Blog Listem

20220819

At kuyruğunun bağlanması adeti

 


“AT KUYRUĞUNU BAĞLADIK, TANRIYA DA ÇAĞLADIK”

Kaşgarlı Mahmut.At kuyruğunu düğümlemek Türk-Hun ve Moğol Halklarına özgü bir ritüeldir. Alparslan da Malazgirt savaşı öncesi atının kuyruğunu düğümlemiştir. Alp’lar savaşa gitmeden önce atlarının kuyruklarını düğümler.
Savaşta ölürler ise, düğümledikleri at kuyruğu kesilir ve mezarlarının başına Tuğ olarak asılır. Atların kuyruklarının kesilmesine "Dullama" adı verilir. Sahibi ölen at, bir anlamda "Dul" kalmıştır. Aynı şekilde Alpların eşleride saçlarını "Yas Alameti" olarak keser,çünkü onlar da eş'siz yani "Dul" kalmışlardır. Genetik hafıza ya da Kolektif bilinçaltı, bu "KAYITLARI" kuşaktan kuşağa aktarır. Bu "kültür kodları" gelenekler ve ritüeller aracılığı ile sürdürülür.


Nuray BİLGİLİ @NurayBLGL1

Nebioğlu Tatil Köyü, İzmir, Çeşmealtı

 


20220809

🖼 Anadolu'ya gönül vermiş ressam Fikret Otyam’In tablolarından...


Alıntı: http://www.leblebitozu.com/surmeli-gozlu-anadolu-kadinlari-ile-sanatci-fikret-otyam/

Fikret Otyam: Anadolu'ya gönül vermiş ressam

 

Fikret Otyam: Anadolu'ya gönül vermiş ressam

19 Aralık 1926'da dünyaya gelen Fikret Otyam, 89 yaşında hayata gözlerini yumduğu 9 Ağustos 2015'e kadar memleketi için yaşadı, memleketi için üretti.

Aksaray'da 19 Aralık 1926'da dünyaya gelen Fikret Otyam, 6 yaşından itibaren babasının eczanesinde çalışmaya başladı.

Besteci ve orkestra şefi Nedim Vasıf Otyam ile Nusret Kemal Otyam’ın kardeşi sanatçı, eczaneye gelen köylülerden dinlediği hikayeleri defterine günübirlik not etti ve daha sonra bunları, 1945-1946'da İstanbul'da "Gece Postası" gazetesinde yayımladı.

"FOTOĞRAF TUTKUSU ORTAOKULDA BAŞLADI"

Otyam, ilk ve ortaöğrenimini Aksaray'da tamamlarken, resim ve fotoğraf tutkusunun başlamasında, ortaokuldaki Fransızca öğretmeni Lüleci Haşim Bey'in kendisine "Lenduha ayaklı, cama çeken fotoğraf makinesi"ni hediye etmesi etkili oldu.

Fotoğrafı ağabeyi Nedim'den öğrenen Otyam, Aksaray'da arkadaşı ve resim öğretmeniyle birlikte "Foto Üç Yıldız" isimli fotoğrafçı dükkanını açtı.

Lise eğitimine Ankara Atatürk Lisesi'nde başlayan Otyam, Kayseri Yatılı Lisesi'ne devam ederek buradan mezun oldu.

"İSTANBUL DEVLET GÜZEL SANATLAR AKADEMİSİ'NE GİRMESİNİ NEŞET GÜNAL ÖNERDİ"

Otyam, liseden mezun olduktan sonra babasının yanında çalışmaya devam etti ve bu dönemde ressam Neşet Günal ile karşılaştı. Resme ilgisi olduğunu fark eden Neşet Günal, Otyam'a İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmesini önerdi.

Sanatçı bu hatırasını, bir röportajında şu sözlerle anlatmıştı:

- Resim yapmayı çok seviyordum. Birgün belediyenin önünde, Nevşehir arabası bekleyen bir çocukla tanıştım. İstanbul'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi diye bir okulda resim okuyormuş. Bu çocuk, rahmetle andığım ressam Neşet Günal'dı. Akşam babama 'Nihayet okulumu buldum' dedim.

"İBRAHİM ÇALLI VE BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU'NDAN DERS ALDI"

Bunun üzerine 1945'te girdiği Akademisi'yi 1953'de Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinde bitiren Otyam, öğrencilik yıllarında gazetecilik, sanat-edebiyat yazarlığı ve fotoröportajlar yapmaya başladı.

Otyam, Akademi'deki ilk yılında İbrahim Çallı'nın atölyesinde klasik eğitim alırken, Eyüboğlu'nun atölyesine geçmesiyle birlikte konu ve biçem yönünden serbest olarak çalışma imkanı buldu.

Akademiye devam ettiği yıllarda "Gece Postası"nda çalışmaya başlayan Fikret Otyam, mezun olduktan sonra sırasıyla " Son Saat", "Dünya", "Ulus" ve "Cumhuriyet" gazetelerinde çalıştı, Aydınlık gazetesinde haftalık yazılar yazdı.

Otyam, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkı ile yaptığı röportajları konu alan gazete yazıları hazırladı, daha sonra bu röportaj serilerini "Topraksızlar", "Gide Gide", "Ha Bu Diyar", "Harran ve Irıp", "Ey Samandağ Samandağ" adlı kitaplarında yayımladı.

"İLK RESİM SERGİSİNİ 1952'DE AÇTI"

İlk resim sergisini 1952'de açan sanatçı vefatına kadar yurt içi ve yurt dışında 30'un üzerinde sergi açtı ve resimleri birçok yurt dışı müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yer aldı. 1953-1996'da Anadolu insanının yaşamını belgelediği fotoğraflarını "Gide Gide" başlığı altında, "Memleketimden İnsan Manzaraları, Anadolu 63" adlı sergilerde tanıtan Otyam, resmi hiçbir zaman bırakmamasına karşın, 1980'e kadar fotoğraf ve yazarlık çalışmalarında yoğunlaştı.

