Blog Listem

20180806

Atatürk'e Başkomutanlık ünvanı verilmesi

Üretim ve denetim olmazsa kriz var! - Erdem Atay

Üretim ve denetim olmazsa kriz var!

3.8.2018 01:42

Kamu harcamalarının kontrol altına alınması gerektiğini savunan ekonomist Dr. Bilin Neyaptı, tüketime yönlendirilen halkın ağır vergi ve borç yükü altında olduğuna dikkat çekti.
ERDEM ATAY / ANKARA
Merkez Bankası’nın enflasyon tahminini 5 puan artırması ve kamu harcamalarında kısıtlamaya gidilmesi kararı Türkiye’de ekonominin iyiye gitmediğinin habercisi. Üretimin olmaması ve üretim alanlarına yapılan zamların ülkeyi daha da içinden çıkılmaz bir duruma sokacağını düşünen uzmanlara göre, ekonomide derhal denetimin sağlanması gerekiyor. Yine uzmanlara göre, her ne kadar krizden çıkış çok zor olsa da, ekonomide eşitsizliği giderecek hukuksal adımlar da atılmalı.
Bilkent Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bilin Neyaptı, Merkez Bankası’nın tahminini, “Enflasyon hedefi konuluyor ama tutmuyor. Sanırım son yıllarda bir kez bu hedef tuttu. Gerçekçi olan, sonradan açıklanan rakamlardır. Bu, önümüzdeki süreçte yüzde 5’ten daha fazla artış beklemek gerektiğini gösteriyor” sözleriyle yorumladı.

ÜRETİMSİZ TÜKETİM VERGİ YÜKÜNE DÖNDÜ
Zamların üreticiye yansıtıldığını, tüketiciye henüz tam anlamıyla yansıtılmadığını söyleyen Neyaptı, enflasyon artışının kaçınılmaz olduğunu, çünkü gerçek bir üretimin yapılmadığını vurguladı. “Tüm artışların halka vergi olarak dönüyor olması, üretimi daha da azalttı. Tüketime yönlendirdiler, hem borçlar arttı, hem de üretim azalmış oldu” diyen Neyaptı, “Komşum alıyor, ben de alayım’ diye bir kültür de oluşmaya başladı, dolayısıyla halkın borçları da arttı. Üretim olmadığından bu vergi yüküne döndü” diye konuştu.

KAMU, EĞİTİM VE SAĞLIĞA PARA HARCAMALI
Kamu hizmetlerindeki harcamaların azaltılma kararına da değinen Neyaptı, şu değerlendirmelerde bulundu: Kamu hizmetleri harcamalarında hangi kalemlerden azaltmaya gideceğini bilmiyoruz. Neden bu çok lüks konvoylar, güvenliklerden ya da birçok alandan tasarruflar yapılmıyor da kamudan harcamaların kesilmesinden bahsediliyor? İnsanlar fakirleşti, eğitim ve sağlığın öneminin farkına daha fazla varıldı. Kamuda eğitim ve sağlık harcamalarının artırılması lazımken, neden Kanal İstanbul yapılıyor? Neden kamu harcamaları azaltılıyor? Ben bunları anlamıyorum. Şehir hastaneleri yaptık diyecekler ama onların verimliliği son derece tartışılıyor. Dolayısıyla yapılan yatırımlar verimli değil, tarımımızı kaybediyoruz, köylüyü bitiriyoruz. Bütün sosyal yapımız değişiyor. Köylü, şehirlerde gettolarda köle gibi çalışmak zorunda bırakılıyor.
Kamu harcamalarının kontrol altına alınması gerektiğinin de önemine işaret eden Neyaptı, “Mesela Kanal İstanbul durdurulsun, ona harcanacak para öğretmen yetiştirilmeye ayrılsın. Bilimsel içerikli ilköğretimin kaliteli bir şekilde ilerlemesi için öğretmen yetiştirilmeye ayrılması gerekiyor. Neden yabancı tohum sertifikalı oluyor da, yerli tohum sertifikalı olmuyor? Yüzde 1’in şişirildiği bir sistem fayda sağlamıyor” ifadelerini kullandı.

EKONOMİ POLİTİKACININ ELİNDEN ALINMALI
Doç. Dr. Bilin Neyaptı, Türkiye’de çok ciddi bir eşitsizliğin olduğunu, bunun da sebebinin hukuksuzluk olduğunu söyledi. Neyaptı, “Hukukun olmadığı haksız kazanımlarda, ekonomide verimsizlik artar” diye konuştu. Her sektörün sorunları olduğuna işaret eden Neyaptı şu uyarıları yaptı: Bilim adamları toplanıp çözüm aranması lazım, çok fazla politikacıya bırakıldı her şey. Kaynak dağıtımı için bütçe denetimi yapılması lazım. Bütçe denetimi yapılmıyor. Özel ve kamu sektörü var. Özel sektöre iş veriliyor, ama parayı kamu ödüyor. Denetlenebilir bir bütçenin de halka anlatılması lazım. Bu sistem içerisinde ben verimli, katma değer üreten, dışa bağımlılığın üstesinden gelen bir yapı göremiyorum.

Alıntı / Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/uretim-ve-denetim-olmazsa-kriz-var-ekonomi-agustos-2018

“Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini” EBEDİ BAŞKOMUTAN – Sinan Meydan

“Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini” EBEDİ BAŞKOMUTAN –

Sinan Meydan

“Milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize güven ve inancım bir an olsun sarsılmamıştır. Şu dakikada bu kesin inancımı yüksek topluluğunuza karşı, bütün millete karşı, bütün dünyaya karşı ilan ederim” 

(Başkomutan Atatürk, 5 Ağustos 1921)

Başkomutan Gazi-Mareşal Mustafa Kemal Atatürk.

Bundan tam 97 yıl önce, 5 Ağustos 1921'de Atatürk, TBMM tarafından Başkomutan seçildi. Bu sıradan bir başkomutanlık değildi; Atatürk, üç ay boyunca meclisin yetkilerini kullanabilecekti. Türk tarihinin en zor günlerinde; Kütahya'nın, Afyon'un ve Eskişehir'in kaybedildiği, işgalci Yunan ordularının Ankara yakınlarına dayandığı, TBMM'nin Ankara'dan Kayseri'ye taşınmasının düşünüldüğü, Türk milletinin varlık- yokluk kavgası verdiği Sakarya Savaşı öncesinde bir adam, tarihin gördüğü en büyük fedakârlıklardan birini yaparak Türkiye'nin tüm sorumluluğunu üzerine aldı. Bizler bugün, işte o adamın; Ebedi Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk'ün, 97-98 yıl önce yeniden vatan yaptığı bu topraklarda yaşıyoruz. 

