Blog Listem

20170923

1926 Ankara Anlaşması ve Lozan Anlaşması'ndaki maddeler neler? Türkiye Musul ve Kerkük'e girebilir mi?

IKBY'de yapılması planlanan bağımsızlık referandumu 1926 Ankara Anlaşması ve Lozan Anlaşması'nı gündeme getirdi. Peki sıklıkla tekrarlanan 'ikili anlaşmalardan doğan' hak nedir? Bu anlaşmalar Irak'ın toprak bütünlüğünün bozulması halinde Türkiye'ye Kerkük ve Musul'a girme hakkı verir mi? İşte ayrıntılar...





23 Eylül 2017 Cumartesi 10:56
Samsun Son Haber  

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY) 25 Eylül'de gerçekleştireceği bağımsızlık referandumuna 48 saatten az bir süre kalmışken, Türkiye'de de sıcak saatler yaşanıyor. Geride bırakılan zaman diliminde Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Bakanlar Kurulu'nda ele alınan konu ile ilgili Erbil yönetimine net mesajlar verildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım tarafından da direkt olarak Başkan Mesud Barzani'ye yapılan çağrılarda sıklıkla "ikili anlaşmalar" vurgulanıyor ve "Türkiye'nin bu anlaşmalardan doğan hakkını kullanacağı" belirtiliyor. Peki nedir bu anlaşmalar ve haklar?

İşte ayrıntılar:

ANKARA ANLAŞMASI

Türkiye ile Irak arasındaki sınırı belirleyen ve komşuluk ilişkilerini düzenleyen Ankara Antlaşması, 05 Haziran 1926 tarihinde, Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalandı. Antlaşmanın 1. Maddesi ile Türk-Irak hududu, Milletler Cemiyeti'nin 29 Ekim 1924 tarihinde kararlaştırdığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşti. Kuzey Irak'ta bağımsız bir devlet kurulması halinde 1926 Ankara Antlaşması ile Milletler Cemiyeti'nin 29 Ekim 1924 tarihli kararı ortadan kalkmış olacaktı. Böyle bir durumda statüko ante'ye dönülerek Musul ve Kerkük petrol alanları dahil olmak üzere Kuzey Irak bölgesi yeniden Türk toprağı olacaktı.

1926 ANKARA ANTLAŞMASININ MADDELERİ
-Musul vilayeti Irak'a ait olacak.
-Türkiye ve Irak arasındaki ateşkes hattını belirleyen Brüksel Hattı sınır olarak kabul edilecek.
-Irak Musul'dan elde ettiği petrol gelirinin %10'unu 25 yıllık bir süre için Türkiye'ye verecek.
-Türkiye bu parayı 4 yıl boyunca almış, kalan 21 yıllık hakkından ise 500.000 Sterlin'e İngiltere lehine vazgeçmiştir.


İşte anlaşmanın ilk beş maddesi:

1. MADDE: 'KESİN' SINIR
Türkiye ile Irak arasında sınır, Milletler Cemiyetinin 29 Ekim 1924 günlü oturumunda kararlaştırılmış çizgiye uygun olarak, aşağıdaki biçimde kesinlikle belirtilmiştir. (Brüksel Sınır Çizgisinin Tanımı) Bununla birlikte, sözkonusu bu sınır Aşuta ve Alamun güneyinde, bu iki yeri birbirine bağlayan yolun Irak topraklarından geçen kesimini Türk toprakları içinde bırakmak üzere, değiştirilmiştir.

2. MADDE: METİN İLE HARİTA ARASINDA AYKIRILIK GÖRÜLÜRSE 'METİN' GEÇERLİDİR
Son Fıkrası saklı kalmak üzere, 1. Madde ile belirlenen sınır çizgisi iş bu Andlaşmaya bağlı 1/250.000 ölçeğindeki harita üzerinde gösterilmiştir. Metin ile harita arasında aykırılık görülürse metin geçerli olacaktır.

3. MADDE: SINIR KONUSU
Birinci Maddede tanımlanan sınır çizgisini toprak üzerinde işaretlemek üzere bir Sınır Komisyonu kurulacaktır. Bu komisyon Türkiye Hükümetince atanacak iki ve Britanya ve Irak Hükümetlerince ortaklaşa atanacak iki yetkili temsilci ile, kendisi kabul ederse, İsviçre Cumhurbaşkanınca İsviçre uyruklu bir başkandan oluşacaktır. Komisyon en kısa sürede ve en geç bu Ândlaşmanın yürürlüğe koyulmasından başlayarak 6 ay içinde toplanacaktır. Komisyonun kararları çoğunlukla alınacak ve buna tüm Bağıtlı Yüksek Tarafların uyması gerekecektir. Sınır Çizimi Komisyonu, her durumda, işbu Ândlaşmadaki tanımları en yakın biçimde izlemeğe çalışacaktır. Komisyonun giderleri Türkiye ve Irak arasında eşit bölüşülecektir. İlgili Devletler, Komisyonun görevini yapabilmesi için, gerekli yerleşme, işçi, gereçler (kayıklar, işaret taşları) ile ilgili tüm konularda, gerek doğrudan doğruya, gerek yerel makamlar eliyle, yardım etmeği yükümlenir. Sözkonusu Devletler, bundan başka, Komisyonca koyulacak nirengi noktalarına, sınır işaretlerine, kazık ve öbür işaretlere uymayı yükümlenir. Sınır işaretleri birinden öteki görünebilecek biçimde koyulacak ve üzerine sayısı yazılacaktır. Bunların yerleri ile sayıları bir harita üzerinde gösterilecektir. Sınırın belirlendiğini gösteren kesin tutanak ve ona ekli haritalar ve belgeler üçer örnek olarak düzenlenecek ve bunlardan ikisi sınırdaş devletleri hükümlerine, üçüncüsü ise, aslına uygunluğu onaylanmış örnekleri Lozan Andlaşması imza eden devletlere sunulmak üzere, Fransız Cumhuriyeti Hükümetine verilecektir.

4. MADDE: TÜRKİYE'NİN HAKKI SAKLIDIR
Birinci madde uyarınca Irak'a bırakılan topraklardaki halkın uyrukluğu sorunu Lozan Andlaşmasının 30-36. maddelerine göre çözüme kavuşturulacaktır. Bağıtlı Yüksek Taraflar Lozan Andlaşmasının 31., 32. ve 34. maddelerinde öngörülen seçme hakkının bugünkü Andlaşmanın yürürlüğe koyulduğu günden başlayarak iki ay süre için geçerli olabileceğini kararlaştırmışlardır. Bununla birlikte, Türkiye sözkonusu halktan seçme haklarını Türkiye uyrukluğu için kullananların işbu haklarını tanıma konusunda serbestliğini saklı tutar.