Otyam, Akademi'nin ardından "Dünya" gazetesinin yazı işleri müdür yardımcısı olurken, aynı dönemde ünlülerin kitap kapaklarını ve iç resimlerini de çizmeye başladı.

Yine bir röportajında "Yazı bittiği zaman fotoğrafa fotoğraf bittiği zaman fırçama ulaştım. Hepsi gerçeği anlatmak için. Fotoğraf, gazetecilik, ressamlık eşittir Fikret Otyam." diyen sanatçı, gazeteciliğin tüm zamanını aldığı o dönemde resim yapmaya fırsat bulamadığı için sürekli fotoğraf çekti.

Daha sonra 1956'dan itibaren Ankara'da "Ulus" gazetesinde, 1962'den itibaren de "Cumhuriyet" gazetesinde sanat ve siyaset yazarlığı yapan sanatçı, resim çalışmalarını 1979'da "Cumhuriyet" gazetesinden emekli olduktan sonra yoğun biçimde sürdürdü.

Resimlerinde keçiler ile başı örtülü ve sürmeli Anadolu kadınlarını figür olarak sık sık kullanan Otyam, Anadolu'yu, insanlarını, hayvanlarını, bitkilerini ve mahalli unsurlarını işlemeyi seven bir ressam olarak hafızalarda yer etti.

Otyam, resimlerinde kullandığı figürleri şöyle açıklamıştı:

- Güneydoğu'daki kadınların gözleri doğuştan sürmeli. Bir de sürme çekerler, olur fincan gibi. Biraz da ben abartıyorum. Bu gözler benim imzam gibi oldu. Harranlı, Doğulu kadın... İmzam olmasa da 'Bu Otyam' derler. 45 yıldır bu simge oldu. Keçiye gelince... Biz çocukken kuzu beslerdik. Gazipaşa'ya geldiğimizde keçi besledik. Şimdi Geyikbayırı'ndaki evimizin bahçesinde de keçimiz var.

"ÖLENE KADAR AYDINLIKÇIYDI"

Memeleket mücadelesinin örgütlü yapılması gerektiğini bilen Otyam, Vatan Partisi üyesiydi. Aydınlık gazetesinde yazılar yazan Otyam, Ulusal Kanal'ın harcına da emeğini katmıştı.

"89 YAŞINDAYKEN HAYATINI KAYBETTİ"

Fikret Otyam'ın "Toprak" adlı senaryosu, ağabeyi Nedim V. Otyam tarafından 1952'de filme alınırken, "Mayın" adlı oyunu ise yönetmen Ayberk Çölok tarafından 1968'de Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendi.

Eşiyle birlikte 1977'de Antalya'nın Gazipaşa ilçesine taşınan, daha sonra da Antalya merkezde bulunan Geyikbayırı Köyünde yaşamını sürdüren Otyam, 26 Ocak 2015'te Antalya'daki özel bir sağlık merkezinde girdiği diyaliz sırasında rahatsızlandı.

Mide kanaması geçirdiği anlaşılan ve böbrek yetmezliği nedeniyle bir süre Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi gören sanatçı, 9 Ağustos 2015'te 89 yaşındayken hayatını kaybetti.

"OTYAM'IN ESERLERİ"

Kitapları: "Hu Dost", "40 Yıl Önce 40 Yıl Sonra", "Kara Sevdam Anadolum", "Mayınlar Çiçek Açmaz", "Mayınlı Topraklar Üzerinde", "Kanlı Gömlekler", "Adı Yemendir", "Harran Koçaklaması", "Can Arkadaş", "Ceylanlar Suya İndi", "Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları", "Pavli Kardeş", "Ağlama Anam", "Şu Bizim Gazipaşa ve İsmet Paşalı Yıllar"

Fotoğraf Sergileri: "Gide Gide Serileri (1964-1974)", "Eğer Bizi Sual Eden Olursa (1979, Filiz Otyam ve İbrahim Demirel ile karma sergi)", "Dünya Güzel Olmalı (1983)", "Otyam'ın Objektifinden (1997)"

Resim Sergileri: "Onlar Grubu' ile sergileri (1947-1953)", "Memleketimden İnsan Manzaraları (1976)", "İnsan Manzaraları (1978)", "Filiz Otyam ile ortak yurt içi ve yurt dışı resim ve dokuma sergileri (1981-1997)”

Alıntı: https://www.ulusal.com.tr/haber/11612652/fikret-otyam-anadoluya-gonul-vermis-ressam


20220801

🎞Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu İmam-ı Gazali’yi anlatıyor.

 

GAZALİ’NİN DÜŞÜNCE DÜNYASI

Gazzâlî'nin öğrenme merakı onun çok sayıda dini ve fikrî akımları araştırmasına neden oldu. Yaşadığı dönemde hakikati bulmak isteyen insanların dört kısıma ayrıldığını ve her birinin hakikati kendi yolunda aradığını gördü. Bunlar; felsefeciler, kelâmcılar, sûfiler, bâtınîlerdi. Hepsinin görüşlerini inceleyerek; kelâm, felsefe ve Bâtınîlik yolunu kitaplarında ayrıntılarıyla tenkit etti ve sûfilerin yolu olan tasavvufa yönelerek hakikati bu yolda aradı. Gazzâlî bu geçirdiği süreci El-Münkız Mine'd Dalal adlı kitabında şöyle anlatır;