VATANIN BAĞRINDAKİ DÜŞMAN HANÇERİ

 Tarih. 13 Ocak 1921
Yer: TBMM Meclis Başkanı Atatürk kürsüde…

Birinci İnönü Zaferi'ni anlatıyor. Meclis sıralarından yükselen alkışlar, salonun ortasındaki odun sobasından yayılan cızırtılara karışıyor. Atatürk sözlerini şöyle bitiriyor: “Milletimiz bugün, bütün geçmişinde olduğundan daha çok ümitlidir. Bunu ifade etmek için şunu arz ediyorum. Kendilerinin tabiriyle, cennetten vatanımıza koruyucu olan merhum (Namık) Kemal demiştir ki:
‘Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini'

İşte bu kürsünden bu meclisin başkanı sıfatıyla meclisi oluşturan bütün üyelerin her biri adına ve bütün millet adına diyorum ki: ‘Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.” Birinci ve İkinci İnönü muharebelerini kazanmak yetmedi. Gerçekten de gün geldi, vatanın bağrına düşman dayadı hançerini…

12 Haziran 1921'de Yunan Kralı, Yunan Başbakanı ve Genelkurmay Başkanı İzmir'e geldiler. Yunan Kralı Konstantin, İzmir'de, “Bizans'a, Ankara'ya” çığlıklarıyla karşılandı. 16 Haziran 1921 tarihli Yunan resmi tebliğine göre “175.000 Yunan askeri karşısında yalnızca 60.000 Türk askeri” vardı. Yunan ordusu 11 yeni tümenle güçlendirilmişti. Yunanistan'da silah fabrikası yoktu, ama Yunan ordusunun topu, tüfeği, uçağı, gemisi, kamyonu vardı. Yunan ordusu İngiliz silahlarıyla donatılmıştı. Öyle ki İngiltere, Türk-Yunan Savaşı'nda “tarafsızlığını” ilan ettikten sonra bile Lloyd George, 10 Ağustos 1921'de Yunanistan'a savaş malzemesi gönderilmesi için İngiltere Ticaret ve Sanayi Odası'na emir vermişti. (Bilal Şimşir, İngiliz Belgeleri İle Sakarya'dan İzmir'e, s. 160).  Yunan ordusu İngiliz silahlarıyla donanmasına karşın, Türk ordusunun elinde yeterli silah ve cephane yoktu. Yunan'ın kamyonlarına karşı Türk'ün kağnıları vardı.

KÜTAHYA-ESKİŞEHİR SAVAŞI

27 Haziran 1921'de İzmir'deYunan Savaş Meclisi toplandı. Toplantıda, Yunan ordusununAfyon, Kütahya ve Eskişehir'e yürümesine karar verildi.

5 Temmuz 1921'de Yunan donanması Samsun'u bombaladı. 9 Haziran'da da İnebolu'yu bombalamışlardı.

10 Temmuz 1921'de Yunan ordusunun ilerleyişiyle birlikte Kütahya-Eskişehir Savaşıbaşladı.
13 Temmuz 1921'de Afyon ve Bilecik,17 Temmuz 1921'de de Kütahya Yunanlarca işgal edildi. Türk ordusu Eskişehir-Seyitgazihattına çekildi.

Kütahya'nın düşmesi üzerineYunanistan'da kiliselerde çanlar çalındı. Halk coşkuyla bütün gece sokaklarda kutlamalar yaptı. Yunan halkı İngiliz elçiliğiniziyaret edip İngiltere Başbakanı'nı alkışladı. 19 Temmuz sabahı Yunanistan'da 101 pare top atıldı ve katedralde resmi şükran ayini yapıldı. Yunan gazeteleri Yunan tarihinin en büyük zaferinin kazanıldığını yazdılar. (Şimşir, s. 165).

 

Atatürk'ün kurtarıcı kararı

Afyon ve Kütahya düşmüştü. Eskişehir'in düşmesi an meselesiydi. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşaendişeli ve kararsızdı.

18 Temmuz 1921'de Atatürk, İsmet Paşa'nın Eskişehir'in güneybatısında Karacahisar'daki karargâhına gitti. En zor andaHızır gibiyetişmişti. Cephede durum çok kötüydü.

Atatürk, karargâha gelir gelemez oturdu, durumu değerlendirdi. Önce İsmet Paşa'yamoral verdi. Sonra kurmay subaylarını cesaretlendirdi. Ümitsizlik bulutlarını dağıttı. Daha sonra birkaç defa elindeki raporlara, birkaç defa da elindeki haritaya baktı. 1918'de Suriye-Filistin'de ordular yenilip dağıldığında verdiğigeri çekilme emrini hatırladı. Orada düşmanı Halep'in kuzeyindedurdurmuştu. Şimdi de düşmanı Sakarya'nın doğusunda durdurmayı düşündü. Hiç çekinmeden bütün sorumluluğuüzerine alıp belli bir plan dâhilinde Sakarya'nın doğusuna çekilmeemri verdi.

Atatürk stratejik akılla hareket ediyordu. Düşmanı iyice Anadolu içlerine çekip İzmir'deki ana karargâhından mümkün olduğunca uzaklaştırmayı, böylece hem düşman ordusunun ikmalini zorlaştırmayı hem de Türk ordusunun toparlanması için zaman kazanmayıdüşündü. Savaşın yerine ve zamanına düşman değil, kendisi karar verecekti. Sonuçta, zamanı geldiğinde, kendi ifadesiyle, düşmanı, “Anadolu'nun harimi ismetinde boğacaktı.”Öyle de yaptı. Anlayacağınız, Sakarya Savaşı'nda uygulayacağı “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır”stratejisini aslındaKütahya- Eskişehir Savaşı sonrasında uygulamaya başlamıştı bile…
Atatürk,verdiği bu geri çekilme kararının bazı sakıncalara yol açacağının da farkındaydı. O sakıncaları İsmet Paşa'ya şöyle açıklamıştı:
“Bu şekilde çekilişimizin en büyük sakıncası Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek manevi sarsıntıdır. Fakat kısa zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin gereğini, kararsızlığa düşmeden uygulayalım. Başka türden sakıncalara karşı koyabiliriz.”

İşte çok zor şartlarda yedi düvele karşıMilli Mücadele'yi kazandıran şey, Atatürk'ün bu kurtarıcı kararlarıdır. Onun en zor zamanda başkomutan olmasının sırrı da burada gizlidir.

Kütahya-Eskişehir Savaşı sonrası

 

19 Temmuz 1921'de Türk ordularıEskişehir'i boşalttı. Şehir, Yunanlarca işgal edildi.
21 Temmuz 1921'de Yunan Dışişleri Bakanı Baltazzi,Yunanistan'ın dış temsilciliklerine gönderdiği raporda şöyle diyordu: “Kemalist sürülerden kurtarılan Hristiyan, Musevi ve hatta Müslüman halk sevinç içindedir.”Eskişehir'in düşmesinden sonra Yunanistan artık Sevr Antlaşması'yla yetinmiyor İstanbul'u daistiyordu. (Şimşir, s. 169, 170).
22 Temmuz 1921'de Türk orduları,Atatürk'ün plan ve programı doğrultusunda, arkada artçılar bırakarak Sakarya'nın doğusunaçekildi. 25 Temmuz 1921'de çekilme tamamlandı. İsmet Paşa, Polatlı'da karargâh kurdu.
Kütahya Eskişehir Savaşı'nda Türk orduları 1643 şehit, 4981 yaralı verdiler. Çekilme sırasında 30.120 silahlı,687 silahsız Türk askeri firar etti. Çekilme yine de başarılı oldu. Yunan Genelkurmay Başkanı Dusmanis, “Türkler o derece rahat ve düzenli çekilmiştir ki, ne esir alabildik ne de elimize silah ve cephane geçti”diyordu.
Bu arada Karadeniz'deki Yunan donanması19-20 Temmuz 1921'de Trabzon'u, 22 Temmuz 1921'de Sinop'u bombaladı.
28 Temmuz 1921'de Kütahya'da Yunan Kralı Konstantinbaşkanlığında Yunan Savaş Meclisitoplandı. Toplantıda Ankara'nın işgalinekarar verildi.
31 Temmuz'da Yunan Kralı Eskişehir'e gelip karargâh kurdu.