5. MADDE: SINIRLARI DEĞİŞTİRME GİRİŞİMDEN SAKINILMALI
Bağıtlı taraflardan her biri 1. maddede belirlenen sınır çizgisinin kesinliğini ve bozulmazlığını kabul ederek, bunu değiştirmeği amaçlayan her hangi bir girişime geçmekten sakınmayı yükümlenir.

LOZAN ANLAŞMASI

Lozan Anlaşması, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace'ta imzalandı.

Türkiye, Lozan Konferansı'nda Musul ve Kerkük'ün Misak-ı Millî sınırları içerisinde yer aldığını söyleyerek İngiltere'den Musul'un kendisine bırakılmasını istedi. İngiltere, bu bölgenin Milletler Cemiyeti'ne götürülmesi kararlaştırıldı.

Musul sorununun çözümlenmesi için İngilizlerle ilk kez 1924 yılında İstanbul'da Haliç Konferansı'nda görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde İngilizler'in Musul Vilayeti'nin yanısıra Hakkari'yi de talep etmelerinden ötürü anlaşmaya varılamadı.
Bunun üzerine, 1926 yılında Musul Sorunu Milletler Cemiyeti'ne götürüldü. Sorun burada da çözümlenemeyince Yüksek Adalet Divanı'na verildi. Burada da olumlu bir sonuç alınamadı. Nihayet, İngilizlerle Ankara'da bu konu üzerinde yapılan görüşmeler bir anlaşma ile sona erdi.
Sonuç olarak 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara Antlaşması imzalandı.

HUKUKİ HAK ANKARA ANLAŞMASINDAN KAYNAKLANIYOR
Yani Türkiye'nin müdahale için hukuki hakkı Ankara'ya sağlayan 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması.
Lozan Anlaşması'nda ise Türkiye'nin sınırları ve sınır güvenliğiyle ilgili şu maddeler yazıyor;


 


Kaynak:  http://www.samsunsonhaber.com/genel/1926-ankara-anlasmasi-ve-lozan-anlasmasi-ndaki-maddeler-neler-h36580.html



 BU KONUYLA İLGİLİ DİĞER YAZI:

91 yıllık sigorta: ANKARA ANTLAŞMASI

Sinan Meydan



91 yıllık sigorta: ANKARA ANTLAŞMASI


1926 Ankara Antlaşması her şeyden önce Türkiye-Irak sınırının değiştirilemeyeceğini hükme bağlamıştır. (Madde 5). Bu antlaşma Irak sınırının sigortasıdır.  

Ancak AKP hükümeti bu sigortayı kendi elleriyle gevşetmiştir.
30 Mart 2011'de Başbakan R. Tayyip Erdoğan, Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani'yi ziyaret etti. Böylece Türkiye, Bölgesel Kürt Yönetimi'ni fiilen tanımış oldu. Barzani, bu ziyareti “cesur bir adım” olarak niteledi.
Barzani, 16 Kasım 2013'te de Türkiye'yi ziyaret etti. Başbakan Erdoğan'la birlikte Diyarbakır'da halka bir konuşma yapıp açılıma destek verdi.
10 Aralık 2015'te Barzani bir kere daha Türkiye'ye geldi. İlk defa devlet protokolüyle ağırlandı. Çankaya Köşkü'nde Türk bayrağının yanına ilk kez Kürdistan bayrağı konuldu.
Geçtiğimiz hafta, 27 Şubat 2017'de Barzani yine Türkiye'deydi. Bu sefer, havaalanından itibaren bağımsız ülke liderlerine uygulanan resmi protokolle karşılandı. Havaalanında göndere ilk kez Kürdistan bayrağı çekildi. Barzani, Başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan'la görüştü.
Eleştirilere sinirlenen Başbakan Binali Yıldırım, “Irak Anayasası'na göre Kuzey Kürdistan Bölgesel Yönetimi özerk bir yapıdır. Dünya da bu şekilde tanınır!” dedi.
Olup bitenleri anlamak için 1920'lere gitmeliyiz!

YÜZ YILLIK BİR EMPERYALİST PROJE
Irak'ın kuzeyinden Türkiye'nin güneyine uzanan Kürdistan Projesi en az 100 yıllık bir emperyalist projedir. Özerklik bu projenin ilk ayağıdır. Asıl amaç bağımsızlıktır. Nitekim Milli Mücadele yıllarından itibaren ayrılıkçı Kürtler ve onları destekleyen İngiliz emperyalizmi, önce özerk sonra bağımsız Kürdistan planları yapmıştır. İngiliz arşivi bu yöndeki raporlarla doludur. Örneğin, 26 Mart 1920'de İngiliz Amiral Sir F. de Robeck'ten Lord Curzon'a gönderilen bir raporda “Kürdistan Türkiye'den tamamen ayrılıp özerk olmalıdır…” denilmişti. (Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, 3.bas., İstanbul, 2009, s. 247).
SEVR'İN KÜRDİSTAN MADDELERİ
10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması'nın “Kesim III, Kürdistan” başlığını taşıyan 62-64. maddeleri, Türkiye'nin güneyinde, Irak'ın kuzeyinde aşamalı olarak önce özerk sonra bağımsız bir Kürdistan kurulmasını hükme bağlamıştı.
62. maddeye göre Sevr Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden sonraki 6 ay içinde İstanbul'da İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinden üçer kişilik bir komisyon toplanıp “Suriye, Irak ve Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün olduğu bölgelerin yerel özerklik planını” hazırlayacaktı. 63. maddeye göre Türkiye, bu komisyonların “Özerk Kürdistan” kararını, kendisine bildirildikten sonra 3 ay içinde yürürlüğe koymayı kabul edecekti. 64. maddede ise açıkça “Bağımsız Kürdistan”dan söz edilmişti. Maddenin devamında da “Bağımsız Kürdistan” kurulduğunda Musul'daki Kürtlerin de kendi istekleriyle bu devlete katılmalarına Müttefik devletlerin hiçbir şekilde karşı çıkmayacakları belirtilmişti.
Sevr Antlaşması'nın 145-148 maddelerinde de “ırk ve dil azınlıkları”ndan söz edilmişti.
Milli Mücadele kazanılınca 433 maddelik “idam fermanı” Sevr Antlaşması tarihin çöp tenekesine atıldı.
LOZAN'DA ÇARPIŞAN TEZLER
Türkiye, Lozan Konferansı'nda Türklerin ve Kürtlerin “kaderleri ortak bir millet” olduğu tezini savundu. Bu tez, bir yıl kadar sonraki 1924 Anayasası'nın 88. maddesinde “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denir” şeklinde ifade edilecekti.
İngiltere ise tam tersine Kürtlerin Türklerden ayrı bir millet olduğunu belirterek “Özerk Kürdistan” tezini savunuyordu.
Lord Curzon, 23 Ocak 1923'te Lozan'da, “Güney Kürdistan” dediği Musul vilayetinde, yani Kuzey Irak'ta İngiltere'nin Kürtlere özerklik vereceğini, Kürtçe eğitim veren okullar açacağını, Kürtçeyi yazı dili haline getireceğini anlatmıştı.
(Seha Meray, Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, C.1, İstanbul, 1993, s. 350).
ATATÜRK'ÜN KARŞI HAMLESİ
Atatürk o günlerde, 16 Ocak 1923'te İzmit basın toplantısında bir soru üzerine Kürtlük konusuna değinerek, “Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır (…) Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir” demişti. Ayrıca Kürtlere “ayrı bir sınır çizmenin” doğru olmadığını belirtmişti. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, C 14, s. 273, 274).
 