“ Gençliğimden itibaren 50 yaşımı aştığım bu ana gelinceye kadar, bu engin denizlerin derinliklerine dalmaktan hiç geri durmadım. Coşkulu denizlere çekingen korkaklar gibi değil, cesur kimselerin dalışı gibi daldım, gördüğüm her meselenin üzerine atladım. Her zorluğun içine apansız girdim. Her fırkanın inanış ve fikirlerini inceliyor, her grubun tuttuğu yolun inceliklerini ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Araştırdığım fırkaların hak veya batıl, sünnete uygun veya bidat sahibi olmaları konusunda ayrım yapmıyordum. Bâtınîlik yolunu tutmuş her fırkanın, bu düşünceyle ne hedeflediklerini öğrenmeye çalıştım. Zahirilik yolunu tutmuş olanların, bununla neler elde ettiklerini ortaya çıkarmaya gayret ettim. Felsefe yolunu tutmuş olanların, sahip oldukları felsefeyi bütün esaslarıyla öğrenmeye özen gösterdim. Hiçbir kelâm âlimini dışarıda bırakmadan kelamdaki yöntemini ve mücadelesini öğrenmeye çaba gösterdim. Bütün gücümle ne kadar sufi var ise onun sufiliğindeki sırları öğrenmeye, ne kadar abid var ise bu ibadetleriyle neler kazandığını araştırmaya çalıştım. Bütün zındıkların, Allah’ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmeyenlerin, bu inanış veya inkarlarının arkasında yatan sebepleri titizlikle araştırdım. Her şeyin hakikatini öğrenmeye karşı duyduğum susamışlık; baştan ve gençliğimden beri tuttuğum yol ve benim bir hasletim olmuştur. Bu hasletler, Allah tarafından benim yaratılışıma ve hamuruma katılmış özelliklerdir; benim seçimim ve tercihim değildir. Bunun sonucunda çocukluğumun coşkulu çağlarından itibaren taklit bağlarından sıyrıldım ve büyüklerimizden miras kalan sırf taklide dayalı inanç esaslarından koptum. Çünkü Hristiyan çocuklarının hepsi bu din üzere yetiştiklerini, Yahudi çocuklarının sürekli bu dinin esaslarına göre büyüdüklerini, Müslüman çocuklarında istisnasız İslam dini üzere yetişmekte olduklarını görmekteydim. Yaratılıştan gelen asli hakikati ve ana baba ile hocalar aracılığıyla kazanılan sonraki inanç esasları ve taklit unsurlarının hakikatini öğrenme konusunda içimde büyük bir istek oluştu. Taklit, başlangıçta birtakım telkinlere dayanmaktaydı. Bunların da hangilerinin hak ve batıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktaydı. Kendime şöyle dedim: Benim istediğim, her şeyin gerçek yüzünü öğrenmektir. Öyleyse önce bilginin gerçek yüzünün ne olduğunu öğrenmekle işe başlamam gerekir.[7] „

Gazzâlî'nin kalem kutusu

Gazzâlî'ye göre O dönemde İslamiyet'in birliğine kötü anlamda doğrudan etki edecek fikirler hızla yayılıyor, bir taraftan Yunan felsefesi ile İslam inancını yeniden yazmaya çalışan filozoflar, diğer yandan Kur'an'ın apaçık ayetlerini karanlık ve gizemli tefsirlere konu yapan Bâtınîler, İslam dinine ve Ehl-i sünnet itikadının bütünlüğüne büyük zarar veriyordu.[8]

Bâtınîlik, Gazzâlî'nin döneminde ortaya çıkmış ve Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk bu görüşün üyeleri tarafından öldürülmüştür. Gazzâlî bu dönemde Ehl-i Sünnet dışı grupların görüşlerine karşı reddiyeler yazarak mücadele etmiş, Mutezile ve Bâtınîlik'e karşı altı tane eser yazmıştır.

Felsefeye karşı verdiği mücadele ile İslam dünyasında felsefi düşüncenin gelişmesini önlediği düşünülmektedir. Yunan felsefesine karşı yazdığı reddiyeler sonucunda İbn Rüşd, İbn-i Tufeyl ve İbn Bacce gibi düşünürler felsefeyi ona karşı savunmak ihtiyacı duydular. Gazzâlî felsefe öğrenerek ve felsefi yöntemler kullanarak felsefecilerle tartışmış, sert eleştirilerini reddiyeler şeklinde yazarak Aristoteles, İbn-i Sina ve Farabi'nin üzerine yöneltmiştir.[5]

Gazzâlî'nin felsefeye yönelik olumsuz tutumuna karşın mantığın birçok yanını İslam din bilimlerine sokmada önemli katkısı olmuştur.

Kimya-i Saadet adlı kitabının 1308 tarihli kopyası

Gazzâlî İslam inanç felsefesi olan Kelâm'ın daha çok akaid kısmına önem vermiş ve akıl yerine sezgiyi ön planda tutmuştur. Mantık ve münazara ilkelerini kullanmıştır. Bununla beraber Kelam ile tatmin olmayan Gazzâlî tasavvufa yönelerek aklın yerine mükaşefeyi koymuştur. Sûfizm ve Şeriat alanında büyük rol oynamış, Sûfizm kavramını şeriat yasaları ile birleştirmiş, eserlerinde tasavvufu ilk olarak teorik anlamda açıklamıştır. Çalışmalarında Ehl-i Sünnet görüşünü benimsediği ve diğer görüşlere karşıt olduğu da söylenebilir. Katkılarıyla tasavvufun uzun süre yaşayabilmesini sağladı.

Gazzâlî Orta Çağ Müslüman ve Hristiyan filozoflarını büyük ölçüde etkilemiş, çalışmaları İslam dünyasında Avrupalı bilginlerin dikkatini çeken ilk şey olmuştur. Aziz Thomas Aquinas (1225-1274) bunlardan biridir. Gazzâlî'nin etkisi Aziz Thomas Aquinas'ın Hıristiyan teolojisi ile ilgili çalışmalarıyla karşılaştırılsa da ikisi arasında metot ve inanç bakımından bazı büyük farklılıklar vardır. Gazzâlî Müslüman inancına sahip olmayan (Aristoteles ve Sokrates gibi Antik Yunan filozofları) düşünürleri ve onların fikirlerini reddeder. Thomas Aquinas ise Yunan ve Latin etkilerini çalışmalarında göstermiş ve bütün herkesi kucaklamıştır.[9]

Gazzâlî'nin kitapları birçok Batı diline çevrilmiştir. Eyyühe'l Veled adlı kitabı UNESCO tarafından 1951’de Fransızca'ya, İngilizce'ye ve İspanyolca'ya tercüme edilmiş ve bunun gibi birçok kitabı da çeşitli dillere çevrilerek basılmıştır. 