Atatürk'ün başkomutanlığı: Son ümit, son çare


‘Mustafa Kemal Paşa Başkumandan' başlıklı haber. (Tevhid-i Efkar, 9 Ağustos 1921)

24 Temmuz 1921'de Milli Savunma Bakanı Fevzi (Çakmak) Paşa,TBMM'deki gizli oturumda kürsüye çıktı. Savaş yorgunluğu yüzünden belli oluyordu.Ankara'nın boşaltılmasındansöz etti. Meclisin Kayseri'ye taşınması gerektiğini söyledi. Tartışmalar başladı.
Fevzi (Çakmak) Paşa, “Milli Savunma Bakanı olarak yenilgiden bizzat ben sorumluyum”demesine rağmen muhalifler ikna olmadılar.
TBMM'deki muhalifler Atatürk'ün ordunun başına geçmesini istiyorlardı.4 Ağustos 1921'de TBMM'deki gizli oturumda Mersin Mebusu Selahattin Bey, kürsüden Atatürk'ün adını vererek “Ordunun başına geçsin!”dedi. Meclis birden hareketlendi.
Atatürk muhalifleri,ordunun büsbütün yenildiğini, davanın kaybedildiğinidüşünerek yenilginin tüm sorumluluğunu Atatürk'e yıkmak için; diğer milletvekilleri ise –ki bunlar çoğunluktu– Türkiye'yi bu felaket çukurundan ancak Atatürk'ün çekip çıkaracağını düşünerek onun ordunun başına geçmesiniistiyorlardı. Atatürk'ün o koşullarda ordunun başına geçmesini sakıncalı bulanlarise onu “son ümit” olarak görenlerdi. Atatürk ordunun başına geçer ve ordu yenilirse “son ümit” de yitirilebilirdi. İşte bu “son ümidin yitirilmemesi için”Atatürk'ün şimdilik ordunun başına geçmemesigerektiğini düşünüyorlardı.
Ancak yapılan görüşmeler ve tartışmalar sonunda TBMM, “son çare” olarak Atatürk'ün başkomutan olmasına karar verdi.
Atatürk meclise verdiği önergede “TBMM'nin sahip olduğu yetkileri fiilen kullanmak şartıyla”başkomutanlığı kabul ettiğini belirtiyordu. Atatürk önergesini şöyle bitiriyordu. “Ömrüm boyunca milli hâkimiyetin en sadık bir kulu olduğumu millete bir defa daha gösterebilmek için bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca rica ederim.”Meclisten itirazlar yükseldi. Muhalifler, “Başkomutan değil, ancak Başkomutan Vekili”olabileceğini ve “Meclisin yetkilerini kullanmasının söz konusu olamayacağını” ileri sürdüler.
Atatürk, şüphe ve kararsızlıkları dağıtacak şekilde kanuna “bağlayıcı hükümler”konmasını istedi.
5 Ağustos 1921'de 184 milletvekilininoy birliğiyle“Başkomutanlık Kanunu”kabul edildi. Kanunun2. maddesindebaşkomutanın ordunun maddi ve manevi kuvvetini artırmak için “TBMM'nin buna ait yetkilerini meclis adına fiili olarak kullanacağı”, kanunun 3. maddesindeise verilen sıfat ve yetkilerin üç ayla sınırlı olduğu ve “Meclisin gerek gördüğü takdirde bu sürenin bitmesinden önce de bu sıfat ve yetkileri kaldırabileceği”ifade ediliyordu.
Edirne Mebusu Şeref Bey, “Milleti kurtaracaksın ve tarihe adın altın harflerle yazılacaktır”dedi. Bursa Mebusu Muhittin Baha Bey de önceden, “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, bulunur kurtaracak bahtı kara maderini”dediğini hatırlatarak “Çanakkale'de olduğu gibi Anadolu'da da bir Kemalyeri kuracaksınız”dedi.
Başkomutanlık Kanunu'nunkabulü üzerine kürsüye gelen Atatürk, kendinden emin, meclise ve millete şöyle söz verdi:
“Milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize güven ve inancım bir an olsun sarsılmamıştır. Şu dakikada bu kesin inancımı yüksek topluluğunuza karşı, bütün millete karşı, bütün dünyaya karşı ilan ederim.”

Diktatörlük aldatmacası

Başkomutanlık Kanunu'yla Atatürk'ün“diktatör”olduğu iddiası yersizdir.
1.Atatürk, bir ölüm-kalım savaşınedeniyle kendisine verilecek olağanüstü yetkilerin 3 ayla sınırlıolmasını istemişti. İsteseydi, pekâlâ süre kısıtlaması olmadanmeclisin yetkilerini üzerine alıp “gerçekten diktatör”olabilirdi. Asla böyle bir yola başvurmadı.
2.TBMM, Atatürk'e verdiği yetkileri 3 ay süreylevermişti ve çok daha önemlisi gerektiğinde 3 ay dolmadan yetkileri geri alabilecekti. (Madde 3).
3.TBMM,savaş durumu devam ettiği için olağanüstü yetkileri 3 kere daha oylayarak uzattı. Evet, Atatürk, meclisin yetkilerini kullanıyordu, ama aslında her şey meclisin kontrolündeydi.
4.20 Temmuz 1922'de –Büyük Taarruz'dan önce- Atatürk'ün başkomutanlığı “süresiz” olarak uzatıldı. Atatürk bir konuşma yaparakolağanüstü yetkilereartık gerek kalmadığını açıkladı. Meclisin yetkilerini meclise geri verdi. Bugüne kadar hiçbir diktatör,ele geçirdiği olağanüstü yetkileri geri vermemiştir.

Kuşatma altındaki başkomutan

Atatürk'ün başkomutan olup tüm sorumluluğu üzerine aldığı o günlerde Türkiye dört bir yandan kuşatılmıştı:
1.Eskişehir'de Yunan orduları, başlarında krallarıyla birlikte Ankara'ya 80 km.yaklaşmıştı. Ankara'ya yürüyüp son darbeyivurmaları an meselesiydi. İngilizler, Atatürk'ün artık“gerilla savaşı”ndan başka çaresi kalmadığını düşünüyordu.
2.Batum'a gelen Enver Paşa,Bolşevik kuvvetleriyle Anadolu'ya yürümek için fırsat kolluyordu.
3.İstanbul'da Halife/Padişahve İngilizler ilk fırsatta Atatürk'ü devirmeyehazırlanıyordu.
4.Ankara'da TBMM'deki muhalifler pusuya yatmış bekliyordu. (Şimşir, s. 184, 194, 204).
Bu dörtlü kuşatmayaTürk ordusunun yokluğunu, yoksulluğunu,halkın savaş yorgunluğunu, moralsizliğini ve iç isyanları da eklemek gerekir.
İşte Başkomutan Atatürk,bütün bu kuşatmaya rağmen Milli Mücadele'yi zaferle sonuçlandırdı.
Demem o ki,Atatürk'ün başkomutanlığı sıradan bir başkomutanlık değildi.Onun başkomutanlığı, bir ölüm kalım savaşınınen zor anında tüm sorumluluğu üzerine alan bir başkomutanlıktı. Onun başkomutanlığı, 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra gazilikle-mareşallikletaçlanan bir başkomutanlıktı. Onun başkomutanlığı, bu toprakları yeniden vatan yapanbir başkomutanlıktı. Onun başkomutanlığı, bağrına düşman hançeri dayanan vatanınnasıl kurtarılacağını gösteren “ebedi”bir başkomutanlıktı.