Atatürk'ün burada “bir tür mahalli muhtariyetler” derken kastettiği, 1921 Anayasası'nın 11. maddesinde illere tanınan “mahalli işlerde” özerklikti. Bu, siyasi anlamda bir özerklik değildi. 1921 Anayasası 11. madde şöyle başlar: “Vilayetler mahalli işlerde manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir.” Ayrıca 1921 Anayasası'nın bu 11. maddesi, 1924 Anayasası'nın şu 90. maddesiyle kaldırılmıştı: “Vilayetlerle şehir, kasaba ve köyler, hükmü şahsiyeti haizdir.”
Görülen o ki Atatürk, o günlerde “Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir” diyerek İngiltere'nin Lozan'daki özerk Kürdistan tezini zayıflatmak istemişti.
ATATÜRK, MUSUL VE KÜRDİSTAN
Atatürk, İzmit basın toplantısında Musul'un öneminden de şöyle söz etmişti: “Musul bizim için çok kıymetlidir: Birincisi, civarında sonsuz servet teşkil eden petrol kaynakları vardır. İkincisi, bunun kadar önemli olan Kürtlük meselesidir. İngilizler orada bir Kürt hükümeti oluşturmak istiyorlar. Bunu yaptıkları takdirde bu fikir bizim sınırımız içindeki Kürtlere de sirayet edebilir. Bu fikre engel olmak için sınırı güneyden geçirmek lazımdır…” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, C. 14, s. 269, 270).
 
Atatürk, Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürdistan'ın -Türkiye'deki Kürt nüfus nedeniyle- Türkiye'yi tehdit edeceğini düşünüyordu. Bu projeye engel olmak için sınırı Musul'u da içine alacak biçimde güneyden geçirmek istiyordu.
LOZAN SONRASI MUSUL SORUNU
Türkiye Lozan'da, İngiltere'nin özerk veya bağımsız Kürdistan planlarını bozdu, ama Musul'u alamadı. İsmet Paşa'nın tüm direnişine rağmen İngiltere, Musul'u Türkiye'ye vermedi.
Lozan Antlaşması'nın 3. maddesine göre Musul sorununun 9 ay içinde iki devlet arasında uzlaşmayla çözülmesine, olmazsa Milletler Cemiyeti Konseyi'ne başvurulmasına karar verildi.
Musul Sorunu, 19 Mayıs-5 Haziran 1924 tarihleri arasında İstanbul (Haliç) Konferansı'nda görüşüldü.
24 Mayıs oturumunda İngiliz temsilci Sir Percy Cox, Lozan'daki iddialarını tekrarlamaktan öte, Hakkâri, Beytüşşebab, Çölemerik ve Revanduz'un da Irak'a bırakılmasını istedi. Türk temsilci Fethi Bey buna şiddetle karşı çıkınca konferans dağıldı.
6 Ağustos'ta İngiltere konuyu Milletler Cemiyeti'ne götürdü. 7 Ağustos'ta Nesturiler, Hakkâri Valisi'ni pusuya düşürüp esir alarak Nesturi ayaklanmasını başlattı. Ayaklanmaya İngiliz uçakları da destek verdi.
Milletler Cemiyeti Konseyi, 30 Eylül 1924 tarihli oturumunda 3 üyeli özel bir komisyon kurulmasına karar verdi. Londra'da, Türkiye'de ve Bağdat'ta incelemeler yapan komisyon, 16 Temmuz'da hazırladığı raporu Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği'ne sundu.
29 Ekim 1924'te Brüksel'de olağanüstü bir toplantı yapan Milletler Cemiyeti Meclisi, Türkiye ile Irak arasında “Brüksel Sınırı” denilen geçici bir sınır belirledi. Bu, Musul'u Irak'a bırakan bir sınırdı.
13 Şubat 1925'te Şeyh Sait İsyanı çıktı. Bu isyan Türkiye'nin, Türk-Kürt birlikteliği tezini zayıflattı.
Sonuçta Milletler Cemiyeti, 16 Aralık 1925'te Brüksel Hattı'nın kuzeyini Türkiye'ye, güneyini ise Irak'a bıraktı.
Türkiye, Milletler Cemiyeti kararından bir gün sonra, 17 Aralık 1925'te SSCB ile bir dostluk ve tarafsızlık anlaşması yaparak tepkisini gösterdi.
SINIRIN SİGORTASI ANKARA ANTLAŞMASI
5 Haziran 1926'da Türkiye, Irak ve İngiltere arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Böylece bugünkü Türkiye- Irak sınırı çizildi. Antlaşmanın 1. maddesinde ve ekinde Türkiye-Irak sınırı çok ayrıntılı olarak tarif edilmişti. 5. maddesinde ise tarafların, 1. maddede belirlenen sınır çizgisinin “kesinliğini ve bozulmazlığını kabul ederek bunu değiştirmeyi amaçlayan herhangi bir girişime geçmemeyi” kabul ettikleri belirtilmişti. Antlaşma, sınırlar konusunda süresizdi. Sınır değiştirilmemek üzere çizilmişti. II. Dünya Savaşı'ndan sonra 29 Mart 1946'da Irak ve Türkiye arasında Ankara'da bir antlaşma daha yapıldı. O antlaşmanın 1. maddesine göre de “1926 Antlaşması ile belirlenmiş ve çizilmiş sınıra saygı” gösterileceği belirtilmişti. (İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları, C 1, Ankara, 2000, s. 314-316.)
Evet, 1926 Ankara Antlaşması'yla Musul alınamadı; ama Türkiye-Irak sınırı kesinleşti.1926'daki bu “sınır rejimi” ile bir anlamda Türkiye ve Irak arasında özerk veya bağımsız Kürdistan kurulması önlendi. Bu anlaşma sınırın sigortası oldu.
1932'de Irak'taki İngiliz mandasının sona ermesiyle Türkiye-Irak arasında 1937'de Sadabat Paktı'yla sonuçlanacak iyi ilişkiler kuruldu.