Gazzâlî ve tasavvuf

Gazzâlî'nin olduğu varsayılan mezar

Gazzâlî'nin doğduğu ve büyüdüğü yer olan Tus, o yüzyılda büyük bir tasavvuf merkezi olarak anılıyordu. Gazzâlî'nin öğrencilik hayatında tasavvuf geri planda kaldı. Geçirmiş olduğu ruhsal bunalım sonrasında tasavvufa yöneldi. Silsile-i saâdât'tan olan hocası Ebu Ali Farmedi'den dersler alarak, tasavvuf konusunda icazet aldı. Gazzâlî'ye göre tasavvuf, insanın manevi hastalıklarından kurtulmasında en önemli etkendir. Kimya-i Saadet adlı eserinde şöyle der;[10]

“ Beden kalbin ülkesidir. Bu ülkede kalbin birçok askeri vardır. Kalb ahiret için yaratılmıştır. Allah'ı tanımak ise onun yarattıklarını bilmekten geçer. İnsanın bâtınında olan sıfatların genel hayvanlara, bazısı yırtıcı hayvanlara, bazısı şeytanlara ve meleklere ait olan sıfatlardır. İnsan bunların hangisinden olduğunun farkına varmalıdır. Çünkü insan bunları bilmezse doğru yolu bulamaz. Bu saydığımız sıfatların her birinin gıdası farklıdır. Hayvanın gıdası yemek, uyumak ve çiftleşmektir. Yırtıcı hayvanların gıdası mutluluğu da parçalamak, saldırmak ve öldürmektir. Şeytanların gıdası ise aldatmak, hile ve kötülük yapmaktır. Meleklerin gıdası ise Allah'ın cemalini müşahede etmektir. Hırs, hayvan ve yırtıcı hayvan sıfatları melekliğe çıkan yol değildir. Eğer sen aslında melek cevheri isen Allah'ı tanımaya uğraş ve kendini o cemali müşahede edecek hale getir. Kendini öfke ve şehvetin elinden kurtar ve bu hayvan sıfatlarının sende niçin yaratıldığını anlamaya çalış. „

Âlimlerin sınıflandırılması

Gazzâlî hakikati araştıran âlimleri dört sınıfa ayırır.[11]

  • Bâtınîler: Hakikatin "imam"dan talim yolu ile öğrenileceğini kabül ederler.
  • Filozoflar: Hakikatin bürhan, delil ve mantıkla öğrenileceğini kabûl ederler.
  • Kelâmcılar: Rey ve istidlâl sahibi olduklarını kabül ederler.
  • Mutasavvıflar: Hakikatin keşf ve ilhamla öğrenileceğini kabül ederler.

Alıntı: Wkipedia

https://tr.wikipedia.org/wiki/Gazzâlî

20220731

Asırlık gelenek nohut ütmesi tarih oluyor


Asırlık gelenek nohut ütmesi tarih oluyor

Antalya’nın Elmalı ilçesinde yaz aylarında özellikle akşam saatlerinde mahallelerde yaşayan vatandaşların bir araya toplanarak gerçekleştirdiği nohut ütmesi geleneği adeta çağa karşı direniyor. Son yıllarda yok olmaya yüz tutan gelenek, bazı mahallerde vatandaşlar tarafından yaşatılmaya çalışılıyor.   

Elmalı ilçesi Gölova Mahallesi’nde asırlardır vatandaşların akşamları toplanarak yaptığı nohut ütmesi geleneği yok olmaya yüz tuttu. Gölova Mahallesi’nde vatandaşların bir kısmı özellikle akşamın geç saatlerinde bir araya gelerek, gündüz saatlerinde tarlalarından getirdikleri taze nohutları ateş yakarak ütmeye devam ediyorlar. Yaklaşık 30 dakika yanan ateşin üzerinde ütülen nohut tanecikleri, yere serpilerek soğumaya bırakılıyor. Bir süre sonra serpilen nohutların çevresinde toplanan vatandaşlar, yerden tek tek nohut tanelerini toplayarak yemeye başlıyorlar. Mahalleli arasında paylaşma duygusunun artmasına ve misafirperverliğin yaygınlaşmasına neden olan gelenek son yıllarda azaldı.

“İNSANLAR ARASINDA KAYNAŞMA VE DAYANIŞMA ARTIYOR"

Gölova’da nohut üretimi yapan Hüseyin Şallı, "15 Mart’ta nohutlar ekilir. Nohudun içerisinde yeşil nohutları toplarız. Ateş için kuru çalı buluruz. Nohutları bunun üzerine koyarız. Nohutları üzerinde üteriz. Sonra da eş dost tüketiriz. İnsanlar arasında kaynaşma ve dayanışma artıyor. Yavaş yavaş bu gelenek ölmeye başladı. Eskisi kadar eken de kalmadı" dedi.

Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/haber/asirlik-gelenek-nohut-utmesi-tarih-oluyor-329796

20220727

Konya Sille Selçuklu mezar taşı

Konya Sille  Selçuklu mezar taşı.

Türk Hayat Ağacı İkonografisi. Ağaç Türk Şamanizminde Yer Altı, Yeryüzü ve Gökyüzünü birbirine bağlayan "Kozmik Merkezlerdir". Şamanlar, ritüel Tanrısal yolculuklarını ağaca tırmanarak yapar.  Ağaçlar Tanrıya giden yol olarak görülür.

Bundan dolayı Türk mezar taşlarının üzerinde, Ağaç ikonografisi vardır. Ruh'a gökyüzü yolculuğunda yol gösterir ve O'nu Tanrı makamına taşır. Ağacın sağ ve solundaki iki disk Güneş ve Ay'dır. Güneş ve Ay tüm zıtlıkları ve dolayısıyla bütün Kozmos'u ifade eder.

Ay gece, Güneş gündüz'ün alegorisidir ve elbette her ikisi de kaçınılmaz olanın, yani "ZAMANIN" sembolüdür.


