Blog Listem

20171028

''Her ulusun bir tarihi vardır....''


''Her ulusun bir tarihi vardır. Ama önemli olan, o tarihi kimin, nereye yazdığıdır.Ve o tarih ile ne yaptığıdır.
Binlerce yıldır dünya üzerinde var olan Türk ulusu için Gazi Mustafa Kemal Atatürk o tarihi Anadolu topraklarına Türkiye Cumhuriyeti olarak yazdı.'' 
Alp Icoz 
 

Kurtuluş Savaşı ve cepheleri

İlber Ortaylı’dan A’dan Z’ye Cumhuriyet

 

İlber Ortaylı’dan A’dan Z’ye Cumhuriyet

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Cumhuriyet’i ilan etmesinin bugün 94’üncü yıldönümü.




Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Cumhuriyet’i ilan etmesinin bugün 94’üncü yıldönümü kutluyoruz. Modern Türkiye’nin kurulduğu 29 Ekim 1923’e giden yolda neler yaşandı? Cumhuriyet’in ilanından sonra hangi alanda nasıl bir ilerleme kaydettik, bugün ne durumdayız? Hürriyet Gazetesi yazarı Prof. Dr. İlber Ortaylı anlatıyor.

İşte, Hürriyet'ten İpek İzci'nin derlediği haberden satır başları:

 

A-Ankara

Milli Mücadele döneminde Ankara’nın tarifi herkesi yanıltıyor. Başkentimiz, geçen asırda Anadolu’nun en Avrupai şehriydi. 19 ve 20’nci asırlarda ticari bakımdan pek çok Anadolu şehrine göre dış dünyayla çok daha fazla teması vardı. Avrupalı doktorlar, konsolosluklar, yabancı okullar, Ermeni ve Katolik cemaatiyle zengin tiftik tüccarları buradaydı. Şehir, iş ve girişim kabiliyeti olan insanlarla doluydu. Bu şehir, bu özellikleri nedeniyle İstiklal Harbi’nin direniş merkezi olmaya kendi aday oldu. Diğer şehirlere gelince... Erzurum Kongresi, bizim bildiğimizden daha az delegeyle toplandı, Sivas’ta da çok kalabalık yoktu. Orada Mustafa Kemal Paşa’yı sıcak karşıladılar ama Sivas uzaktı, bir merkez olamazdı. Mustafa Kemal Paşa’yı, en büyük destekle karşılayanlar Ankaralılardı. Üstelik bu şehir, demiryolu bağlantısıyla da Anadolu’ya hâkim bir noktadaydı. Nitekim, Meclis Hükümeti burada kuruldu ve İstiklal Harbi’nin merkezi oldu.


B-Bağımsızlık

Cumhuriyet’e giden yolda Gelibolu, Sarıkamış ve Halep’te yaşananlar ve nihayet İstiklal Harbi, vatan savunmasını bilen nadir milletlerden olduğumuzu göstermiştir. Büyük komutanlarımız ve büyük devlet adamlarımız her defasında ortaya çıkabilmişse, işgalcilere kafa tutup bağımsızlığı başarabildiysek, bunun bu topraklarda bir geleneği var demektir.



C-Cumhuriyet

Birinci Cihan Harbi’ndeki mağlubiyetten sonra Cumhuriyet’i kuran hareket bir direniş gösterdi ve konumunu hak etti. Oysa mağlup olan devletlerden hiçbiri böyle bir direniş gösterememişti. O ülkeler, galiplerin dayattığı anlaşmaları kabul etti ama Türkiye direndi. Bu memleket kendi isteklerinde diretti ve o direnişi örgütleyip komutayı elinde tutanlar da Cumhuriyet rejimine geçti. Cumhuriyet bugün oturmuş bir rejim ama bugün itibariyle onun mahiyetine karşı olanlar var. Üstelik içeride birtakım gruplar ve dışarıda da herkes Türkiye’nin dostu değil; onlar Türkiye’nin huzurunu bozuyor. Türkiye bunun üstesinden gelecektir. Bununla beraber, her türlü cumhuriyet fikri var olabilir. Muhafazakâr bir cumhuriyet de, çok ilerici bir cumhuriyet de; ikisinin arasında gidip gelen de... Rejim, ideoloji demek değildir. Asıl mesele ideolojidir. Yani sekülarizm, hukuk ve Batı’dır.



Ç-Çanakkale

Her milletin tarihinde Çanakkale Zaferi gibi abideler görülmez. Bizde vardır ve bu bütün Doğu’da tektir. Çanakkale Zaferi, çok kolay organize olan, direnebilen, tahammül edebilen ve belirli bir hedef etrafında ısrar eden bir ordu, komuta heyeti ve toplum olduğumuzu gösterir. Cumhuriyet’i kuran maya budur.

D-Dumlupınar 

1922’deki Dumlupınar Zaferi, Cumhuriyet yolunda Türklerin Küçük Asya’daki anavatanlarını savunmalarının zaferidir ve beklenen bir zaferdir. En başta başkumandanımız ve subaylarımız bunu bekliyordu. Ama Mussolini’ye karşı Yunanistan’ı savunan, Yunan ordusunun seçkin subaylarından ünlü komutan Ioannis Metaksas da “Oraya çıkmayın, iki günde Türk ordusu karşınıza çıkar, sizi mahveder” demişti. Dediği gibi oldu.