Alıntı/ Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/sinan-meydan/vatanin-bagrina-dusman-dayadi-hancerini-ebedi-baskomutan-2558963/

Antalya turizmde 6 milyon bandını geçti

Turizm sektöründe 2018 yılındaki istihdam rakamları, 1 milyonun üzerine çıktı

ATAV, Rusya'da 'Antalya tarhanası'nı tanıtacak



Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteği, Türkiye Otelciler Federasyonu'nun (TÜROFED) koordinasyonunda, TÜRSAB başta olmak üzere turizm STK'ları, valilikler, belediye başkanlıkları, kalkınma ajanslarının katkıları ve özel sektörün katılımıyla organize edilen Türkiye Festivali'nin ikincisi, 10-12 Ağustos tarihlerinde Moskova'da yapılacak. Geçen yıl, 153 bin kişinin ziyaret ettiği festival, yine Moskova'nın önemli parklarından Krasnaya Presnya'da yapılacak. Krasnaya Presnya Parkı'nda konser, gösteri, gastronomik ve kültürel sunumların yapılacağı Türkiye Festivali, üç gün boyunca Rus halkı ile buluşacak.



ATAV Başkanı Yeliz Gül Ege, Moskova'da geçen yıl ilk kez düzenlenen 'Türkiye Festivali'nin Rusya'da düzenlenen fuarlardan daha etkili olduğunu kaydetti. Başkan Gül Ege, “Türkiye günlerinde, festival havasında Antalya tanıtımı yapacağız. ATAV, genel gastronomi sahnesinde tarhana yapımı ve tadımının yanı sıra, Antalya'yı tanıtan harita ve Antalya gastronomisini anlatan tanıtım materyalleri ile Türkiye Festivali'nde yer alacak" dedi.


Kaynak: Demirören Haber Ajansı (DHA)

20180805

Fransız dergisinde 'Türk kadını'

1940'lar – Türkiye'de bölgelere göre üretilen ürün ve sanayii tesislerini gösteren harita

1940'lar – Türkiye'de bölgelere göre üretilen ürün ve sanayii tesislerini gösteren harita. Basma ve şeker fabrikaları dışında Kayseri'de uçak, Sivas ve Eskişehir'de lokomotif–vagon, Kars'ta süt tozu, Çanakkale'de balık konservesi, Kocaeli'de kağıt fabrikaları da dikkat çekiyor.

Kitap: 'TAŞTAKİ TÜRKLER'

  


Türk kültür tarihiyle ilgili önemli konulardan biri karşılaştırmalı çalışmaların eksikliğidir. Bu eksiklik önemli ölçüde "Sibirya'dan Anadolu'ya Taştaki Türkler" adlı eserle doldurulmuştur. Bu kitap binlerce yıl önce, dağların zirvelerinde başlayan Türk tarihinin kültür izlerinden bir bölümü örneklemek amacını taşıyor.

Türkler tarihi hafızalarından kaynaklanan bilgileri yazıyı kullanmadan önce taşlara kazımıştır. Bu gelenek yazının oluşmasına kaynaklık ettiği gibi zamanla yazıyla da beraber devam etmiştir. Sibirya'dan Anadolu'ya Taştaki Türkler adlı eser Türk tarihinin ilk kaynaklarını ilgililere sunması açısından son derece önemli bir eser olup, Türkiye'de sanat tarihi, resim tarihi, dil tarihi ve kültür araştırması yapanlara da önemli belgeler sunmaktadır.

Çalışma sahaları itibariyle, çok zor şartlarda gerçekleştirilmesi kitaba ayrı bir özellik daha katıyor. İlk bakışta bir fotoğraf albümü niteliğinde olan kitabımız, aynı zamanda bilim adamlarına veri sağlamayı da hedeflemektedir. Albümde yer alan 64 ayrı alandan kaya resimlerinin arasındaki bağı görsel olarak görmek mümkündür. Fakat yapılacak bilimsel çalışmalarla bu bağın derinleşmesi, başka anlamlar kazanması kaçınılmaz bir sonuçtur.

Sibirya içlerinde başlayıp, Balkanlara, Avrupa içlerine kadar uzanan kaya resimlerinin dili, tarihsel anlamlarının çözülmesi insanlığın gizemli tarihinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Çünkü insanlar da, bugünkü insan gibi düşünüyor ve bu şekilde bunu ifade ediyordu, işte bu ifade edişler, yani insan düşüncesinin ilk izleri kaya resimlerinde saklıdır.

Kitapta, Rusya, Moğolistan, Altay Özerk Bölgesi, Hakasya Özerk Bölgesi, Tuva Özerk Bölgesi, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkiye'de yer alan kaya resimlerinden örnekler yer almaktadır.

2008 Yılında yayınlanan ve Türk Kültür Tarihi üzerinde yeni baştan tartışmalar başlatan Türk Tarihinde Devrim, Türk Tarihinin Derin Kökleri gibi nitelemelerle basında tartışılan Sibirya'dan Anadolu'ya Taştaki Türkler kitabı, aynı zamanda 2008 yılı Sedat Simavi Sosyal Bilimler Araştırma ödülüne layık görüldü.


http://www.matbuat.com.tr/Tastaki-Turkler__UD5


Sunuş
Tarih, toplumları millet yapan en önemli olgudur. Geçmişte oluşan izler, hatıralar"ortak bilinç"in oluşmasını sağlar. Bu ortak bilincin, sosyal ve kalıcı eserlerdenoluşan iki yönü vardır. Sosyal yönümüz değişimler geçirebilir ama tarih içinde bıraktığımız kalıcı izler, geçmişe vurulan mühürler gibidir ve her zaman bizimdir, bize aittir. İşte bu kalıcı eserler, geleceğimizi inşa etmemizde bize yol gösterir.
Binlerce yıl önce dağların doruklarında atalarımızın bıraktığı izlerin ortaya çıkmasını sağlamak, bize çok büyük heyecan vermişti. O heyecanımızın karşılığını da sizlerden gelen takdir, teşekkür ve iltifatlara mazhar olarak yaşadık. "Sibirya'dan Anadolu'ya Taştaki Türkler" kitabının ilk baskısını yapmak ve ilgililerine ulaştırmak, hayatımda yaptığım en doğru işlerden biri oldu. Basıldığı ve dağıtıldığı günden bu yana, isteklerin ardı arkası kesilmedi. Aynı kitabın tekrar basılması ise bize oluşan yoğun taleplerden kaynaklanmıştır.
Bir kere daha elimizi taşın altına koymak ve ilgililerine kitabın ulaşmasını sağlamak için ikinci baskı için gereken hazırlığı yaptık. Gücümüz yettiğince Türk Kültür ve Medeniyetine ait eserlerin sizlerle buluşması için desteğimizi esirgemeyeceğiz, yeni eserler için de kaynak oluşturmaya gayret edeceğiz. İnanıyoruz ki Türk Kültür ve Medeniyetine ait eserler çoğaldıkça geleceğin daha güzel olacağına dair inancımız artacak, kendimize olan güven duygumuz yükselecektir.
Duran düşer, biz yürümeye değil, koşmaya devam ediyoruz…
Saygılarımla...
Cevdet ERDEM DEKON İNŞAAT Yön.Kur.Başkanı
....
Türk tarihi nerede, nasıl başlar? Sorusunun cevabı bu eşsiz eserin sayfalarında sergilenmektedir.
Büyük kısmını birlikte yaptığımız saha gezilerinde sayısız resim alanını birlikte inceledik, o fotoğraflarını çekti. Doğuda Ulan Ude'den Anadolu'nun topraklarına kadar Avrasya coğrafyasının derinliklerinde gizli ve gizemli tasvirlerin fotoğraflarının yer aldığı eser, ilk basıldığında hakkettiği değeri gördü. İkincisinde daha fazla göreceğine eminim. Kitabın sayfalarındaki her bir resmin sanat değeri taşıdığı muhakkaktır. Onları çekenin ve bu eseri meydana getirenin duygularını, heyecanını en önemlisi Türk Kültür Tarihine karşı hizmet aşkını yansıtmaktadır.
Prof.Dr. Ahmet Taşağıl ( Mimar Sinan Ünv. Fen-Ed. Fak. Tarih Bölümü Başkanı )
Türkler tarihi hafızalarından kaynaklanan bilgileri yazıyı kullanmadan önce taşlara kazımıştır.Bu gelenek yazının oluşmasına kaynaklık ettiği gibi zamanla yazıyla da beraber devam etmiştir. Sibirya'dan Anadolu'ya Taştaki Türkler adlı eser Türk tarihinin ilk kaynaklarını ilgililere sunması açısından son derece önemli bir eser olup, Türkiye'de sanat tarihi, resim tarihi, dil tarihi ve benzeri alanlarda araştırma yapanlara da önemli belgeler sunmaktadır.
Dr. Mustafa Aksoy ( Marmara üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi )
Türk tarihinin Avrasya steplerindeki sessiz tanıklarını yerinde görüp inceleyerek yüksek kaliteli fotoğraflarla belgeleyen Servet Somuncuoğlu'nun bu eşsiz eseri kamuoyunda ve bilim çevrelerinde büyük ilgi görmüştür. Eser, Türklük bilincine kattığı yeni heyecanların ötesinde ciddi ve bilimsel yaklaşımıyla Türk Tarihi araştırmacıları için vazgeçilmez bir başyapıt niteliğindedir.
Doç Dr. S. Yücel Şenyurt ( Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı, Arkeologlar Derneği Genel Başkanı )