Alıntı/Kaynak:
Nuray BİLGİLİ @NurayBLGL1


📚📖Türkler. Türklerin Gelenekleri, Görenekleri ve Hinlikleri Üzerine İnceleme. Michel Balivet, Macaristanlı György.

Türkler. Türklerin Gelenekleri, Görenekleri ve Hinlikleri Üzerine İnceleme. Michel Balivet, Macaristanlı György.

🎞 🇹🇷✈️ Mustafa Kemal’in Uçakları: Atatürk Dönemi’nde Havacılık hamleleri



Tarihin Hikayesi - 6 Şubat 2021 
Cumhuriyet Tarihi Araştırmacısı İsmail Yavuz
Tarihçi-Yazar Ertuğrul Sertbaş - Ulusal Kanal
  • Mustafa Kemal’in Uçakları
  • Türk Havacılığının deposu: Uçak fabrikaları
  • Cumhuriyet mucizesi: Havacılık
  • Türk Havacılığında önemli isimler:
    • Nuri Demirağ
    • Vecihi Hürkuş
    • Mehmet Kum
    • Şükrü Er
    • Selahattin Alan
    • ve niceleri....
  • Türk Hava Kurumu (THK)’nun Kuruluş hikayesi
  • Atatürk Dönemi’nde Havacılık hamleleri

20220724

🇹🇷Lozan Barış Antlaşması 99 Yaşında







🎞🇦🇿Azerbaycan Türküleri - Türkü Diyenler


Azerbaycan Türküleri 
Türkü Diyenler - 25 Ekim 2020 - Devrim Aşkın Karasoy - Ulusal Kanal

🎞 Gelin Türküleri - Türkü Diyenler



Türkü Diyenler - Gelin Türküleri
6 Eylül 2020- Devrim Aşkın Karasoy - Ulusal Kanal

🎞 Azerbaycan Türküleri - Türkü Diyenler



Türkü Diyenler - Azerbaycan Türküleri
11 Ekim 2020 - Devrim Aşkın Karasoy - Ulusal Kanal

🎞 Aşık Veysel'siz 48 yıl

Dünyaca ünlü halk ozanı Aşık Veysel Şatıroğlu'nun ölümünün üzerinden 48 yıl geçti. O, birleştirici yönü, yapıcı kişiliği, tabiat sevgisi, mütevazılığı ve eserleriyle hafızalara kazındı. Sivas'ın Şarkışla ilçesindeki evi müze olarak kullanılıyor.


🎞 Mimar Sinan'ın Dehası | Gizemli Tarih | TRT Belgesel


Mimar Sinan’ın asırlardır açıklanamayan mühendislik dehasının perde arkasına uzanıyoruz.

Mimar Sinan’ın kıyamete kadar ayakta kalacak bir camii iddasında bulunduğu Süleymaniye Camii’ni nasıl inşa etti?

Prof. Dr. Hikmet Kırık’ın eşsiz anlatımıyla “Gizemli Tarih”, sır perdelerini TRT Belgesel’de aralıyor.

00:00 Mimar Sinan’ın Zekası
01:38 Süleymaniye Camii 🕌
06:20 Kazık Temel Tekniği ⛏️
07:25 Büyükçekmece Köprüsü

#GizemliTarih #MimarSinan #TRTBelgesel #Belgesel

🎞 Derinkuyu Yeraltı Şehri'ni Kimler İnşa Etti? | Gizemli Tarih | TRT Belgesel

Derinkuyu Yeraltı Şehri’ni kimler, ne zaman inşa etti? Şehir, hangi sırları saklıyor? 🧐

Eski uygarlıkların uğrak noktası olan Nevşehir Kapadokya’da bir Bronz Çağı toplumunun tarihe bıraktığı Türkiye’nin en büyük yeraltı şehri Derinkuyu’da ortaya çıkıyordu.

Prof. Dr. Hikmet Kırık’ın eşsiz anlatımıyla “Gizemli Tarih”, sır perdelerini TRT Belgesel’de aralıyor.

00:00 Derinkuyu Yeraltı Şehri Hikayesi
01:12 Uygarlıkların Uğrak Noktası: Kapadokya
02:00 Derinkuyu Yeraltı Şehri'nin Tarihi
04:02 Anadolu'nun Sahipleri Kim?
05:00 Derinkuyu Yeraltı Şehri Nasıl İnşa Edildi?

#GizemliTarih #Belgesel #TRTBelgesel


🎞Gizemli Tarih: Göbeklitepe | TRT Belgesel

Prof. Dr. Hikmet Kırık’ın anlatımıyla ekranlara gelen “Gizemli Tarih: Göbeklitepe”, bu gizemli yerin sır perdesini aralıyor. Bir çiftçi sayesinde Şanlıurfa’da keşfedilen ve sırlarla dolu bir medeniyete ev sahipliği yapan Göbeklitepe’de tuhaf ve ürkütücü sembollerin anlamlarını araştırıyoruz. 

Tarihin sıfır noktasından izleyici ile buluşan “Gizemli Tarih: Göbeklitepe”

🎞🇹🇷Anadolu'da Yaşam | Göl | TRT Belgesel



Anadolu’da Yaşam’ın bu bölümünde, göllerde süren farklı yaşam mücadelelerine tanık oluyoruz.
Yeryüzünün hayat dolu çukurları olan göllerden geçimlerini sağlayan insanların mücadelelerine ve geleneklerine ortak olurken donmuş gölde balıkçılığın nasıl yapıldığına, göl ekosisteminde yapılan çeşitli toplayıcılıklara ve bir balıkçı ile leyleğin dostluğuna tanık oluyoruz. “Anadolu’da Yaşam” ile Anadolu’nun eşsiz coğrafyası ve insan hikayeleri TRT Belgesel’de bir araya geliyor. 00:00 Anadolu’da Yaşam Tanıtım 02:04 Donmuş Gölde Balıkçılık 11:36 Balıkçı ve Leyleğin Dostluğu 20:58 Sülük Toplayıcılığı 28:41 Tuz Toplayıcılığı 36:44 Saz Toplayıcılığı 46:12 Anadolu'da Yaşam Jenerik


20220721

Abakan-Abakhan / Sagay Türkleri


Abakan-Abakhan

Hakasya Abakan'da yaşayan Sagay Türklerinin bir boyu olan Aba'lar, adlarını Aba yani Ayı'dan alır. Söylenceye göre ormana giden bir kız Ayı tarafından kaçırılır ve bir oğlan çocuğu doğurur. Aba'ların Ata Hayvanı Ayıdır.