E-Ekonomi 

Osmanlı İmparatorluğu, 1875’te moratoryum ilan etti. Osmanlı-Rus Savaşı’nda beklediğimiz destekleri alamamıştık. Zaten borcunu ödemeyen birini kim destekler ki? 1881’de Düyun-u Umumiye kuruldu. Borç ödemelerini yapmaya başladık. Bu yüzden Cumhuriyet Türkiye’sinin durumu ekonomik açıdan iyi değildi, nasıl olsun? En büyük kaybı da nitelikli nüfustu. Ne var ki İkinci Harp’e girmeme akıllılığını gösterdik. Yatırımlar için bazı gerekli maddeleri kolaylıkla temin edemedik ama en azından ithalat çok kısıldı, ihracat arttı. Taş, toprak bile sattık da 1950’lerdeki kalkınmayı yapabildik. 

F-Fevzi Çakmak 

Fevzi Paşa, İstiklal Harbi’ne diğer büyük isimlere nazaran daha geç katıldı. İstiklal Harbi’ne katılım konusunda bayağı gecikmişti ama sonra, yaptığı işi, çok büyük sadakatle ve ciddiyetle yaptı. Onun dahli askeri açıdan Milli Mücadele’yi zenginleştirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci mareşalidir. Bu unvan kendisine, ‘Birinci Mareşal’ Mustafa Kemal tarafından Dumlupınar Zaferi sonrası verildi.

  

G-Gelecek

Türkiye’de, eğitim, tıp, mühendislik 19’uncu asra göre epey ilerledi. Ülke endüstrileşti; kırsal yapı değişti. Cumhuriyet gerekli kültürel dönüşümü, hukuk ve adalet devrimlerini tamamlayamadı ama gelecek için ümitliyim.

H-Halifeliğin kaldırılması

1924 yılı mart ayında hilafet ilga edildi ve hanedan üyeleri yurtdışına çıkarıldı. Halifelik bugün olsa, o müessese yürümezdi, bu açık. Çünkü siyasi bir konuma çevrilirdi. 

I-Işık

Genç Cumhuriyet ışık ve ümit vermese bazı şeyleri başaramazdık. Gelin bunu sağlık açısından ele alalım. Refik Saydam gibi seçkin bir sağlık bakanının arkasında yokluklar içinde kavrulan bir sıhhiye ordusu vardı ve beraber çok şey başardılar. Penisilin ve sülfamitlerin icadından evvel frengi, sıtma ve tüberküloz gibi salgın hastalıkları önlediler. 

İ-İttihatçılar

Türkiye tarihinde bir atılımdır, Doğu dünyasında olmayan bir şeydir. İttihatçılar, yeni Türkiye’deki birtakım hastalıklara, totaliteryanizme itibar etmemeyi getirmiştir. Bununla beraber Cumhuriyet işe, İttihatçı kadroları eleyerek başladı. Yeni cumhuriyet kadrosunu İttihatçı olarak görmek bir tartışmanın konusudur. 

J-Jön Türkler

Fransa’nın İstanbul’a giren işgal komutanı Louis Franchet d’Espèrey, “Ne varsa bu Jön Türklerde var. Bunlara dikkat edin. Bütün dinamizm bunlardadır” demişti. Jön Türkler, imparatorluğun çökmek üzere olduğunu gördü. Bunu önlemek için de kanuni ve hukuki bir idare istediler. Türkiye’yi, o kadronun öğrencileri kurdu.

  

K-Kadın Hakları

Cumhuriyet’ten evvel, Türkiye’de kadın hareketlerinde, kadının aydınlanmasında bir atılım vardı. Ancak Cumhuriyet, bu hareketleri yönlendirmeyi, kanunlaştırmayı, sistemleştirmeyi başardı. Kadının toplum hayatındaki yerini, üstelik birçok Batı toplumundan önce kadınlara seçme-seçilme hakkı vererek sağlamlaştırmış olması, Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından biridir.

L-Lozan

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk işlerinden biri, on ay boyunca büyük diplomatik çekişmelerle süren, ancak 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nı meclis olarak tasdik etmekti. Bize Lozan’da hiçbir şey verilmedi, biz kendimiz aldık. Lozan’a bugün ‘zafer’ diyen de var, ‘hezimet’ diyen de… Harpten yeni çıkmış bir millet olarak, çok korkunç olan eski antlaşmayı, Sevr’i kabul etmedik. Lozan, bir uzlaşmadır. 

M-Misak-ı Milli 

Sınırları 1912’den beri tam belli değil. Kısmen Halep’ten, hakikaten Musul’dan geçiyor. Mütareke anında ordumuz oradaydı. Oradan itilmemiz sonradan mütareke ahkâmının ihlaline dayanır. Hukuki değil ama mütareke şartlarında galipler böyle değişiklikler yapabiliyor. Halep ve Musul işte böyle birdenbire gitmiştir. 