Özerk veya bağımsız Kürdistan Projesi, 1990'larda BOP çerçevesinde bu sefer bir Amerikan projesi olarak gündeme geldi. Türkiye'nin bu projeye karşı büyük bir özenle Ankara Antlaşması'nın sınır rejimini ve Irak'ın toprak bütünlüğünü savunması gerekirdi. Ancak özelikle AKP hükümeti, Kuzey Irak'taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni tanımak için adeta can attı; 1926 Ankara Antlaşması'nın 90 yıllık “sınır rejimi”ni kendi eliyle bozdu.
 
MUSUL PETROL GELİRLERİ
Ankara Antlaşması okullarda bile yanlış öğretildi.
Güya Ankara Antlaşması'yla Türkiye, 500 bin sterlin karşılığında Musul petrollerinden alacağı paydan vazgeçmişti! Neredeyse bütün siyasi tarih kitaplarında yıllarca bu yanlış tekrarlandı.
Oysaki gerçek şuydu:
Ankara Antlaşması'nın 14. maddesinde Türkiye'nin, Irak'ın petrol gelirlerinden 25 yıl süreyle yüzde 10 pay alacağı belirtilmişti. Antlaşmaya ekli, 5 Haziran 1926 tarihli, İngiltere ve Irak yetkililerinin Türkiye'ye sundukları mektupta ise Türkiye isterse payını, 500.000 Sterlin nakit olarak da alabilecekti. Ancak Türkiye bu teklifi değil, 25 yıl süreyle yüzde 10'luk teklifi kabul etti.
Irak'ta 1927'de petrol çıkarılmaya başlandı. Petrol boru hattı da 1934'te tamamlandı.
1934'ten 1951'e kadar 18 yılın bütçe kanunları incelendiğinde, “Sözleşmesi Gereğince Musul Petrollerinden Alınan” başlığı altında, bu gelirin tahsil edildiği görülmektedir.
Petrol geliri 1955 yılına kadar bütçede gözüküyor. Hatta 1954'te yüklü bir ödeme var. 1955-1959 arasında ise ödeme yok. Anlaşılan, 1955'te Türkiye ile Irak arasında Bağdat Paktı kurulunca Menderes hükümeti alacakları tahsil etmedi. Nitekim Bağdat Paktı Meclis'te görüşülürken başbakan gülümseyerek, “Terazinin bir gözüne Irak'ın dostluğunu, diğer gözüne de alacağımızı koyuyoruz!” demişti. 1958'de Irak'ta General Kasım'ın bir darbeyle iktidarı ele geçirmesinden sonra Türkiye petrol gelirlerini tahsil edemedi.1959'dan 1985'e kadar petrol gelirleri bütçeye “alacak” olarak girdi. Ancak 1986'da Başbakan Turgut Özal o tarihe kadar bütçede biriken, Irak petrol gelirinden hukuken vazgeçti.
Peki ama Özal'ın vazgeçtiği bakiye neydi?
Türkiye'nin Irak petrol gelirinden alması gereken 25 yıllık pay yaklaşık 5.5 milyon sterlindir. Bunun 3.5 milyon sterlini alınmıştır. Yaklaşık 2 milyon sterlin alacak kalmıştır. Ancak Hikmet Uluğbay'ın iddiasına göre alacak
5.5 milyon değil, en az 29.5 milyon sterlindir. 1955 yılına kadar ödenen miktar ise sadece 3.5 milyon sterlindir. Bu durumda, Türkiye'nin Irak petrollerinden 2 milyon sterlin değil,en az 26 milyon sterlin alacağı vardır. Söz konusu alacağın oluştuğu tarihteki fiyatlara göre karşılığı ise en az 30.2 milyon varil petroldür. (Hikmet Uluğbay, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik, 3. Bas, Ankara, 2008).
  
OLMAYAN MADDE
90 yıldır unutulan Ankara Antlaşması, 2016 sonunda Türkiye'nin de katıldığı Musul Operasyonu sırasında birdenbire hatırlanıverdi! Ancak o da ne? Birileri antlaşmaya hayali bir madde eklemişti! Güya, Ankara Antlaşması'na göre Türkiye, “Irak'ın toprak bütünlüğünün sağlanması şartıyla” Musul'u Irak'a terk etmişti! Sosyal medyada paylaşım rekorları kıran bu yalan, ATV haber bülteninde bile tekrarlandı. Oysaki 1926 Ankara Antlaşması'nda bu veya buna benzer bir madde yoktu. Birileri yine halkı kandırıyordu.

20170922

Atatürk’ün de en sevdiği restoranlar arasında yer alan asırlık ‘Pandeli’ yeniden açılıyor.

Pandeli yeniden açılıyor

Başta İstiklal Caddesi olmak üzere yeri değişen ve kapanan mekanlar İstanbul'un renklerini soldururken güzel bir haber geldi... Atatürk’ün de en sevdiği restoranlar arasında yer alan asırlık ‘Pandeli’ yeniden açılıyor.

İstanbul'da Mısır Çarşısı'nın girişinde bulunan, Türk Mutfağı'nın seçkin lezzetlerinin sunulduğu Pandeli Restoran, 1901 yılında Pandeli Çobanoğlu tarafından kuruldu. Ama geçen yıl ekonomik nedenlerle kapandı. Milliyet Gazetesi’nden Kıvanç El’in haberine göre; Şimdi yeniden açılıyor.

VAKIFLAR ONAY VERDİ

Tarihi restoran, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün devreye girmesinin ardından yapılan çalışmalar sonucu Başbakanlık'ın verdiği onay ile yeniden açılacak. Pandeli Yiyecek ve İçecek A.Ş., Vakıflar Genel Müdürlüğü üzerinden kiracı olacak ve restoran aynı konsept ile yeniden hizmete girecek. Ünü yurt dışına kadar yayılan ve köklü bir geçmişe sahip olan Pandeli Restoran, turizm şirketlerinin kataloglarında ‘Türk Mutfağı'nın orijinal yemekleri'ni en iyi yapan restoran olarak gösteriliyordu. Pandeli, Türkiye'nin ilk ‘turizm belgeli restoranı' olmasıyla da biliniyor.