Hakas Türkleri Ayının adı tabu olduğu için ona Aba şeklinde hitap eder. Abakan adı buradan gelir. Türk masallarında da bu mitolojinin kırıntılarını görürüz. Bir ayının bir kızı kaçırdığı Türk kültüründe de ayının adı direkt söylenmez, Karaoğlan ya da Kocaoğlan denir. Aslında Aba kelimesi Şaman inancındaki Abası Ruhları, yani yeraltı ile bağlantılı Karanlık, Kara-Ruhlar ile ilişkilidir.Kara Şamanlara Abası Oyun, Ak Şamanlara Ayı Oyun adı verilir. Abası kötücül, Ayı Aydınlık anlamına gelir. "Ayı Ata" Şamanların ruhlarını da simgeler.

Nuray BİLGİLİ  @NurayBLGL1

https://twitter.com/NurayBLGL1/status/1550064423896760320

20220709

İstanbul’un Kurulması

İstanbul’un Kurulması

Constantinus, Licinius Licinianus karşısında kazandığı zafer, ona Doğuyu teslim edince, daha 324'te, dâhiyane bir kararla, Bizans'ı seçti. Hemen başlayan çalışmalar 336 yılına kadar sürdü ve çok sayıda işçi çalıştırıldı: toprak tesviyecisi olarak, bir hamlede, 40.000 Got işe alındı. Yeni kentin süslenmesi için, birçok büyük kent, sanat yapıtlarından, sütunlarındaki anıtlardan ya da heykellerinden yoksun bırakıldı.

İstanbul’un Constantinus tarafından “kurulmasından söz ederken, bu kurulma sözcüğünün anlamı üzerinde anlaşmaya varmak gerekir. Söz konusu olan, hiç de, yeni bir yerde kurulmuş yeni bir kent değildir. Bizans’daki bu eski Megara kolonisi, daha önce de, Marmara Denizi ile Haliç’in oluşturduğu geniş doğal limanın arasında yer alıyordu.

Bizans’ın refahı ve aynı zamanda, geçirdiği birbirinden değişik durumlar da, Boğazların oluşturduğu büyük ticari yol ile Avrupa’yla Asya’nın birleştiği yerde, ilkçağın buğday yolu üzerinde bulunan bu olağanüstü konumunun sonucu olmuştur. Ama Constantinus İmparatorluk’a ikinci bir başkent yapmak amacıyla seçtiğinde, burası henüz ancak büyükçe bir kasabaydı.

Constantinus’tan önce Roma dünyasının bir başkenti vardı: Roma; Constantinus’tan sonra ise, kurumsal olarak iki başkenti oldu: Roma ve Konstantinopolis. Ama aslında, gerilemeye terk edilmiş olan Roma karşısında, İstanbul her gün biraz daha büyüdü ve sırf imparatorun oturduğu yer olmasının yanı sıra idarenin de merkezi olması, burayı gerçek başkent durumuna getirdi. Constantinus’un saltanat döneminin en temel olayı budur ve bence bu olay, kaçınılmaz sonu öne almış olan, Hıristiyanlığın kabulünden çok daha önemlidir.

Daha ilkçağdan beri, Constantinus’un, paganlığın kalesi Roma’dan, halkın orada artık kendisini sevmediği kanısına vardığı için ayrıldığı söylenmiştir. Sözde Eusebios’un tanıklığına bakarak, Konstantinopolis’i Hıristiyan bir kent yapmak istediğine inanmanın da yanlış olacağı gibi, bu da yanlıştır. “Kentin kuruluşuna, pagan ayinler eşlik etti ve Constantinus, kentte kiliseler yaptırmasına karşılık, var olan tapınakları bıraktı (hatta pagan Zosimos’un bu konuda güvenilir sayılabilen tanıklığına göre yenilerini inşa ettirdi). Constantinus, aslında, stratejik, ekonomik, politik düşüncelerle hareket ediyordu. “Stratejik”: İmparatorluk üzerindeki en büyük tehlikeler Gotlarla Perslerden geliyordu.

Zaten kendisi Germania ve Illirya kavimleri karşısında tehlikede olan Roma, bu iki harekât alanından çok uzaktaydı. Ele geçirilmez kale İstanbul, aynı zamanda, kuzeyin ve doğunun Barbarlarına [Lat. ‘barbarus’ > Vjn “barbaros”, Grek olmayandan Fr. barbare – Eski Yunanlılar, Romalılar ve daha sonra Hıristiyanlara göre kendi kavimlerinin dışında kalan herkes (Meydan Larousse) – ç.n.] karşı tam bir kara ve deniz hareket üssüydü. “Ekonomik”: karışık zamanlarda Boğazlar yolunu serbest tutmak, Karadeniz kıyılarındaki ülkelerle Akdeniz, Avrupa’yla Asya arasında ticari mübadeleyi sürdürmeyi sağlamak zorunluluğu vardı. Ve nihayet, “politik”: İtalya’nın, daha 2. yüzyılda pek apaçık olan genel gerilemesi hızlanmıştı; eski ayrıcalıklarının içinde gururla donup kalmış olan Roma, ölü bir kentti; Yunan Doğu, zenginliği ve uygarlığıyla, İmparatorluk’un yaşayan kısmı olarak açıklıkla ortaya çıkıyordu.