N-Nesil 

Cumhuriyet’i kuran nesil, yani Mustafa Kemal’in nesli, 19’uncu asrın sonunda reformlar geçiren bir ülkenin insanıdır. Doğu’da ilk defa Müslüman bir ülke kendini, ordusunu ve teknolojisini değiştirdi. Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve Enver Paşa bu zümredendir. Bu insanlar bu dünyayı 30 yaşında öğrendi. Suriye’de, Arabistan’da askerlik yaptılar, oradan da Balkanlar’a gittiler. Osmanlı İmparatorluğu, çökme döneminde olsa da değişiyordu. O ortamda büyük kumandanların çıkmaması mümkün değildi. Bugün Türkiye’de her nesil olumlu veya olumsuz manada eskisinden çok farklı oluyor. Türkiye kalkınıyor, sanayileşiyor ama kültürel bir dünya inşasında eski nesle göre farklılıklar var. Yapılan işte eski neslin renkliliği ve sağlamlığı kalmıyor. Daha yüzeysel bir gelişme söz konusu.

  

O-Okul

Türkiye kapalı köylerde yaşayan bir ülkeyken, İkinci Cihan Harbi’nden sonra dünyaya entegre olup bir birikim sağlayabildi. Peki bu başarıyı sağlayan elemanlar nereden çıktı? Okullar, imparatorluktan kalmaydı; Cumhuriyet, üstüne çok iyilerini ilave etti. Mesela Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ziraat Enstitüsü... Buralardan yeni entelektüeller çıktı. Onun için Cumhuriyet bir seferberliktir.

Ö-Öğretmen 

Bu toplum, öğretmenlere çok saygı gösterdi. Cumhuriyet dönemindeki öğretmenler çok seçkindi, en tahsilli olan onlardı. Bu kadar büyük hocaların talebesi oldum, bu kadar büyük üniversitelerde okudum, hayatımdaki en iyi öğretmeni sorsanız, size ortaokuldaki öğretmenimi söylerim çünkü o, Eğitim Enstitülüydü. Cumhuriyet kurulduktan sonra, Mustafa Kemal Paşa, ordunun masraflarını kıstı, Milli Eğitim’e iyice yoğunlaştı. Bu, yüzde 90’ı okuma yazma bilmeyen bir toplum için büyük bir adımdır. 

P-Padişah 

1 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi, saltanatı ilga etti ve son padişah Vahdeddin’e şunu tebliğ etti: “Bundan sonra erşed ve eslah, ilmen ve ahlaken en önce gelen hanedan üyesi halife seçilecek ama bu halife, Türkiye Devleti’ne istinat edecek.” Bu, ‘hanedandan biri halifedir ama iktidar devletin elindedir’ demek. Yine de saltanat ilga edildikten sonra Vahdeddin, İstanbul’da hanedanın en ahlaklı ve ilmi en derin adamı olarak kendisinin seçilmesini beklememiştir. Hazineden hiçbir şey almadan Avrupa’ya sığınmak durumunda kaldı. Bazen “Atatürk istese padişah olmak ister miydi” diye soruluyor. O, padişah olmak istemedi, neden istesin ki? İran’da Rıza Şah’ı önce cumhurreisi yapmaya kalktılar, o da kabul etti. Derken vazgeçti, şah oldu çünkü şartlar onu gerektiriyordu. Cumhurbaşkanlığını krallığa çevirdi. Atatürk bu meseleden dolayı onu sevmezdi.  

R-Rejim

Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşları Cumhuriyet’i ilan ederek rejimin adını koydu. Ancak bu o kadar da kolay değildi. Çünkü mebuslar (milletvekilleri) içinde hâlâ halifeyi ve padişahı isteyenler vardı. İkincisi, daha Cumhuriyet kurulmadan da önce, İstiklal Harbi’nin birçok komutanı bile İstanbul’a girmek, onu geri alabilmek ümidinde değildi. Anadolu’nun bir kısmını kurtarmak onlara göre o an için yeterliydi. Halbuki Atatürk bir dâhi olduğu için karşı tarafın açığını görmüş ve “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” demişti. Cumhuriyet’in ilanı da böyle bir uzak görüşlülüğün eseridir.

S-Samsun 

Samsun, Anadolu’ya çıkış noktasıydı. 19 Mayıs’ta Bandırma Vapuru’ndan inen Mustafa Kemal, ordu müfettişi orada karşılandı. Bu tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biridir. Atatürk de zaten Nutuk’u bu tarihten başlatır. 



Ş-Şapka Devrimi

Atatürk sokakta milletin ayrılmasını, kafa yapısının anlaşılmasını istemiyordu. Yani ‘Şapka Devrimi’ bir şekil devrimi değildi. Birdenbire kasabanın ortasında şapkalı adamlar belirdi. Bunlar kıyafettir. İnsana temel bir şey gibi görünmez ama zihni meşgul eden unsurlardır. Şapkaya karşı bir direniş vardı. Mesela senin kızını, bir oğlan istiyor. Oğlan için “Nasıl biri” diye sorduklarında, “Şapkalının biri” diyorlar. Bu çok önemli. “Şapkalının biri” demek, “Dini, imanı, ananeyi, sana saygıyı unut” demekti. Neticede bugün kimse şapka takmıyor.