 

AÇILMASINA ONAY VERİLDİ

Vakıflar Genel Müdürlüğü geçen yıl ekonomik nedenlerle kapanan restoranın yeniden açılması için devreye girdi. Yapılan çalışmaların ardından kurulan Pandeli Yiyecek İçecek Hizmetleri A.Ş., Vakıflar Genel Müdürlüğü üzerinden restoranı kiraladı.
Restoranın yeniden açılabilmesi için yapılan çalışmalar Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Başbakanlığa sunuldu. Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu'nun önceki gün verdiği onayın ardından restoranın açılmasının önünde bir engel kalmadı. Pandeli verilen onayın ardından aynı konsept ile hizmete açılacak. Restoranın kısa süre içinde yeniden hayata geçmesi bekleniyor.

 

ATATÜRK’TEN AMERİKALI YILDIZLARA

Pandeli Restoran geçmişte menüsünde bulunan 170 çeşit yemek ile dikkat çekiyordu. Kapandığı dönem bu sayı 70'e düşse de en zengin Türk Mutfağı hizmeti veren restoranlardan biri durumunda bulunuyordu. Atatürk'ün de en sevdiği restoranlardan biri olan Pandeli'ye Celal Bayar, Kraliçe 2. Elizabeth, İspanya Kralı Juan Carlos ve Kraliçe Sofia'nın da geldiği biliniyor. Audrey Hepburn, Robert De Niro, John Malkovich, Peter Ustinov, Roman Polanski, Sarah Jessica Parker, Daniel Day Lewis gibi ünlülerin de restoranı ziyaret edip memnuniyetlerini ifade ettikleri, Pandeli'nin duvarlarında asılı belgelerde yer alıyor.

Son güncelleme: 11:3122.09.2017

Göbekli Tepe ve Ön-Türkler kitabı yazarı ETLİ: 1071 yılı Türklerin Anadolu’ya son geliş tarihi

 
 
 
 
 
 
 
Dünyanın en eski tapınağı olan Göbekli Tepe ile dünya tarihini yeniden tahlil edilmesine neden olması dışında, bölgenin özellikleri de dünyadan birçok araştırmacının ilgisini çekiyor. Bu araştırmacılardan biri de, 12 bin yıl öncesine tarihlenen tapınakların neden Ön Türk kültürüne ait olduğunu Göbekli Tepe ve Ön Türkler kitabıyla anlatan Özgür Barış Etli. Kendisiyle Göbekli Tepe ve Ön Türk ilişkisini konuştuk.

Reha BAŞOĞUL
M.Ö. 10-8 bin yıllarına tarihlenen Göbekli Tepe Neolotik Çağ'ın A evresine tekabül ediyor.  Şanlıurfa sınırları içerisinde kalan bölge dışında şu an Karahan Tepe, Sefer Tepe ve Hamzan Tepe gibi alanlarda kazı çalışmalarının sonlanmasıyla bilgilerimiz daha da derinleşecek. Uzmanlar tarafından inancın en eski merkezi olarak tanımlanması, turistik olduğu kadar tarih, siyaset, evrim, antropoloji alanlarında birçok tezin tekrar düşünülmesine neden oldu. 
Diğer yandan Göbekli Tepe kazı alanlarında bulunan bulgular itibariyle birçok sembole de ev sahipliği yapıyor. Bu semboller de astronomik, dini, antropoloji gibi farklı disiplinlerden gelen yorumlarla çeşitlenen yeni tezleri oluşturuyor.
Bu tezlerden biri de Göbekli Tepe'nin bir Ön Türk kültürü eseri olduğu yönünde. “Göbekli Tepe ve Ön Türkler”  kitabının yazarı Özgür Barış Etli, kitabında öncelikle Türklerin Anadolu'daki tarihinin tarih öncesine dayandığına dair kanıtları sunarken, Göbekli Tepe'nin bu tarih içerisindeki yerine değiniyor ve Göbekli Tepe'deki bulgularla Ön Türk kültüründeki sembolleri kıyaslayarak , Göbekli Tepe bir Ön Türk eseridir tezini ortaya atıyor. Kendisiyle bu tezin detaylarını konuştuk.
Kitabınızı neden Servet Somuncuoğlu ve Aytunç Altındal'a atfettiniz? Sizin için önemi nedir?
2013 yılında aramızdan ayrılan Servet Somuncuoğlu, Türk tarihi ve kültürü adına daha önce yapılmayanı yapmış ve Çin'den Anadolu'ya uzanan çizgide nerede bir Türk kaya resmi alanı varsa fotoğraflarını çekmiş ve hakkında belgeseller ortaya koymuştur. Servet Somuncuoğlu, ekibinde olan bir çok bilim insanı ile birlikte Türk kaya resim alanlarının veri tabanını oluşturmuştur. Bu kaya resimleri ve taş üzerine işlenmiş tamgalar, yani simgeler Türk tarihinin ve kültürünün ne kadar eski ve görkemli olduğunun kanıtlarını sunmaktadır.
Yine 2013 yılında kaybettiğimiz Aytunç Altındal ise özellikle Teoloji alanında yaptığı araştırmalar ile tarihe daha önce bakılmayan taraftan bakıp, benim de tarihe başka yönlerden bakmamı sağlayan bir kişi olmuştur. Benim için her kitabı ufuk açıcı niteliktedir. Sorunuzu bu şekilde kısaca cevaplayabilirim. Kitabımı yazdığım sırada bu iki önemli kişi aramızdan ayrıldığı için kitabı onlara atfetmek istedim.
Hint Avrupa ırk tezi ve Türklerin Anadolu'ya 1071 yılında geldiği hipotezi birbirleriyle neden bağlantılı? Bazı araştırmacılar Sevr, Kürt, Ermeni Sorunu gibi emperyalizm emelleriyle bunun yakından olduğunu savunuyor. Sizin düşünceniz nedir?