Zaten Roma daha 3. yüzyılda fiili başkent olmaktan çıkmıştı. Dörtler erkinin dört hükümdarından hiçbirinin ikametgâhının Roma’da olmaması ve İtalya’da da, o dönemde, Milano’nun yerini almış olması, anlamlı değil midir? Ve yine, zaten Constantin’in kendisi de Roma’da değil, Trier’de, Sirmium (Mitrovica)’da (bugün eski Yugoslavya’da Stremska Mitrovica – ç.n.), Nikomedeia’da oturmuştur: bunların her biri, Batı ile Doğu arasındaki, Konstantinopolis’ten de geçen, ama artık İtalya üzerinden gitmeyen anayol üzerindeki menzillerdir.

Constantinus, Licinius Licinianus karşısında kazandığı zafer, ona Doğuyu teslim edince, daha 324’te, dâhiyane bir kararla, Bizans’ı seçti. Hemen başlayan çalışmalar 336 yılına kadar sürdü ve çok sayıda işçi çalıştırıldı: toprak tesviyecisi olarak, bir hamlede, 40.000 Got işe alındı. Yeni kentin süslenmesi için, birçok büyük kent, sanat yapıtlarından, sütunlarındaki anıtlardan ya da heykellerinden yoksun bırakıldı.

Romalı önemli kişileri çekebilmek için, onlara yepyeni saraylar bağışlandı; halkı çekebilmek için de, “annona” (yıllık üründen alınan aynî vergi – ç.n.), Roma’da işlediği tarzda ihdas edildi ve bedava buğday dağıtımlarına başlandı. Kentin sınırlarını Constantinus kendisi çizerek, eski Bizans’ın kapladığı alanı, bir anda, dört ya da beş kat büyütmüştü. Kentin başkent, olarak açılış töreni 11 Mayıs 330 günü yapıldı. Ondan sonra da artık, imparator Konstantinopolis’te oturmaya ve İmparatorluk Meclisi de bu kentte toplanmaya başladı. Constantinus’un kendi adını verdiği kent aynı zamanda, daha sonra taşıyacağı “yeni Roma” adıyla da anılır.

Roma gibi, Konstantinopolis de yedi tepeli ve dört bölgeli olacaktır. Kentin bir forumu, bir capitolium’u, bir senatosu vardı; hatta daha da fazlasıyla, üzerinde bulunduğu alan, “italik” toprak, yani taşra toprağı olmayan toprak; dolayısıyla, demek ki vergiden bağışık sayıldı. Roma, henüz ayrıcalıklarından hiçbirini yitirmiyordu, ama bu ayrıcalıklara! Tümü, Konstantinopolis asıl başkent olurken, Roma da, yalnızlık ve unutulmuşluk içinde, şanlı geçmişinin jestlerini yineleyip durmaya terk ediliyordu. “330 yılının sikkelerinde, her iki kent, imparatorluk harmanili, defne çelenkli ve başlıklı büstler biçiminde görülür. Ama imparatorluk asası Konstantinopolis’in elindedir” (L. Brehier).

Bu durumun sonuçları pek büyük oldu. Her şeyden önce, kaçınılmaz bir gerilemeye terk edilmiş gibi görünen Latin Batı ile Yunan Doğu arasındaki karşıtlık kendini ortaya koydu. Konstantinopolis’in kurulması, Doğu’nun Batı ve çok doğululaşmış bir Helenizm biçiminin Latinlik üzerindeki zaferinin belirtisidir.

Konstantinopolis’in kurulması, aynı zamanda, yeni bir uygarlığın çıkış noktası oldu. Bu uygarlık, “Bizans” uygarlığı adını hak ediyordu, çünkü o güne kadar, tarihte hiçbir kent, Konstantinopolis kadar kendine özgü ve sürekli bir etki yapmamıştı. İmparatorluk her yandan tehdide, saldırıya uğrayacak, istila edilecek, ama Konstantinopolis, bütün bunlara, on bir yüzyıl boyunca direnecekti. Ve Bizans uygarlığını oluşturan Yunan-Latin, Doğu ve Hıristiyan öğelerinin birleşmesi, Konstantinopolis’in surlarının koruması altında, bu kentin sarayları, manastırları ve işliklerinde gerçekleşecekti.

Ve nihayet, yıkılması kaçınılmaz ve yakın olan Roma Barbar seli altında yok olunca ne olacağı düşünülsün. Bu durumda, tıpkı Batı’da birkaç yüzyıl içinde yok olduğu gibi, ilkçağ uygarlığının tüm mirasınım da onunla birlikte yok olması tehlikesi vardı. Başka hiçbir kent, Antiokheia (Antakya) ya da İskenderiye ile bu klasik öğrenimi kabul edebilecek yetenekte değildi: zaten, Arap fethi de yakındı.

Konstantinopolis, kurulur kurulmaz, Yunan-Latin uygarlığından kalan ne varsa, tümünü, hemen kendine çekti. Bu kent, tüm tarihi boyunca, gücü, zenginliği ya da saygınlığı sayesinde ve sadece, Yunan dilini kullanmayı muhafaza etmiş olması sayesinde, bu mirası korudu. Constantinus’un en büyük övüncesi, belki de, İmparatorluk’un merkezinde gerçekleştirilen uygun bir yer değiştirmeyle, kurtarılabilecek olanı kurtarmış olmaktır.

Alıntıdır: Paul Lemerle, Bizans Tarihi


20220703

Türk Alp Erginlenme törenleri -Erlik Atı, Erlik Adı, Erlik Küpesi, Erlik Kemeri, Erlik Kılıcı.

Erlik Atı, Erlik Adı, Erlik Küpesi, Erlik Kemeri, Erlik Kılıcı. 

Türk Alp Erginlenme törenlerinin en önemli kavramlarıdır. 14 yaşına gelmiş genç ata mağarasında bir dizi inisiyasyon ritüeline tabi tutulur. O artık Er olma ve savaşma yaşına gelmiştir.