T-Tren 

Demiryolları, son devir Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in tarihidir. Anadolu çok büyük, çok kurak, ulaşım yollarına kapalı bir yerdi; dünyayla ulaşım Karadeniz üzerinden sağlıklı bir şekilde sağlanamayacağı için bizi Akdeniz’e işte bu demiryolları bağladı. Demiryollarının fonksiyonu İkinci Cihan Harbi’nin sonrasına kadar devam etti. Bana sorarsanız, tekrar büyütmemiz gereken bir sistemdir.

U-Ulus 

‘Ulus’ demek, ‘millet’ demektir. Bu kavram Fransız İhtilali’nden sonra çıktı. Ulus-devlet tam olarak nerede kuruldu, o tartışılır ama ‘ulus-devlet’ demek, aristokratik veya dini değerler değil, vatandaşlık, ırk ve kan bağı değerleridir. Halbuki şu açık ki, Türkiye’de bir ırk birliği yok. O zamanlar bu, vatandaşlık şeklinde telaffuz edildi, bunun oturtulması lazım diye düşünüldü.

Ü-Ülkü

Ülkü, ideal, vatan yolunda ölmek ama aynı zamanda onun için var olmak demektir. Atatürk’ün “Milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirle besleyerek geliştirmek milli ülkümüzdür” sözü her şeyi açıklıyor. 

V-Vatan 

Cihan Harbi’nde biz bir vatan ve millet olduğumuzu ispat ettik. Vatan için savaşan, millet için ölen insanlar, başka yerde yoktur. Gençlerimiz şehit oldu. Zanaatkârlar, çiftçiler, eli ayağı tutan herkes… Dört yıllık bu savaş, bize milli bir bilinç kazandırdı. Cumhuriyet’i bu bilinçle kurduk.

Y-Yenilik

1923 yılında gelen yenilik Meclis’ten ibaret değildir, rejim değişti. Saltanat bitti, Cumhuriyet geldi. Devlet ortadan kalkmadı, bir devamlılık içinde sadece rejim değişti. Başkaları bize ‘Türkiye’ diyordu; ilk defa biz de kendimize Türkiye dedik. Ama 1923 sonrası yaşananlar 1923 kadar önemlidir. Mustafa Kemal Paşa, Medeni Kanun’u getirdi, hukukun romanizasyon sürecini tamamladı. O dönemde iktisadi sistemin ıslahına geçildi ve köyden aşar kaldırıldı. Eğitim ve sağlıkta da ciddi reformlar yapıldı. Her toplumun yenilenmesi gerekir. Yenilenme olmadan hiçbir kurumu yaşatamazsınız. Türkiye Cumhuriyet’le değişti. İkinci Cihan Harbi’ne girmedik, birikim yaptık. O birikimle yeni endüstriye girdik. İki asırdır Batı orduları karşısında savaşabilmek ve direnebilmek için yeni ilimleri, teknikleri öğrenmek zorundaydık. Öğrendik, onları geliştirdik. Batılılaşmak için Batılılaşmadık, ayakta kalmak için Batı’nın kurumlarını aldık ve devam ediyoruz. Bugün de bu kurala uymak, Batı-Doğu kavgasından kaçınmak zorundayız.,

 
 
 Z-Zafer 
Vatan için çarpıştık ve kazandık. 1922’de padişah gitti, monarşi lağvedildi. Biz, Cumhuriyet’i kurarken daha çok Lozan’ın havasındaydık. Lozan’dan sonra Cumhuriyet ilan edildi ama o ara, ‘Meclis hükümeti’ dönemidir. 23 Nisan 1920’yle Temmuz 1923 arası, Türkiye, ‘Meclis hükümeti’ olarak devam etti. Çünkü daha cumhuriyet ilan edilmemişti. Bu çok önemli. Bu bir bağımsızlık savaşı, işgalcilere karşı bir direnişti. Bizim zaferimizdi. Zafer denince, “Hükümdarı kovduk, cumhuriyet olduk” diye düşünülmesin. Üç senelik ‘Meclis hükümeti’ dönemi zaferin yapıtaşıdır. 


Büyük Türk Devrimi



En büyük Türk Devrimi Cumhuriyet’i böyle kurduk

Tarih 29 Ekim 1923… Meclis’te tarihi bir an yaşanıyor. Milletvekillerinin ‘Yaşasın’ nidaları arasında en büyük Türk Devrimi hayata geçiyor. Cumhuriyet ilan ediliyor… İşte Atatürk’ün, ‘En büyük eserim’ dediği Cumhuriyet’e giden yolun öyküsü…