Hint-Avrupa tezi bilimsel bir tez olmayıp siyasi amaçlar taşımaktadır. Bu yapay tez Nazi ırkçılığına kadar ulaşan yolu açmıştır. Çünkü ilgili tez tarihsel platformda belirli ulusların diğerlerinden üstün olduğu ve kültürel açıdan onlara baskın olduğu görüşünü savunur. Bu durumda örneğin bazı Avrupa halkları Türklerden çok daha önce ortaya çıkmış ve akıl olarak ondan daha gelişmiştir. Böyle olunca da kökleri Anadolu'da olan herhangi bir ileri medeniyet ile Türklerin değil yalnızca Batı uluslarının bir bağı olabilir denir.
Fakat son bilimsel araştırmalara göre anlıyoruz ki Türkler sanıldığı gibi Anadolu'ya 1071 yılında gelmemişler. 1071 yılı Türklerin Anadolu'ya son geliş tarihi veya müslüman Türklerin Anadolu'ya gelişi olarak karşımıza çıkmaktadır. Anadolu'da binlerce yıl önceye tarihlenen kaya resimleri, kurganlar, arkeolojik eserler, yazıtlar, balballar bu tezin ciddi kanıtlarını sunmaktadır. Bu durumda Anadolu'nun tapusu sorunu büyük oranda çözülmüş oluyor. Sevr antlaşması gibi dayatmaların da fikirsel alt yapısı tamamen çökmüş oluyor.
 
Göbekli Tepe – Ön Türk ilişkisini sizden başka dile getiren yurtiçinden ve yurtdışından yayınlar var mı?
Bunu ilk dile getiren Azerbaycan Türkü bir profesör; Firudin Celilov. Kendisini ‘Urmu Teorisi' adını verdiği çalışmasında Türklerin anayurdunun Altaylar değil Anadolu olduğunu savunuyor. Ben ilk kez bu teoriyi okuduğumda Göbeklitepe ve Ön Türk bağı hakkında bir fikir sahibi olmuştum. Bunun dışında dünyanın en ünlü kaya resim uzmanlarından Elena Okladnikova, Türklerin kaya resim alanlarından biri olan Kalbaktaş motifleri ile Göbeklitepe motiflerinin benzerliğinden yola çıkarak bu iki kültür arasında bir köprü olabileceğinden söz etmişti. Bunun dışında Prof. Dr. Ahmet Koçak da Göbeklitepe'de olası Ön Türk kültür izlerinden bir makalesinde bahsetmişti. Sorbonne Üniversitesi'nden bilimsel araştırmacı ünvanı alan Haluk Tarcan da yine konu hakkında bir makale yayımladı. İlginçtir, Göbeklitepe kazı başkanı Klaus Schmidt, Peters ile yazdıkları 2004 tarihli makalelerinde Asya balbal kültüründen bahsetmişlerdir. Neden başka bir kültür değil de Türklere özgü balbal kültürü?
Direkt Göbeklitepe ile ilgili olmasa da Türklerin binlerce yıldır Anadolu'da olduğunu söyleyen çok sayıda bilim insanı bulunuyor. Ben bu tezi destekleyen bilim insanlarının listesini bir kongre için çıkarmıştım. Kişi sayısı 30'u geçiyor. Şimdilik. Yani Türklerin binlerce yıldır bu topraklarda olduğu tezi oldukça bilimsel. Bunu es geçmemek gerekiyor.
  
Göbekli Tepe dışında Türklerin Anadolu'daki varlığını kanıtlayan başka hangi deliller var?

Bunlardan en önemlileri kaya resimleri, tamgalar ve kurganlar. Bunlar tamamen Türk kültürünün tanımlayıcı ve ona özgü unsurları. Anadolu'nun neresine giderseniz gidin Türklere ait binlerce yıllık kaya resimleri ve tamgalara rastlarsınız. Bir örnek vermek gerekirse Ankara Güdül kaya resimlerini söyleyebiliriz. Yine Türk kültürüne has olan kurgan mezarlar da Anadolu'nun dört bir yanına dağılmış durumda. Genelde kurganlar kaya resim alanları ile birbirine yakın konumda oluyorlar. Bunun dışında Saka Türkleri'ne ait 3200 yıllık balballar keşfedildi Hakkari'de. Bir de Erzurum'da keşfedilen 3500 yıllık Türklere ait insan biçiminde heykelcikler de diyebileceğimiz arkeolojik eserler var. Bunun yanında bazı dilbilimcilere göre Kütahya Aizanoi antik tapınağı ve Eskişehir Yazılıkaya Midas Anıtı gibi yapılarda görülen yazılar yalnızca Türkçe açıklanabiliyor.
Neolitik Anadolu yerleşim yerlerinde keşfedilen eserler üzerine işlenmiş sembollere baktığımızda yine tamamen Türklere özgü motiflere rastlarız. Çatalhöyük, Hacılar Höyük, Körtik Tepe'de rastlanılagelen semboller ve tamgalar Türklerin kullandığı sembollerin tamamen aynısı. Hatta bu motifler günümüz Türk halı ve kilim desenlerinde hala yaşamaktalar. Anadolu kültürü binlerce yıllık kültürel bir sürekliliğe sahip. Bu süreklilikte önce Türklerin ataları ve sonrasında Türkler de yerini almış bana göre.
Bunlar dışında bazı antik medeniyet tabletlerinde Anadolu'da 4 bin yıl önce yaşamış ve isimleri Turki ve Turukku olan devletlerden bahsedilir. Bunun yanında Kimmerlerin ve Sakaların uzun süre Anadolu'yu yönettiğini biliyoruz. Kimmerler 2500 yıl önce Anadolu'da devlet kuran kavimlerden biri. Özellikle Herodot bu önemli tarihi bilgiyi verir. Anadolu'nun eski kavimlerinden Hurrilerin de On-Ugur Türk kavimlerinden olduğu yönünde ciddi bulgular var. Yine Etrüsklerin de Ege Bölgesi'nde uzun süre yaşadıkları ve İzmir üzerinden İtalya'ya göç ettikleri bilinir. Ege'de bazı antik yer adları Türkçe açıklanabiliyor.

Bunca kanıt varsa neden hala Hint Avrupa tezleri dünyanın gündeminde ve hala eğitim sistemimizde yer alıyor? Türk bilim insanları mı yetersiz mi kalıyor, yoksa Türk hükümetlerinin politikaları dahi bu tezlere mi hizmet ediyor?

Türkiye'de bilim kültürü yok. Bilimin ne olduğunu biz henüz kavrayabilmiş değiliz. Ortaya herhangi bir aykırı tez atıldığında klasik ön yargılar nedeniyle bu tezin tartışılma imkanı bile doğmuyor. Halbuki bilim insanı her tür yeni veriye açık olmak zorundadır.
Bu tür tezlerin dünya gündeminde olabilmesi için öncelikle ülkemizde tartışılabilir hale gelmesi gerekir. Kendi bilim insanlarımız bu tür tezleri yayımlamalı ki yurt dışındaki meslektaşları da onlardan referans alabilsin.
Bunun politik bir eksiklik olup olmadığını bilmiyorum. Politikacıların ne kadar bilimle ilgilendiği, bilim insanlarının tezlerinden ne kadar haberdar olduğu ayrı bir muamma. Öncelikle bu tür tezleri bilim insanları benimsemeliler ki sonrasında gidip politikacılara anlatsınlar ve onlar da gerekli görevleri yerine getirsinler. 