Servet Somuncuoğlu'nun "Taştaki Türkler" kitabına büyük ilgi

İlk baskısı büyük yankı uyandıran Servet Somuncuoğlu'nun kaleme aldığı "Taştaki Türkler" ikinci baskısını yaptı. Sınırlı sayıda basılan ve 300 liradan kitapçı raflarında yerini alan kitaptan elde edilecek gelir Orta Asya, Moğolistan ve Sibirya'da yapılacak yeni çalışmalarda ve Türk Tarihi ile ilgili yeni araştırmalarda kullanılacak.
Servet Somuncuoğlu; tam 4 yıl boyunca 6 ayrı ülkede 150 bin km. yol kat ederek 138 gün saha çalışma sonucu binlerce kaya resmi, damga ve figür fotoğrafladı. 2008 yılında titiz bir çalışma sonucu binlerce resim tasnif edilerek editoryal çalışmaları tamamlandı ve 550 sayfalık bir eser ortaya çıkartıldı. İlk baskısı AZ Yapı Yönetim Kurulu Üyeleri Cevdet Erdem ve Ali Coşkun'un destekleri ile bin adet basılarak büyük çoğunluğu akademik ve basın çevrelerine dağıtılmıştı. Yine kitap yoğun istek üzerine Dekon İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Cevdet Erdem'in destekleri ile 2. baskısını yaptı. Kitabın sponsoru Dekon İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Cevdet Erdem, sosyal bilimlerin resim, yazıt, heykel gibi görsel belgelerden önemli ölçüde istifade ettiğini belirterek, "Tarihçiler bu belgelerden yola çıkarak tarihsel olayları yorumlar, tarihlendirir ve yeniden kurgularlar. Maalesef ülkemizde bu konuda özellikle İslamiyet öncesi Türk Tarihi konusunda yeterli ölçüde araştırma ve çalışma yapılmamakta, sınırlı sayıdaki bireysel çaba ve desteklerin dışında yeterli kaynak ayrılamamaktadır" dedi. Cevdet Erdem ''Ben sadece durumdan görev çıkarttım, diyerek; ortada insanüstü bir emekle hazırlanmış ve tarihsel misyonu olan bir eser vardı ve bunun okuyucu ile buluşması gerekiyordu. Bu kutlu görev ikinci kez bana nasip oldu'' diye konuştu.



Tarihçi Heredot Sakalar (Saka Türkleri) hakkında ne demiş?





 

“Bütün cihan bizi milliyetçi olarak bilir.” - Gazi Mustafa Kemal Atatürk



“Bütün cihan bizi milliyetçi olarak bilir.” - Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Tarihte bugün: Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk orduları başkomutanlığı'na seçildi. -1921



Tarihte bugün || Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk orduları başkomutanlığı'na seçildi. -1921

📺 Ege Gündemi: İzmir'in örnek spor klubü Altınordu

Milli bakış açısıyla ve Türk gençleriyle örnek olan bir spor klubü ALTINORDU

📺 Ege Gündemi - Ulaşımda İzmir Modeli - Çevreci Toplu Taşımacılık



Ege Gündemi - 4 Ağustos 2018 - Ufuk Akkaya - Ulusal Kanal

Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk

20180802

🎞 95. yıldönümünde 🇹🇷 Lozan Antlaşması'nın önemi - İngiliz Arşivlerindeki belgelerden araştıran Prof. Dr. Sevtap Demirci anlatıyor

Nasıl Yani- 24 Temmuz 2018
Gülgûn Feyman Budak
Konuk: Doç. Dr. Sevtap Demirci 
- Ulusal Kanal

95. yıldönümünü kutluyoruz... Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusu olan Lozan Antlaşması
Lozan Zaferi 'nin nasıl kazanıldığını çok önemli ayrıntıların anlatıldığı izlenmesi gereken bir program.



Kitap: 'Belgelerle Lozan'
 

Atatürk Çankaya Köşkü'nde Çalışırken



Atatürk Nasıl Çalışırdı ? – Atatürk’ün Çalışma Ciddiyeti ve Şekli



Atatürk Nasıl Çalışırdı – Atatürk’ün Çalışma Ciddiyeti ve Şekli

Evet, Mustafa Kemal Atatürk nasıl çalışırdı? Kısacık ömrüne bu kadar büyük ve çeşitli başarıyı, zaferi sığdırabilmiş olan bir kişinin çalışma düzenini merak etmemek mümkün mü? Bu olağanüstü başarıların sırrını çözmek için O’nun,‘’Dünyaya pek seyrek gelen büyük dehalardan biri’’
olduğunu bilmek de yetmez. Üstelik, çalışma ile beslenmeyen büyük zekaların, dahi katına erişemedikleri de biliniyor. İşte bu yazımızda deha bir kimlik Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma azmini ve yöntemlerini yaşamından bazı kestlere yer vererek anlatmaya çalışacağız.

Bir de uykunun çaresi bulunsa…

‘’Cevat Abbas Gürer’in anılarından’

‘’Hayat pek kısa… " demişlerdi bir gün,

‘’Çocukluk ve mektep bir kısmını alıyor. Geri kalanını da uyku yarıya indirmeye çalışıyor. Uykusuzluğun etkilerini giderecek, uykunun vücuda verdiği istirahatı, gıdayı verecek komprimeler icat edilse… Bir gün bu da olacaktır.’’



Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözlerini aktaran Sayın Cevat Abbas Gürer, O’nun, Çanakkale’den başlayarak uzun süre yaverliğini yapmış; O’nunla birlikte Anadolu’ya geçmiş, zaferden sonra da hep yakınında bulunmuş arkadaşlarından biri... Daima güvendiği, değer verdiği... Atatürk, her zaman yaratıcı ve çok zengin çalışmaların içinde bulunduğu için, çok az uyurdu. Uyanık geçirdiği zamanla, uykuda geçirdiği zaman, kıyaslanmayacak kadar farklıdır. O’nun bir insan ömrüne, birçok insan ömrüne sığmayacak kadar zengin olan çalışmalarını anlatmaya kalkışacak değilim. Atatürk’ün durmayan, dinlenmeyen yıpratıcı çalışma tarzının örnekleriyle ve sonuçlarıyla anlatılması, bir konuşmaya, bir yazıya, bir kitaba, yüz kitaba sığmaz. Ben sadece birkaç hatıramı, ayrıntılarına girmeden anlatabilirim. Önce genel olarak diyebilirim ki, Atatürk, hiçbir zaman uykusunun dostu olmamıştır. Daima dinç ve uyanık tutmaya özen gösterdiği maddi, manevi enerjisi bu dostluğa izin vermezdi zaten... Kişilik yapısı da...

Bakın, Kafkasya Cephesi’ne yetişmek için 36 saat hayvan üstünde, hayvandan inmeden cebri yürüyüş yapmış ve ayağının tozuyla, gayet kritik bir duruma girmiş olan savaşın emir kumandasını eline almıştı. Düşmanın, ordumuzun bu cephesindeki sürekli saldırılarını durdurmuştur. Bu çok tehlikeli ve önemli saldırıları Atatürk’ü üç gün üç gece daha uyutmamıştı.’’ 36 saat hayvan üstünden inmeden yapılan yolculuktan sonra cepheye koşmak... ve üç gün üç gece durmaksızın kritik bir savaşı yönetmek... İnsan gücünün bu duruma dayanması mümkün değildir. Ne tıp bir ad koyabilir bu güce ne de herhangi bir mantık...

***

‘’Acı mütareke günlerinde de İstanbul’da gecelerini, gazetelerden, arkadaşlarından aldığı haberleri irdelemek, sorumlamakla, geleceğin planlarını hazırlamak için çoğu kez harita başında ve uykusuz geçirirdi. 19 Mayıs gününün doğan güneşiyle Samsun’a ayak basıp, Türk ulusunun bahtına güneş gibi doğan Mustafa Kemal Atatürk’ü, Lozan Barışı imzalanıncaya kadar geceler, uyurken hiç görmediler diyebilirim. Dediğim gibi, hiçbir faninin dayanamayacağı bir çalışma tarzı vardı Atatürk’ün. Yaptığı plan tam anlamıyla gerçekleşinceye kadar aralıksız çalışırdı. Çalışmasıyla arasına hiçbir şeyin girmesine izin vermezdi. Ne uyku ne açlık, hatta ne de hastalık...’’ Nasıl yaptıysa ‘ölüm’ giriverdi araya... Ve korkunç parmaklarıyla, dünyaya pek seyrek gelen bir deha’nın nabzına dokunu verdi.

Mustafa Kemal’in 18 yıl birlikte çalıştığı ve çok güvendiği genel sekreteri Hasan Rıza Soyak şöyle anlatıyor:

’Atatürk çalışırken zaman, mekan, hatta imkan kavramları söz konusu olmazdı. Nerde ve hangi koşullar altında olursa olsun, resmi ya da ulusal bir konu üstünde çalışması gerekti mi, tüm çevresiyle ilişkilerini derhal kesip, o sorun üstünde bütün dikkatini ve gücünü yoğunlaştırabilirdi. Eğlenirken, dinlenirken, hatta uykusunda uyandırılırken, önemli memleket işlerinin kendini iletilmesini isterdi.Bu konuda tüm yakınlarına ve hizmetlilerine yetki vermişti. Herhangi bir işi bitirmeden bırakmak gibi bir şey de yoktu O’nun için. Kimi kitaplar için de durum aynıydı,’’



‘’Bir İstanbul seyahatinden Ankara’ya dönmüştüm. Derhal köşk’e çıktım.Yanına girmeden önce, hizmetinde bulununlara Atatürk’ün nasıl olduklarını sordum. ‘İki gün iki gecedir durmadan okuyorlar. Birkaç defa banyo yaptılar ve şezlongta istirahat ettiler, ‘dediler. Odasına girdiğimde, Atatürk. koltuğa bağdaş kurmuş oturuyordu. Ekseriya bu şekilde otururlardı. Elindeki kalın tarih kitabını bitirmek üzereydi. 

Bana ‘Hoş geldin,’ dedikten sonra;
‘’Elime bir kitap geçti; bilmem ne zamandan beri okuyorum,’’ dedi

‘’Yorulmadınız mı Paşam?’’
“ Hayır.. yalnız, gözlerim yanıyor. Fakat bunun da çaresini buldum;
Biraz tülbent aldırttım, parça parça kestirttim, bu parçalarla gözlerimi siliyorum.’’


(...) ‘’Evet, nasıl çalışırdı...Bir anı daha: Amerikalı bir kadın gazeteci Atatürk’e, ‘Böyle sürekli başarılı olmak için ne yaptığını, nasıl çalışıtığını ‘sormuştu. Aldığı yanıt şu idi: ‘Ben, bir işte nasıl muvaffak olacağımı düşünmem. O işi başarmak için nelerin engel olabileceğini düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendiliğinden yürür.’ ‘’

(...)Ve Atatürk’ün çalışma tarzı ile ilgili çok önemli bir anıyı daha anlatmaya başlıyor... Gözleri dolu dolu... Sesinde hayranlık ve büyük, çok büyük bir acı var:

‘’Hatay meselesi...Fransızlarla müzakerelerin tıkanır gibi olduğu bir dönemde,Atatürk, ani bir kararla, Güney vilayetlerimize yapacağı bir seyahat hem de nümayişli (gösterişli) bir seyahat için hazırlıklar yapılmasını emretti. Pek çok kişi telaşa düştü: Fransızlarla aramızdaki kritik durum yeni bir savaşa mı yol açacaktı?... Atatürk’e bu endişeleri aktardığımda gülümsedi: “Ne münasebet efendim, bu benim kişisel meselemdir. Büyük elçiye de söyledim, beni eyleme mecbur ederlerse, Cumhurbaşkanığı’ndan, hatta milletvekilliğinden istifa edip, bir fert olarak bana katılacak bir kaç arkadaşla birlikte Hatay’a gireceğim ; oradakilerle el ele verip mücadeleye devam edeceğim. dedi. Biliyorsunuz, böyle bir durum olmadı: ‘’

‘’Çoktandır müstarip olduğu menhus hastalık o sıra iyice ağırlaştı. Kendilerine, bir ay kadar kesin yatak istirahati tavsiye edildi. Sonra da, ancak odasında, daha sonra da ev içinde dolaşma izni verildi (...) Fransızlarla müzakerelerin bu en nazik gözlerinde, Atatürk’ün ortalıkta görülmemeleri, karşı tarafın, çeşitli dedikodular yaymasına neden oldu. Felçli oldukları falan gibi... Bu söylentileri, hareketleriyle hemen yalanlamak gerektiği kanısındaydı yüce insan... Hatay elden gidiyordu... Hekimlerin, ‘Böyle bir seyahat intiharla eş anlamlıdır, ‘demelerine, dostlarının büyük ısrarlarına, yalvarmalarına hiç aldırmadı...Ve, hayatına mal olan o Güney seyahatini gerçekleştirdi...Ve böylece, Hatay’ı da Türk ulusuna armağan etti... İşte Mustafa Kemal Atatürkn çalışma tarzı ve görev anlayışı...’’