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, tarihin ardından ya da önünden giden bir lider değil… Mustafa Kemal tarihin akışını değiştiren, şekillendiren ve tarihi yazan bir liderdir. Parçalanmış bir imparatorluktan, tüm dünyanın saygı duyduğu yeni bir devlet yarattı. Tarihe geçen bir destan yazdı. İşte “En büyük Türk Devrimi” cumhuriyete giden yol:
PEŞ PEŞE ZAFERLER
Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı düşman işgali altındaydı. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarak kurtuluş mücadelesinin ateşini yaktı. Yokluk içindeki bir orduyla tüm dünyaya meydan okudu… Zafer üstüne zafer kazandı. Bir yandan savaşırken bir yandan da Cumhuriyet'e giden yolun taşlarını birer birer döşedi… 23 Nisan 1920'de Meclis'i açtı, yeni bir anayasa hazırladı… Şimdi sıra yıllardır hayalini kurduğu, daha 1917 yılında Hariciye Nezareti'nden İsmail Hakkı Paşa'ya “Bir gün mutlaka gelecek” dediği Cumhuriyet'teydi… Türkiye için bir milat olan 29 Ekim 1923'te…
KRİZDEN ÇIKIŞ ADRESİ
Genç Türkiye Devleti, bir hükümet kriziyle karşı karşıyaydı. Mustafa Kemal, krizden çıkışın yolunu, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözüyle müjdeledi. 28 Ekim akşamı, yakın çalışma arkadaşlarını Çankaya Köşkü'nde yemeğe davet etti.
  

Masada, İsmet İnönü, Fethi Okyar, Kazım Özalp vardı. Mustafa Kemal Atatürk, “Efendiler, yarın Cumhuriyet'i ilan ediyoruz” dedi. Yemekten sonra herkes gitti. İsmet İnönü ve Mustafa Kemal sabaha kadar Meclis'e sunulacak taslak üzerinde çalıştı. Atatürk metnin ilk maddesinin yanına el yazısıyla şunu yazdı: “Türkiye devletinin hükümet şekli Cumhuriyet'tir.”
 

Ve tarih: 29 Ekim 1923… Meclisi, saat 18.00'de toplandı. Genel Kurul'da 158 milletvekili vardı. İnönü, Meclis'e Anayasa'nın birinci maddesinin değiştirilmesi teklifini sundu. Meclis'te hararetli tartışmalar yaşandı. Kanun teklifi oy birliğiyle kabul edildi. Bütün milletvekilleri heyecanla ayağa fırlayıp dualar eşliğinde üç kez “yaşasın cumhuriyet” diye bağırdı….Falih Rıfkı Atay o tarihi anı şöyle anlattı: “Oylamada yanımda bulunan Osmanlı'nın dahiliye vekili Hazım bey'i hatırlıyorum. Kabul edenler diye sorunca iki elini birden kaldırdı.
ATATÜRK KONUŞUYOR…
Saat 20:45'te Cumhuriyet ilan edilmişti. Şimdi yapacak tek iş kalmıştı: Cumhurbaşkanını seçmek. Kapalı oylama yapıldı. Aslında aday da yoktu. Ancak oturuma katılan 158 milletvekilinin 158'i de tek bir isim yazdı:
 
Türkiye Cumhuriyeti, mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.” Bu konuşmanın ardından dualar okundu ve o tarihi oturum sona erdi…
COŞKU HER YIL ARTIYOR
Saat 22:00 olmuştu… Meclis'in önünde, toplanan vatandaşlar Mustafa Kemal'i büyük sevgi gösterisiyle karşıladı… Yurdun dört bir yanında 101 pare top atışı yapıldı. Bu şanlı destanın kutlamaları daha ilan edildiği gün başlamıştı…
 


 

Atatürk’ün yanındaki müftü: M. Rıfat Börekçi / Sinan Meydan

  

Atatürk’ün yanındaki müftü: M. Rıfat Börekçi

Cumhuriyetimizin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, hep Atatürk'ün yanında durmuş, saraya başkaldırmış, halife padişah tarafından idama mahkûm edilmiş, yurtsever, cesur ve aydın bir kişiydi.
Yeni Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, göreve gelir gelmez “sekülarizm kıskacında debelenen insanlığın” dertlerine çare bulmaktan söz etti. Bugün neredeyse tüm İslam dünyasının “bağnazlık” ve “geri kalmışlık”kıskacında “debelendiğini” göremeyen Prof. Ali Erbaş, dünyanın seküler toplumların omuzlarında döndüğünün de farkında değil. Oysaki teknoloji, bilim… hepsi seküler debelenmenin eseri… Prof. Ali Erbaş, “din” üzerinden Atatürk Cumhuriyeti'ne saldırmayı da ihmal etmiyor: İnternette dolaşan bir videosunda, Cumhuriyetin ilk yıllarında Karadeniz'in bir dağ köyündeki bir Kuran Kursu'nda Kuran okumanın yasak olduğunu, gizli gizli Kuran okunduğunu (!) 1921 doğumlu babasından dinlediğini aktarıyor.
Son Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş'a en güzel cevabı, ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi veriyor.
Şimdi gelin, 1920 Ankara'sına gidelim ve Mehmet Rıfat Börekçi'yle tanışalım!

