun bir anayasaya gerek var.

    29) Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. 

    Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu... Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!"

    İşte bu 2 ayyaş ülkeyi bu şartlarda kurdu. Herhalde sıcağın alnında yudumladıkları rakı bizimkileri fazla çarptı, yoksa akıl işi mi? Biri evliliğini bile yürütemedi ayrıldı dertten kederden öldü. Diğeri memleket diyerek ailesinin yüzünü bile doğru düzgün göremedi. 


    ALINTI...













    Arkeoloji: Beşiktaş’ta 3500 Yıllık Kurgan Tipi 35 Mezar Bulundu

    Beşiktaş’ta 3500 Yıllık Kurgan Tipi 35 Mezar Bulundu

    İstanbul Beşiktaş’taki metro kazısında Eski Türk ve Altay kültürüne ait 3500 yıllık kurgan tipi 35 mezar bulundu.


    Beşiktaş’ta Barbaros Bulvarı’nın hemen yanında süren metro istasyon inşaatında çıkan buluntular İstanbul tarihini değiştirecek bilgileri gün ışığına çıkardı. Metro kazısında şu anda yaklaşık 3500 yıllık 35 mezar tespit edildi. Kuzey Karadeniz step kültürüne yani eski Türk ve Altay kültürüne ait kurgan tipi mezarlığın ortaya çıkması bilim dünyasını da heyecanlandırdı.

    Beşiktaş’taki arkeolojik kazı sonuçları Türklerin Anadolu’ya girişini 1071 Malazgirt Savaşı’na bağlayan geleneksel tarih bilgisini de sorgulama noktasına getirdi. Şu anki mevcut bulgular ışığında tarihlemenin Son Tunç Çağı ile Demir Çağı’nın başlangıcı (M.Ö. 1200 – 1500) olduğu düşünülüyor.

    Kurgan Mezarlar
    Alanda çok sayıda işçi ve arkeolog görev yapıyor. Kazı alanının ilk bakışta onlarca dairesel planlı taş yığınlarından oluştuğu görülüyor. Kızıltan, buranın İstanbul’un bilinen en eski mezarlığı olduğunu anlatıyor. Dairesel planlı taş yığınlarının Kuzey Karadeniz step yani eski Türk ve Altay kültürlerine ait ölü gömme âdeti olan ‘kurgan’ tipi mezarlar olduğu belirtiliyor. Arkeologlar bu mezarların etnik olarak kimlere ait olabileceğini bu noktada söylemelerinin zor olduğunu ifade etseler de Türklerin 10. yüzyıla kadar kurgan mezar âdetini devam ettirdikleri bilimsel kaynaklardan anlaşılıyor. Mezar iskeletleri üzerinde antropologların çalışmaları neticesinde ortaya çıkacak analiz sonuçları bu mezarlıkta yatan en eski İstanbulluların kökenlerini tam olarak öğrenmemizi sağlayacak. Orta Asya ve step kültürü ile ilgili bilimsel kaynaklar İlk Tunç Çağı’nda (M.Ö. 3000) görülen kurgan tipi ölü gömme âdetinin Oğuzlar, Hunlar, Göktürkler gibi önemli Türk boyları tarafından kullanıldığını gösteriyor.
    Kavimler Göçü’nden önce Tunç Çağı döneminde de steplerden bir göç dalgası olduğu Balkanlar’daki kurgan mezar tiplerinden de biliniyordu. Beşiktaş’taki buluntuların da bu göç dalgasının sonucu olduğu ve o dönem ki tatlı su kenarına yerleştikleri sanılıyor. Bugüne kadar İstanbul’da ilk kurgan mezar Silivri’de yine İstanbul Arkeoloji Müzesi kazılarında ortaya çıkarılmıştı. Şimdi Beşiktaş’taki kurgan mezarlık ile Silivri’deki mezar arasında nasıl bir ilgi olduğu araştırılacak. Bugüne kadar 35 kurgan tipi mezar Beşiktaş’ta tespit edildi. Bazı mezarlarda urne tipi kaplar içinde yakılmış kemikler bulundu. Kremasyon yani yakılarak gömülen kemiklerin renginden 700-800 derece sıcaklıkta yakıldıkları tahmin ediliyor. Ayrıca kurganların içine hoker pozisyonunda (ana rahmindeki duruş) gömülen yetişkinlerin de olduğu tespit edildi. Her iki gömü şeklinin de Kuzey Karadeniz step kültüründe var olduğu biliniyor.
    İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Zeynep Kızıltan: “Kurgan tipi bir mezarlık alanında çalışıyoruz. Burada iki tür gömü var: Bir, yakılarak kremasyon gömüler, bir de normal yarı hoker veya tam hoker pozisyonunda yakılmadan yapılan gömü türü var. Kremasyon gömülerimiz çok daha yüksek sayıda. Ceset yakıldıktan sonra kalan kemikler ve küller toplanarak böyle gördüğünüz gibi belli aralıklarla gömülüyor. Daha sonra üstü taşlarla çevrilerek kapatılıyor. Kurgan tipi gömü özellikle Orta Asya step kültüründen Karadeniz’in kuzeyinden bizim Trakya bölgemize gelen bir ölü gömme geleneği. Şu anki malzemelerimizin karşılaştırılması sonucu erken demir ya da ilk demir çağı diyebileceğimiz döneme ait. Yaklaşık MÖ 1100-1200’ler olarak düşünüyoruz. Ancak sonuçları karbon 14 analizleri ya da DNA testleri kesinleştirecektir.”
    25.10.2017 Hürriyet Haber: Ömer Erbil