Göbekli Tepe'nin geniş bir alana yayılan bir tapınak kompleksi olduğundan bahsediyorsunuz. Bu duruma göre tapınağı inşa edenlerin atalarına dair gelişmiş bir kültür sahibi olduğu gibi tahminler ne üzerine yoğunlaşıyor? Bu alanda genetik araştırmalar var mı?
Genetik araştırmalar bildiğim kadarıyla yok. Son dönemde bazı insan kalıntıları keşfedildi. Belki bundan sonraki süreçte bu tür çalışmalar yapılabilir. Genetik araştırmalar Göbeklitepe çevresinde yaşayanların atalarının hangi bölgeden Anadolu'ya göç etmiş olabileceği ile ilgili ciddi veriler sunabilir.
Göbekli Tepe'nin Ön Türk tarihine ilişkin kanıtlardan biri olarak Türk tamgalarını gösteriyorunuz. Göbekli Tepe'de hangi tamgalar Türk kültürüyle ilişkili?

Tamgalar, yazı henüz oluşmadan önce ortaya çıkan ve sonrasında yazıyı oluşturacak olan temel sembollerdir. Her birinin felsefi ve dini anlamı vardır. Örneğin Göbeklitepe'de Türklerin erken kültürüne ait AT, EB, US, OZ gibi tamgaların yanında Kün-Ay, yani Güneş-Ay adlı bir tamga vardır ki, Türkler bunu eski dönemde bayraklarında bile kullanmışlardır. Bu simge Göktürk ve Hun dönemine ait paralarda da görülür. Hakasya'da bir kaya resim alanında da yine Kün-Ay tamgasına rastlanır. Hatta bana göre günümüz Türk bayrağının kökeninde yine bu tamga bulunmaktadır. Güneş-Ay, daha sonradan Ay-yıldız olmuştur. Olasılıkla bu tamga, 21 Mart İlkbahar ekinoksunu, yani doğanın yeniden uyanışını temsil eder. Diğer adını verdiğim tamgalar Orhun alfabesinde de aynen yer almaktadır.
Elbette sadece tamga benzerlikleri yok. Göbeklitepe'deki arkeolojik eserler ve üzerindeki motifler de Türk şamanizmi ile yakından ilişkili bana göre. Özellikle Hakasya eserleri ile Göbeklitepe eserlerinden bazıları neredeyse birebir aynı. Ben Türklere özgü olan ve balbal denilen heykellerin prototiplerinin de Göbeklitepe'de bulunduğunu düşünüyorum. Bu bulgularımı Kazakistan'da bilimsel bir kongrede sundum. Tez kabul edildi ve bildiri kitabında yer aldı. Bunun anlamı Göbeklitepe – Ön Türk veya Neolitik Anadolu – Ön Türk tezi artık TARTIŞILABİLİR durumdadır.

Tamgalar konusunda yapılan açıklamalara ve makalelere baktığımızda kaya üzerine olması sebebiyle karbon testinin doğru sonuç vermediği belirtiliyor. Tarihlendirmelerdeki hataların da yanlış yorumlara imkan tanıyacağı bir gerçek. Araştırmacıların tamga tarihlendirmesi konusunda takip etmesi gereken güvenilir metodoloji nedir?
Kaya resmi konusunda uzman değilim. Kaya resmi ve tamga tarihlendirmesi o bölgede bulunan kurganlardan çıkan organik materyale ya da boya kullanıldıysa boyanın kimyasal kalıntısına göre yapılıyor. Bir yerde bulunan kaya resminin yaklaşık tarihlendirmesi yapıldığında ise diğerleri bu referansa göre mukayeseli olarak belirleniyor. Elbette hata payı bulunuyor bu tarihlendirmelerde. Bu konuda güvenilir metodoloji mukayese yöntemidir.
Göbekli Tepe'de tanrı tasviri bulunuyor mu? Bulunmasını veya bulunmamasını Ön Türklerle ilişkili olarak tarihsel ve antropolojik olarak nasıl yorumlamalıyız?

Şu kesin Tanrı tasviridir diyebileceğimiz bir motif ya da bulgu yok. Tapınaklarda yer alan sütunların insanı betimlemesi fakat bu eserlerde insan yüzünün tasarlanmamış olması acaba bu sütunlar tanrıları mı temsil ediyor sorusunu gündeme getirmişti. Fakat dediğim gibi sadece bu soruyu sormakla yetinebiliyor bilim insanları. Tanrı tasviri bulunup bulunmaması Türk kültürü ile ilgili doğrudan bir kanıt sağlamaz. Biz burada Türklerin erken kültürüne ait sembollere veya arkeolojik bulgulara odaklanmalıyız.

Türklerin yaptığı tapınaklarla Göbekli Tepe'deki tapınağın benzerlikleri nedir? Bu benzerlikler Ön Türk demeye yeterli midir?

Göbeklitepe, T biçimli dikilitaşlarıyla mimari olarak kendi türünün ilk örneği. Türklerde veya Anadolu'ya yakın başka kültürlerde T biçimli sütunlara sahip tapınaklar pek yok. Veya henüz keşfedilemedi.  Türklerde T biçimli mezar taşlarının bulunduğunu buraya not düşmeliyim. Altaylar'da 12 sütundan oluşan bir kamlar tapınağı var. Göbeklitepe'de de buna benzer 12 sütundan oluşan bir tapınak var. Bu yönden belki bir mukayeseye gidebiliriz. Göbeklitepe'deki dikilitaş kültürü ile Türklerin dikilitaş kültürü birbirine çok benziyor. Örneğin bir sütunda üç adet hayvan figürü üst üste işlenmiş bir Göbeklitepe sütununda. Tuva'da ve Moğolistan'da yer alan bazı Türk sütunlarında da aynı üslup var. Hatta işlenen hayvanların bazıları tamamen aynı. Bu benzerlikler Türklerin erken kültürünün Göbeklitepe'de olabileceği yönünde ciddi kanıtlar sunar. Elbette bir kesinlik söz konusu değil. Bilimde kesinlik her zaman geçerli olmaz. Ancak büyük bir olasılık söz konusu diyorum ben. Tezime itirazlar da gelebilir, fakat bugüne kadar henüz ciddi bir itiraz sunulamadı, çünkü tez önemli kanıtlara dayanıyor. Aykırı fakat bilimsel bir tez Göbeklitepe-Ön Türk tezi.