 

İlk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi (Solda) 

-Atatürk ve Rıfat Börekçi (Atatürk’ün manevi kızlarından Rukiye’nin nikâh töreninde 22 Mayıs 1930)


PARASIZ DİRENİŞ

1919 Aralık ayının sonları… Atatürk'ün başkanlığındaki Temsil Heyeti,Erzurum'dan Sivas'a giderken yaşadığı yoksulluğu, şimdi de Sivas'tan Ankara'ya giderken yaşıyordu. Bütün paraları, yol için 20 yumurta, 1 okka peynir ve 10 ekmeğe yettiğinden ancak bunları alabildiler. Allah'tan, Ankara'ya hareket etmeden kısa bir süre önce Osmanlı Bankası'ndan senet karşılığı 1000 liraya yakın bir para buldular. Ayrıca Sivas Amerikan Okulu Müdiresi biraraba, birkaç lastik ve biraz benzin verdi. Atatürk, bunların parasını ödemekistediyse de müdire kabul etmedi. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, C.2, s. 484- 487).
Atatürk ve beraberindeki heyet 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geldiğinde sadece 1200 liraları vardı. (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 286, Selek, Anadolu İhtilali,C.1, s. 136). Ankara'da yine parasızlık baş gösterdi. O soğuk Ankaragünlerinde yaşanan parasızlığı, o günlerin tanığı Mazhar Müfit Kansu şöyle anlatıyor: “Ekmekçiye bile verecek paramız kalmamıştı. (…) Bankalardan ve kurumlardan ödünç para almayı Paşa'ya bir türlü kabul ettiremedim. Ne yapacaktık? Benim bir kürküm vardı. Erzurumlu Nafiz Bey'e müracaatla sattırılmasını rica ettim. Nafiz Bey, ‘Ocak ayı içindeyiz, ne giyeceksin' diye satmamakta ısrar ettiyse de, bu ısrar ne olursa olsun kulağıma giremezdi. Aç mı kalacaktık? Nihayet onu da sattık. Kimse de satılacak bir şey kalmadı. Paşa ile bu konuda bir çare bulamayarak, ‘Hele bakalım, sabah olsun, yine düşünürüz' sözü ile odalarımıza çekildik. Ankara'ya geldiğimiz zaman hemen bir hafta bizi belediye besledi. Fakat bu aylarca devam edemezdi. Velhasıl çaresizlik içinde (…) mustarip bir halde idik…” (Kansu, age, s. 506).

RIFAT HOCA HIZIR GİBİ YETİŞTİ

O gece Mazhar Müfit uyuyamamış, yatağında istirahat ediyordu. Kış güneşi Ankara'yı yavaş yavaş aydınlatmaya başlamıştı ki kapı vuruldu. “Müftü Efendi geldi” dediler. Mazhar Müfit telaşla yatağından fırlayıp giyindi. İlk aklına gelen, şeker yokluğu oldu. Hoca, ya kahve isterse? Peki ya sigara içiyorsa! Ne şekerne sigara vardı. Kısa bir süre sonra Ankara Müftüsü Rıfat Efendi, Mazhar Müfit'in odasına girdi. Ortadaki yuvarlak ve küçük masanın yanındaki bir iskemleye oturdu. Selamlaşmanın ardından Mazhar Müfit, “Müftü Efendi, zannıma göre kahve içmezsiniz, değil mi?” diye söze başlayınca, Rıfat Efendi, “Evet içmem!” dedi. “Sigara?” “Onu da kullanmam…” Aslında Rıfat Efendikahve içerdi. Ancak yokluğun farkındaydı. Rıfat Efendi tebessüm ederek “Sizin biraz sıkıntıda olduğunuzu öğrendik, az da olsa yardımda bulunmayı vazife bildik” dedi. Mazhar Müfit, yatağın yanındaki kasayı göstererek “Paramız var!”dedi. Oysaki kasada sadece 48 kuruş vardı. Rıfat Efendi, Mazhar Müfit'i dinlemedi bile. Ayağa kalktı. Cübbesinin altından bir torba çıkardı. Torbanın içindeki kâğıt paraları saymaya başladı. Bu sırada Mazhar Müfit, “Teşekkür ederiz, ama bu konuda önce Paşa ile bir görüşseniz iyi olur” deyince Rıfat Efendi, Atatürk'le görüştüğünü söyledi. Bu sırada saydığı paraları tek tek masanın üzerine koyuyordu: 100, 200, 300, 500… derken tamı tamına 1000 lirasaydı. Mazhar Müfit, sevincini belli etmemeye çalışarak paraları alıp kasaya koydu. Sonra hemen emir erini çağırdı. Masanın gözünden çıkardığı iki şekeriverip “Bize birer kahve pişir” dedi. Başından beri durumun farkında olan Rıfat Efendi gülümseyerek “Şeker pahalı, hesap lazım, size de gelen giden çok, başa çıkılmaz, değil mi?” diye latife yaptı. Kahveler içildi.
Hoca gidince Mazhar Müfit de hemen Atatürk'ün yanına gitti. Atatürk, “Ne kadar?” diye sorunca, Mazhar Müfit, “1000” dedi. Atatürk, “Gördün mü akşam ne kadar sıkılmıştık. Bu akla gelir miydi? Allah bize yardım ediyor”dedi. Bunun üzerine Mazhar Müfit, “Kul sıkışmayınca hızır yetişmez”deyince Atatürk biraz tebessüm ederek “Şimdi hızırı filan bırak bakalım, masraf ve geliri düzenle…” dedi. (Kansu, age, s.506-508).
Uluğ İğdemir, “Yılların İçinden” adlı eserinde o gün Müftü Rıfat Efendi'nin Atatürk'e verdiği paranın 1200 lira olduğunu yazıyor. (Uluğ İğdemir, Yılların İçinden, s.29).
Cemal Kutay ise o gün Müftü Rıfat Efendi'nin 1000 lira Mazhar Müfit Bey'e, 800 lira ise Cevat Abbas Bey'e verdiğini belirtiyor. (Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, s. 190).