Kulakları delinerek tüm soy mitleri ve soy sırları kulağına fısıldanır, ve Erlik Küpesi takılır. Erlik Kemeri ve Erlik Kılıcı kuşandırılarak Kağan’a bağlılık yemini ettirilir. Yemin, kadeh içine doldurulan bir içki eşliğinde yapılır ve Alp Ant İçer.

Türklerde Göbek Adı, geçici ad anlamındadır.Nedeni ergene ileriki yaşamında kalıcı bir kahramanlık adı verilecek olmasıdır. Göbek adı göbek bağı kesilirken verilir. Er adı ise avda başarı gösterenlere verilir.Dede Korkut destanında Er Adı alan Boğaç,öncesinde bir boğa ile güreşir

Ardından gence bir de Er Atı verilir. Artık savaşmaya hazırdır. Tüm bu törenler ergeni savaşa hazırlayan geçiş ritüelleridir. Her birinde önemli bir eşik atlar.

Nuray BİLGİLİ

@NurayBLGL1


20220702

Atatürk'ün Arap kahramanı! İngilizler teslim edilmesini istedi!

Atatürk'ün Arap kahramanı! İngilizler teslim edilmesini istedi!

Aydınlık

İngiliz casusu Lawrance'ın 'Irak Krallığı' teklifini reddeden ve Osmanlı ordusunun koruyuculuğunu yapan Uceymi Sadun Paşa'nın Kurtuluş Savaşı'ndaki rolü neydi? İngiliz casus Lawrance için ne dedi? Cumhuriyet ilân edilince ne yaptı? İşte Sadun Paşa'nın emperyalizmle mücadelesinin hikayesi...

İngiltere kışkırtmasıyla Osmanlı'ya karşı ihanet içerisinde olan aşiretler varsa da, Türklere ihaneti aklının ucundan bile geçirmeyen vefalı insanlar da vardı.

İngiliz casusu Lawrance, Şerif Hüseyin'in oğlu Abdullah aracılığıyla Sadun Paşa'ya Türklere yardımı bırakması ve diğer aşiret liderleri için Türklere saldırması için teklif götürdü.

Karşılığında 'Irak Krallığı' teklif etti.

'O HAİN ELİME GEÇMESİN'

Sadun Paşa'nın cevabı çok sert oldu: 

O hain elime geçmesin. Bir insan sadakati bilmeyebilir. Fakat kendi ihanetini başkasında düşünmesi için bir sebep lazımdır. Ona bir gün böyle bir teklifi bana yapabilme cesaretini nereden bulduğunu soracağım.

 Uceymi Sadun Paşa’nın vefası, Osmanlı devlet yöneticileri tarafından hayranlıkla izleniyordu. Sultan Mehmed Reşad kendisine Osmanlı nişanı verdi. 


Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/fotogaleri/ataturkun-arap-kahramani-sadun-pasayi-ingilizler-neden-istedi-uceymi-sadun-pasa-kimdir-324579



20220701

İşlemelerde Avrupa'da o yıllarda moda olan Türk etkisi

Puşkin'in torunu Kontes Sofia'nın tacı. İşlemelerde Avrupa'da o yıllarda moda olan Türk etkisi görülüyor




20220630

🇹🇷Türk Kara Kuvvetleri'nin kuruluşunu 2231. yıl dönümü

Türk Kara Kuvvetleri'nin kuruluşunu 2231. yıl dönümü kutlu olsun. Her yıl 28 Haziranda kutlanır. Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak M.Ö. 209 yılı esas alınır. Bu yıl, Xiongnu-Hun Kağanı Mete’nin tahta geçtiği tarihtir.Mete’nin ya da Çinlilerin ona verdiği isimle, Mao-tun’un kurduğu Ordu Birliği, yeryüzünde görülen ilk düzenli ordu birliği olarak bilinmektedir. Mete Kağan ilk kez orduyu 10,100, 1000 ve 10 bin kişilik birliklere ayırarak emir-komuta zincirini oluşturmuştur.

Elbette buna bağlı olarak “Askeri Rütbelerde” oluşturulmuştur. Onbaşı, Yüzbaşı, Binbaşı gibi. Çin imparatoru Pai-Teng Kalesi’nde Mete’nin sayıca az ordusu tarafından kuşatılıp yenilince, kendi ordusunu da bu şekilde düzenlemiştir.

Mete “Atlı Süvari” birliğindeki At renklerini, Türk Kozmolojisindeki renkler ile eşleştirerek, oluşturmuştur. Mete Kağan renk simgeciliği nedeniyle, değişik renklerdeki atlardan oluşan süvari bölüklerinin askerlerini, dört ayrı yöne yerleştirmişti.

Al atlar Güney’e, Ak atlar Batı’ya, kara yağız yani siyah atlar Kuzey’e, doru ya da Demir kırı olan atlar Doğu’ya. İlk düzenli, rütbeli ordu sistemi ve süvari birliği, Mete Kağan tarafından kurulmuştur.

Biz Türkler boş yere erlerimize, “TERTiP” demiyoruz. Kökeni çok eski Türk mantık ve düşünce sistemine, Askeri düzen ve disiplinine kadar gider.

Nuray Bilgili

YORUM:

Oğuz Kağan destanı'nın Uygur varyantında Mete Han-Oğuz Kağan olarak ifade edilir. Oğuzların boylara ayrılması ve ( ordu) düzenine geçmesi, sosyolojik guruplara ayrılması Mete Han dönemi ile ilgili olduğu kesin gözüküyor. İslâmiyet öncesi Oğuzlar bir oba/ bölük, üç oba bir / Tabur

Ümit Doruk @UmitDoruk4

20220629

Yakut Türklerinin Mevsim Döngüsü Bayramlarında Diktikleri GÖK TEREK.

 Yakut Türklerinin Mevsim Döngüsü Bayramlarında Diktikleri GÖK TEREK.

Gök direğinin üzerindeki "Tamga" eski Göktürk Runik harflerindendir ve "ANT" yani "BARIŞ" olarak okunur. Günümüzde Asyanın "Barış Sembolü" olmuştur.




En Çok Okunanlardan...