Göbekli Tepe'deki tasvirlerin ve tapınak mimarisinin daha sonraki tapınaklarda da görebileceğimiz etkisi var mı? Tamgalar gibi bir süreklilikten bahsedebilir miyiz?

Tapınakları bütün olarak düşündüğümüzde daha sonraki dönemde buna benzer tapınaklara rastlamıyoruz. Yalnızca form olarak benzeşik tapınaklar var. İngiltere'deki Stonehenge gibi. Fakat Göbeklitepe'ye özel olan merkezi ikiz dikilitaş sistemi ileriki dönemde Antik Mısır'ın ikiz dikilitaş sistemine öncülük yapmış olabilir. Göbeklitepe'deki hayvan figürleri de ileriki dönemde Mısır ve Sümer'de bazı tanrı ve tanrıçalara dönüşmüş olabilir bazı bilim insanlarına göre.
 
Kanıtlarınızı sunarken Türklerin 12 hayvanlı takvimi de referans olarak gösteriliyor ve 12 hayvanın içinde Boğa, Pars, Koç, Domuz, Tavşan Ejder, Yılan, Köpek tasvirlerinin Göbekli Tepe'de tasvirlerinde de mevcut olduğunu belirtiyorsunuz. Tersten sorarsak; 12 hayvanın tamamının değil de 4'ünün eksik olması bu tez için bir sorun değil midir?
Elbette. Fakat aradaki binlerce yıllık zaman dilimini düşündüğümüzde neden 12 hayvanlı takvimdeki 4 hayvan Göbeklitepe'de yok değil de, neden 8 hayvan Göbeklitepe'de var sorusu daha çarpıcı bana göre. Olmayandan değil olandan yola çıkar bilim.
Göbekli Tepe T biçiminde sütunların olması konusunda, Atatürk'ün de kitaplarını çevirttiği James Churchward'ın Mu tezi üzerine açıkladığı beyanlarını da örnek gösteriyorsunuz. Churchward'ın açıklamaları arkeoloji metodolojisi açısından baktığımızda ciddiye alınacak bir isim midir?
Bence incelenmesi gerekir. Sonuçta Churchward'ın araştırmaları bir VERİ'dir. Ben her türlü bulguya bakıyorum, her veriyi ciddiye alıyorum. Mu kıtasının olduğuna inanan biri değilim ve fakat T sembolü Churchward'ın kitabında varsa bunu en azından incelemek zorundayım. T sembolü örneğin Mayalar'da da var. Mayaların yaşam ağacı T şeklindedir. Nerede bir T varsa bakmak durumundayım. Görmezden gelerek bilim olmaz. Arkeoloji bağlamında Churchward'ın tezi ciddiye alınır mı bunu arkeologlara sormak gerekir.
 
Konuya vakıf olanların çok iyi bildiği ve sıkça referans gösterdiği Ön Türk araştırmacısı Kazım Mirşan ve Haluk Tarcan'ın çalışmaları ve okumalarına siz de referans veriyorsunuz? Yurtdışında ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı dahi kendilerinin araştırmalarının dikkate alınmadığı da hep bir şikayet konusu? Sizce dikkate alınmamalarının sebebi nedir? Ne eksik?
Eksik olan bilim kültürü. Türkiye'de bilim kültürü yok. Üstelik ta tanzimat döneminden gelen bir eziklik söz konusu bizde. Türklerle ilgili bir tez öne atıldığında anında aşırı tepki veriyoruz, bu doğru değil. Tezi öne atan kişinin kim olduğu önemli değil, tezin kendisi önemli. Bunu henüz kavrayamadık.
Kazım Mirşan ve Haluk Tarcan'ın dikkate alınmaması onların tezlerinin eksikliğinden veya yanlışlığından değil tezlerinde anlatılanların bilinenlere aykırı olmasından dolayıdır. Fakat ne kadar aykırı da olsa veri veridir, tez de tezdir. Üzerinde konuşulur, doğru veya yanlış bir hükme varılır. Fakat önce tartışılır, direkt ciddiye alınmamazlık yapılmaz. Görmezden gelmek bilimsel bir yöntem değildir. Bizdeki eksiklik maalesef bu.
Göbekli Tepe'nin kazı sorumlusunun FETÖ/PDY kapsamında gözaltına alındığı ve kazıların geciktirildiği yönündeki haberleri okuyorsunuzdur. Bir yandan da Göbekli Tepe'yi ilk ortaya çıkarak arkeolog Klaus Schmidt'in 20 tapınaktan sadece 6'sının gün yüzüne çıkarıldığı ve kalan tapınakları ortaya çıkarmak için 50 yıllık bir süreye ihtiyaç olduğuna dair görüşü paylaşıyorsunuz.  Bu durumla da bağlantılı olarak Göbekli Tepe'nin Ön Türk kültürüne ait göstermeme çabaları gibi uluslararası komplo teorilerini ciddiye almalı mıyız?
Göbeklitepe'nin Ön Türk kültürü ile ilgisi hiç bilinmiyor ki komplo olsun. Henüz Türkiye'de bile ciddiye alınan bir tez değil. Ciddiye alıp, inceleyip geri dönüş yapan bilim insanı sayısı az. Yine de olumlu yanıtlar alıyorum. Azerbaycan, Yakutistan ve Kazakistan'dan gelen olumlu eleştiriler çok daha fazla. Çalışmalarım bu ülkelerde de okunuyor.
Göbeklitepe ile ilgili bir takım tarikatsal girişimlerin nedeni buranın bilinen tarihi aksi yönde değiştirme potansiyeline sahip olması. Hatta çoğu dinin dayanak noktasını da. Belli ki bazı oluşumların işine gelmiyor bu kazılar ve ortaya çıkan bilgiler.
Henüz gün yüzüne çıkmamış tapınaklarda bulmayı beklediğiniz, mevcut olanları tamamlayacağını düşündüğünüz bir kanıt var mı?
Aslında sizlere Türklere özgü tamgaların bir listesini verebilirim. Eminim ki diğer tapınaklarda da bu tamgalardan bazıları keşfedilecektir. Ben özellikle OZ tamgasının keşfedileceğini düşünüyorum. Çünkü bu tamga 9 bin yıllık Çatalhöyük'de de aynen bulunuyor. Bunun yanında bir çember içinde artı sembolü olarak ifade edilen Tengri simgesinin de burada keşfedileceğini hissediyorum. Buna benzer bir figür 7 bin yıllık Hacılar Höyük'te de var. Bu tahminlerimi buraya not düşerek bitirelim. Kazılar devam ettikçe nelerin keşfedileceğini hep birlikte göreceğiz.

En Çok Okunanlardan...