 
Elmalılı Hamdi’nin ‘Hak Dini Kuran Dili’ adlı tefsirinin ciltleri 1935.

KEFEN PARASI VE ESNAF DAYANIŞMASI

İddiaya göre o gün Müftü Rıfat Efendi, kendisi ve eşi Semiha Hanım için ayırdığı “cenaze parasını” bir torba içinde Atatürk'e teslim etmişti. Hoca ayrıca Atatürk'ün yokluk ve yoksulluk içinde bir ölüm kalım savaşını örgütlemeye çalıştığını görünce Ankara esnafından 46.500 liralık bir yardım toplamıştı. (Neşit Hakkı Uluğ, Hemşerimiz Atatürk, s. 85. Bayram Sakallı, Ankara ve Çevresinde Milli Hareketler, s. 72. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk Din ve Din Adamları, s. 172.) Falih Rıfkı Atay ve Sabahattin Selek, Müftü Rıfat Efendi'nin Ankara esnafından toplayıp Atatürk'e verdiği paranın 6.000 liraolduğunu belirtiyorlar. (Atay, age, s. 286, Selek, age, C.1, s. 136). Sabahattin Selek, bu bilgiyi bizzat Milli Mücadele'nin maliye vekillerinden Hasan Fehmi Ataç'tan aldığını yazıyor. (Selek, age, s. 136) Kısacası, miktarı tam olarak bilinmeyen bu yardım, 23 Nisan 1920'de açılacak TBMM'nin ilk bütçesinioluşturacaktı.
Ayrıca Ankara Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin TBMM hizmet binası için harcadığı 5.068 liranın önemli bir bölümünü de yine Rıfat Efendi toplamıştı. (Sakallı, age, s. 95, Sarıkoyuncu, age, s. 174).

 

HALİFEYE İSYAN EDEN MÜFTÜ

5 Eylül 1919'da Ankara'nın ileri gelenleri Padişah Vahdettin'e telgraf çekip hem Kurban Bayramı'nı tebrik etmek, hem de Ankara Valisi Muhittin Paşa'yı şikâyet etmek istemişlerdi. Ancak Sadrazam Damat Ferit, “Padişahla doğrudan doğruya görüşülemeyeceği” gerekçesiyle telgrafı kabul etmemişti. Buna çok kızan Müftü Rıfat Efendi ve Ankaralılar, İstanbul'a çektikleri başka bir telgrafla “Padişah ve onun hükümetini tanımadıklarını” bildirmişlerdi. (Sarıkoyuncu, age, s. 168. Enver Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, s. 352.) Bu olaydan sonra Rıfat Efendi, bir anlamda padişaha isyan edip tamamen Kuvayı Milliye saflarına geçmişti. Nitekim 29 Ekim 1919'da kurulan Ankara Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin başkanı seçilmişti. Ayrıca Ankara'da bir gönüllü alay kurulmasına öncülük etmişti.
O sırada Milli Mücadele'ye karşı çalışan Ankara Valisi Muhittin Paşa 28 Ekim 1919'da Kuvayı Milliyecilerce tutuklanıp İstanbul'a gönderilmişti. İstanbul Hükümeti, onun yerine Ziya Paşa'yı Ankara'ya vali tayin etmişti. Ancak Ankara Müftüsü Rıfat Efendi, bu yeni valiyi bir mektupla tehdit etmişti. Eskişehir'e kadar gelen Ziya Paşa, hocanın tehdidi üzerine oradan geriye dönmek zorunda kalmıştı. (Sakallı, age, s. 63, 64. Şapolyo, age, s. 353). Atatürk, Nutuk'ta Ankara Müftüsü Rıfat Efendi'nin bu direnişinden övgüyle söz eder.
Atatürk Ankara'ya gitmeden önce, Rıfat Efendi'ye haber vermişti. 27 Aralık 1919'da Atatürk Ankara'ya geldiğinde Rıfat Efendi, “Hoş geldiniz, safa geldiniz. Kademler getirdiniz. Memleketimizi aydınlattınız. Canla başla sizinle beraberiz” diyerek Atatürk'ü karşılamıştı. (Şapolyo, age, s. 353, 371, 372 Kansu, age. C.2, s. 498).
Ankara Müftüsü Rıfat Efendi, daha sonra I. TBMM'de Menteşe (Muğla) milletvekili olarak görev alacak, sonra da halkı aydınlatmak için kurulan “irşat heyetine” seçilecekti. Bu sırada Beypazarı ayaklanmasının bastırılmasını sağlayacaktı.