Atatürk Büyük Nutku Hazırlarken Çok Sıkı Çalışmıştı

Ama Nutuk Atatürk’ deki çalışma gücünün insan takatini bazen ne kadar açtığını gösterir. Yüzlerce, binlerce vesikayı eski köşkün üst katındaki küçük çalışma odasında kendisi ayırmış. Nutku çoğunca ayaküstü dolaşarak dikte etmiştir.

Uzun saatler süren diktelerden sonra yazanlar 8-10 saatlik bir uykuya gittikleri zaman Atatürk bir banyo alır, giyinir, akşam davetlerine o gün yazdıklarını okutmak üzere sofraya inerdi. Okuma ve o günkü yazılar üzerine konuşmalarda saatler sürerdi. Bu defa dinlenme ve konuşmalardan yorulanlar uzun bir rahatlama için evlerine dönerler. Atatürk çok defa kısa bir uykudan sonra bir gün önceki çalışmalarına koyulurdu. Bu kadar sıkı çalışma haftalarca sürmüştür. Cümleler, kelimeler ve noktalar üzerinde titizce durduğunu unutmayınız.

Kaynak: Belirli Günler ve Haftalar, Endi Mağazaları Kültür Hizmeti, sayfa 22.


Alıntı/Kaynak: 
http://www.ataturkinkilaplari.com/ak/196/ataturk-nasil-calisirdi-–-ataturk’un-calisma-ciddiyeti-ve-sekli.html

Kıbrıs'ın Fethi: 1 Ağustos 1571

Erzurum Kongresi'nde Alınan Kararlar


Kurtuluş Savaşı öncesi yapılan toplantılar




Atatürk'ün Erzurum Kongresi’nin Açılış Söylevi'nden - 23 Temmuz 1919-Erzurum



Erzurum Kongresi’nin Açılış Söylevi


''Saygıdeğer Temsilci Efendiler!

Kongremiz başkanlık heyetine, beni seçmekle gösterilen güvene ve ilgiye özellikle teşekkür ederim. Buna dayanarak bazı şeyleri arz etmek istiyorum. Efendiler!Tarih ve olayların yönlendirmesi ile, fiîlen içine düştüğümüz bugünkü kanlı ve kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan dehşet ve üzüntü duymayacak hiçbir vatansever düşünülemez.

I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru milliyetler temeline dayanarak verilmiş sözler üzerine Osmanlı hükûmetimiz de adaletli bir barışa kavuşmak arzusuyla ateşkes istedi. Bağımsızlık uğrunda namus ve cesaretle dövüşen milletimiz, 30 Ekim 1918’de imzalanan mütareke belgesi ile silâhını elinden bıraktı.

Devletlerin manevî kişiliği ve imzalayan temsilcilerin kendi namuslarının niyet ve güvencesinde olan bu mütareke belgesi hükümleri bir tarafa bırakılarak İtilâf Devletleri’nin askerî kuvvetleri saltanat merkezini ve yüce hilâfetin başşehri olan İstanbul’umuzu işgal etti. Gün geçtikçe artan bir şiddetle Saltanat ve Hilâfete ait hukukumuz ile hükûmetimizin kişiliği, millî onurumuz saldırılara ve adaletsizliklere uğradı. Osmanlı Vatandaşı olan Rum ve Ermeni unsurlar gördükleri destek ve yardımların sonucunda millî şeref ve namusumuzu yaralayacak taşkınlıklara başladılar. Nihayet üzücü ve kanlı devresine girinceye kadar küstahça saldırılara devam ettiler.


Fakat derin bir üzüntü ile itiraf etmeliyiz ki, bu cesur ataklar, sekiz aydan beri birbirinin peşi sıra iktidar olan, ama millî denetimden uzak hükûmetlerden birinin diğerinden daha kötü olarak gösterdiği zayıf ve beceriksiz icraatlarından, başkentte ve bazı gazetelerde görülen çok ayıp ihtiraslardan ve millî vicdanın inkârı ve Kuva-yı millîyenin hesaba katılmamasından dolayı gelişme fırsatı bulmuştur.





Belirtilen nedenlerle, Saltanat merkezinin de kuşatılmış olmasıyla, tam olarak kaderimize sahip çıkacak bir millî irâdenin de olmadığı şeklinde yanlış fikir hâkim olmuştu. Cansız bir vatan, kansız bir millet neleri hak etmişse çekinmeden onların uygulanmasına İtilâf Devletleri’nce başlanmıştır.

Vatanın bölünüp parçalanması söz konusu olan bu kararda Doğu illerinde “Ermenistan”, Adana ve Kozan havalisinde “Kilikya” adlarıyla Ermenistan, Batı Anadolu’nun İzmir ve Aydın havalisinde Yunanistan, Trakya’da hükûmet merkezimizin kapısına kadar böylece Yunanistan; Karadeniz sahillerimizde “Pontus” Krallığı ve ondan sonra vatanın kalan kısmında yabancı işgal ve kontrolü gibi artık 650 seneden beri bağımsız saltanat sürmüş ve tarihî adalet ve kahramanlığını vaktiyle Hindistan hududuna, Afrika’nın ortasına ve Macaristan’ın batısına kadar yürütmüş olan bu milletin kölelik düzeyine indirilmesi istenmektedir. Sonuçta bu devletin tarih sayfasını kapatarak, devleti sonsuzluk mezarına gömmek gibi insanlık ve uygarlıkla ve hele de millîyet ilkeleriyle açıklanması mümkün olmayan emeller kabul ve destek bulmuş ve görülüyor ki uygulama devresi de başlamıştır.

Bu uygulama gözümüzün önünde üzüntü verici bir şekilde yaşanıyor. İzmir, Aydın, Bergama ve Manisa havalisinde şimdiye kadar binlerce anaların, babaların, kahramanların ve çocukların akıp giden temiz kanı, Aydın gibi Anadolu’muzun en seçkin bir şehrinin Yunanlıların zulüm ve ateşli tahribatına kurban oluşu, memleketin bazı bölümlerinin İtalyan ve diğerlerinin işgaline uğraması ve Anadolunun iç kısımlarına doğru üzücü şekilde göç edilmesi elbette Gayretullah’a ve millî gayretlere dokunmuştur.




Efendiler!

Bilinen gerçeklerdendir ki, tarih; bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Bundan dolayı, böyle bir yalan örtüsünün arkasından vatanımız ve milletimizin aleyhinde verilen hükümler, kanaatler kesinlikle iflas etmeye mahkûmdur! Ve işte bütün bu iğrenç zulümlerden ve bu talihsiz zavallılardan, tarihimize karşı uygun görülen haksızlıklardan üzüntü duyan millî vicdan, sonunda sesini yükselterek haykırmış ve Müdafaa-i Hukuk-i Millîye (Millî Hakları Savunma) ve Muhafaza-i Hukuk-i Millîye (Millî Hakları Koruma) ve Müdafaa-i Vatan (Vatanı Savunma) ve Müdafaa-i Hukuk-i Millîye ve Redd-i İlhak (başta Yunanistan olmak üzere topraklarımızı kendi sınırları içine katmak isteyen her türlü çabayı red) gibi değişik isimlerle fakat aynı kutsal değerlerin korunması için ortaya çıkan millî akım, bütün vatanımızda artık bir elektrik şebekesi hâline girmiş bulunuyor. İşte bu kararlılıkla meydana getirdiği kahramanlık ruhudur ki vatan ve milletin kutsal bildiklerini kurtarma ve korumaya dayanan son sözü söyleyecek ve hükmünü uygulattıracaktır.