    Arkeoloji: Bilecik’te İlk Çiftçi Topluluklara Ait İzler Bulundu

    Bilecik’te İlk Çiftçi Topluluklara Ait İzler Bulundu

    Bilecik’te yürütülen yüzey araştırmalarında, Neolitik döneme ait çanak çömlek parçaları bulundu.

    Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Deniz Sarı ve öğrencilerinin Bilecik’te köy köy gezerek yürüttükleri arkeolojik yüzey araştırmalarında, önemli bulgulara rastlandı.

    Sarı, AA muhabirine, 2013-2014 yıllarında kentte yüzey araştırması yapmaya karar verdiklerini belirtti. Bilecik’in güneyi ve kuzeyinin iki farklı kültürü yansıttığı düşüncesiyle çalışmalara güney kesimden başladıklarını anlatan Sarı, “Geçen sene güney kesimde Bozüyük civarında yaptığımız araştırmalarda saptadığımız çanak çömlek ve taş aletlere dayanan buluntular, buranın şimdiden en azından M.Ö. 6500 yıllarına kadar gittiğini bize gösterdi” diye konuştu.

    Daha çok kuzey kesimlerde gerçekleştirdikleri 2017 araştırmalarını da tamamladıklarını bildiren Sarı, bu araştırmanın sonuçları üzerindeki değerlendirmelerinin ise devam ettiğini söyledi.
    Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcilerinin de araştırmaları sırasında kendilerine eşlik ettiğini anlatan Sarı, şöyle devam etti: “Araştırmalarımız süresince özellikle geçen sene Bozüyük’te, bu sene Söğüt, Yenipazar, Gölpazarı ve İnhisar civarında höyük, mağara gibi eski çağlara ait kültür dolguları içeren yerleşim yerleri saptadık. Genellikle aktiviteler nedeniyle yüzeyde görülebilen çanak çömlek parçaları, küçük çakmak taşından alet parçaları gibi bulgulardan yola çıkarak, bu bölgelere ne zaman yerleşildiğini, buluntuların işlevlerini, hangi döneme tarihlendirildiğini söyleyebiliyoruz.”

    Araştırmalarının süreceğini belirten Sarı, “Son birkaç yıldır yaptığımız yüzey araştırmalarının sonuçlarına göre, Bilecik’in dip tarihinin şimdilik 8500 yıl öncesine gittiğini söyleyebiliriz. Çünkü “Fikirtepe Kültürü (İstanbul ve yakın çevresinde neolitik çağda yaşayan insanların yaşam tarzlarına verilen ad)’ diye adlandırılan ve ilk çiftçi topluluklara ait kültürü yansıtan çanak çömlek parçalarına rastladık” değerlendirmesinde bulundu.

    06.10.2017 Anadolu Ajansı

    En Çok Okunanlardan...