Efendiler!

Genel ve özel durum hakkında hepinizce bilinen bazı konuları burada tekrar hatırlatmayı faydalı buluyorum:

Dört aydan beri Mısır’da millî bağımsızlığın geri alınması için pek kanlı olaylar ve karışıklık devam ediyor. Sonuçta İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya götürülmüş olan temsilciler serbest bırakılmış ve bu temsilcilerin Paris Barış Konferansı’na gitmelerine izin vermek zorunda kalmışlardır.

Hindistan’da bağımsızlık için geniş ölçüde ihtilâl oluyor. Millî hedef-lerine ulaşmak için bankalar, Avrupalı kuruluşlar, demiryolları bombalarla tahrip ediliyor.

Afganistan ordusu da İngilizlerin millîyeti yok etme siyasetine karşı savaşıyor. İngilizlerin bel bağladıkları hudut kabileleri de Afganlılara katıldıkları ve bu yüzden İngiliz askerlerinin de içeriye çekilmek zorunda kaldıklarını İngiliz gazeteleri itiraf etmişlerdir.

Suriye’de ve Irak’ta İngilizlerin ve yabancıların zorbalık ve yönetiminden bütün Arabistan ayaklanmış hâldedir. Arabistan’ın her yerinde yabancı hâkimiyeti reddediliyor. Yalnız memleketin refah ve mutluluğu için yabancıların iktisadî ve bayındıklıkla ilgili desteklerine, medenî vasıtalardan yardım almaya razı olunuyor. Bağdat ve Şam bir araya gelerek bu kararı her tarafa bildirmişlerdir.

Son zamanlarda devletler arasında ortaya çıkan rekabet sebebiyle İngilizlerin Kafkasya’dan tamamen çekilmesine karar verilmiş ve uygulamaya bir süreden beri başlanmıştır. İtalyan kuvvetlerinin Batum yoluyla Kafkasya’ya gelmesi kararlaştırılmış ise de İtalya ve Kafkasya’daki iç durum sebebiyle bu kararı uygulamaya koymaktan korkuyorlar.

Millî bağımsızlıklarını tehlikede gören ve her taraftan işgale uğrayan Rus milleti, bu genel zorbalığa karşı, milletinin bütün bireylerinin ortak gücüyle çarpışmış ve herkesçe bilindiği üzere bu kuvvet, kendi memleketleri içinde üstün gelmiş, çareyi kendi üzerlerine belâ olan milletleri etkileri ve kontrolü altına almakta bulmuşlardır.

Kuzey Kafkasya, Azerbaycan ve Gürcistan birleşerek millî varlıklarına karşı yürümek isteyen Denikin Ordusu’nu savaşa zorlayarak Karadeniz sahiline sürmüştür.

Ermenistan’a gelince; bir istilâ fikri sevdalısı olan Ermeniler, Nahcivan’dan Oltu’ya kadar bütün Müslüman halka baskıda, bazı yerlerde de katliam ve yağmacılıkta bulunuyorlar. Hudutlarımıza kadar Müslümanları yok etmek, onları göçe zorlayarak doğu illerimiz ile ilgili isteklerine güven içinde yaklaşmak ve bir taraftan da 400 bin olduğunu iddiâ ettikleri Osmanlı topraklarındaki Osmanlı Ermenileri’ni dayanak yaparak memleketimizi işgal etmek istiyorlar.

Karadeniz’in batı tarafına gelince, Macar ve Bulgarlar memleketlerinin önemli bir kısmını işgal etmek isteyenlere karşı bütün millî varlıklarıyla çarpışıyorlar.

Meriç nehrinin batısının, yani Balkan harbinden önce devletimizin sınırları içinde olan Batı Trakya’nın Bulgarlardan alınarak Yunanlılara verilmesi İtilâf Devletleri’nce kararlaştırılmış olmasından dolayı uygulamaya başlanmıştır. Yunan işgal kuvvetlerine karşı Bulgar millî kuvvetleri tarafından desteklenen Bulgar kuvvetleri, Batı Trakya bölgesi içinde yaptıkları savaşlar sonunda birçok Yunan birliğini uzaklaştırmışlardır.
Özel durumumuza gelince, daha İstanbul’dan çıkmadan önce vatan ve milletin kurtulması yolunda birçok sorumlu ve yönetici ile görüşülmüştü. Başkent’deki aydınların, din ve devlete hizmetleri geçmiş olan büyük kişilerin harcadıkları zamanları çok değerli olmakla beraber, etki ve denetim altında kalmış bir çevre, kendilerini daima tehdit etmekte ve iş yaptırmayarak üzmektedir. Her hâlde kaderimize hâkim bir millî irâdenin her türlü karışma ve karıştırmalardan korunmuş, sağlam bir şekilde ortaya çıkması, ancak Anadolu’dan beklenilmekte ve umulmaktadır. Buna dayanarak bir millî şûrânın ortaya çıkması ve gücünü millî irâdeden alacak sorumlu bir hükûmetin varlığını istemek, özellikle son zamanlarda İstanbul’da hemen hemen bütün kesimlere ait düşünürler için değişmez bir fikir hâlini almıştır.




Burada dokunaklı bir gerçek olmak üzere arz edeyim ki, memleketimizde çok miktarda yabancı parası ile birçok propaganda cereyan ediyor. Bundaki amaç pek açıktır: millî hareketi sonuçsuz bırakmak, millî istekleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emelleri ve vatanın bazı önemli kısımlarını işgal amaçlarını kolaylaştırmaktır. Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman ortaya çıktığı gibi bizde de kalp ve sinirleri zayıf, anlayışsız insanlarla beraber vatansız ve aynı zamanda refah ve kişisel çıkarını vatan ve milletin zararında arayan sefiller de vardır. Doğu işlerini idare ederken, zayıf noktaları arayıp bulmakta elinden çok iş gelen düşmanlarımız, memleketimizde bunu âdeta bir teşkîlât hâline getirmişlerdir. Fakat kutsal değerlerinin kurtuluşu emelleri ile çırpınan bütün millet, işte bu yüce amaç ve savaşında her türlü engelleri muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir.

Bütün bu emellere ulaşmak için kendini adayan asil milletimizin içinde millî bir birey gibi çalışmaktan meydana gelen zevk ve övüncü, burada teşekkür ve iftiharla arz ederim.''

...

...

23 Temmuz 1919-Erzurum


Alıntı/Kaynak: http://www.ataturkinkilaplari.com/as/28/erzurum-kongresi’nin-acilis-soylevi.html

20180801

Atatürk Türk ulusunun neye ihtiyacı olduğunu biliyordu...

Atatürk'e göre, Savaş Meydanında kazanılan zaferleri uzun süre yaşatmak için ne gerekir?

Atatürk'e göre 'gerçek zafer' nedir?

Atatürk'ün Türk gençliğine olan güveni

Atatürk, Çanakkale Savaşları'nda 'Bombasırtı Olayı'nı anlatıyor...

Atatürk diyork ki: 'Milli benlik'

Atatürk'ün 'cehalet'e bakış açısı

En Çok Okunanlardan...