İHANET FETVASINA KARŞI DİRENİŞ FETVASI

İstanbul Hükümeti'nin, 11 Nisan 1920'de Şeyhülislam Dürrizade Abdullahimzasıyla yayımladığı ihanet fetvası türlü yollarla; örneğin Yunan ve İngiliz uçaklarıyla yurda dağıtıldı. Fetva etkisiyle Anadolu'nun pek çok yerine Kuvayı Milliye'ye karşı isyanlar çıktı. Bunun üzerine Atatürk, bir an önce karşı fetvahazırlanmasını istedi. Ankara Müftüsü Rıfat Efendi başkanlığında 5 müftü, 9 müderris ve 1 medrese müdürü ile 6 kişilik din bilgini heyetinden oluşan toplam 21 kişilik bir kurul, Ankara'nın “direniş fetvasını” hazırladı. Bu fetva, Milli Mücadele yanlısı 155 müftü ve din bilgini tarafından da onaylandı. Fetva, 16 Nisan 1920'de bütün müftülüklere tebliğ edildi. Kuvvacı gazetelerde yayımlandı.
İstanbul Hükümeti'ne göre Rıfat Hoca da artık bir asiydi ve katledilmesi caizdi.8 Haziran 1920'de İstanbul Birinci İdare-i Örfiye Divani Harbi, Ankara Müftüsü Rıfat Efendi'yi idama mahkûm etti ve mallarının müsadere edilmesine karar verdi. Rıfat Hoca'yla birlikte aralarında İsmet Paşa'nın da olduğu 16 kişi daha idama mahkûm edildi. Aynı mahkeme, daha önce de Atatürk ve arkadaşlarını idama mahkûm etmişti. Bu idam kararlarını Padişah Vahdettin, 15 Haziran 1920'de onayladı. (Şapolyo, age, s. 353, Sarıkoyuncu, age, s. 190, 191). İlk kez bir Osmanlı halife/padişahı (Vahdettin), bir müftühakkında ölüm fermanı veriyordu. (Kutay, age, s. 189-190, Sarıkoyuncu, age, s. 191).

 

Cumhuriyetin din politikası ve Rıfat Börekçi

3 Mart 1924'te 429 sayılı kanunla Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. 1924'te Diyanet İşleri Başkanı olan Rıfat Börekçi, 1941'de ölümüne kadar bu görevde kaldı. 3 Mart 1924 tarihli 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu'yla Medreseler kapatıldı. Bu kanunun 4. maddesine göre 1924'te İstanbul Darülfünunu'nda bir İlahiyat Fakültesi'yle ülkenin değişik yerlerinde 29 imam-hatip okulu açıldı. İmam-hatipler, 1930'da öğrenci yetersizliği nedeniyle kapatılacak ancak 1949'da yeniden açılacaktı. İlahiyat Fakültesi ise 1933 Üniversite Reformu sırasında İslam Araştırmaları Enstitüsü'ne dönüştürülecekti. Ancak o da 1936'da öğrenci yetersizliği nedeniyle kapatılacaktı. Cumhuriyet'in ilk Kuran Kursu, 1930'larda Süleymaniye Camii'nde açıldı. (Mustafa Kemal Ulusu, Atatürk'ün Yanı Başında, s. 190.) 1932-1937 arasında Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı resmi 59 Kuran Kursu vardı. (Gottard Jaschke, Yeni Türkiye'de İslamlık, s. 75, 76).

TBMM, 25 Şubat 1925'te, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bir Kuran tefsiri ve tercümesi ile bir hadis kaynağı hazırlayıp halka dağıtmasını kararlaştırdı. (Bu iş için Diyanet'e 20.000 liralık ek bütçe verildi).

Cumhuriyetin ilk 15 yılında Rıfat Börekçi'nin başkanlığındaki Diyanet İşleriKuran, hadis, hutbe vb. dinsel konularda 9 önemli eser hazırladı:

1. Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kuran Dili” (9 cilt), 1935.
2. Ahmet Naim-Kamil Miras, “Tecrid-i Sarih” (12 cilt), ilk 4 cilt 1932-1938 arasında çıktı.
3. Ahmet Hamdi Akseki, “Ahlak Dersleri”, 1924,1926. (Diyanet'in ilk yayını).
4. Ahmed Hamdi Akseki, “Askere Din Dersleri”, 1925. (Bu eser genişletildi ve yeni harflerle 1945'te “Askere Din Kitabı” adıyla basıldı).
5. Rıfat Börekçi-Ahmet Hamdi Akseki, “Türkçe Hutbe”, 1927,1928.
6. Ahmed Hamdi Akseki, “İslam Dini”, 1935.
7. Ahmet Hamdi Akseki, “Kuvvet ve Tayyare-Dini Öğütler ve Vaizlere Vaaz Numuneleri”, 1935.
8. Ahmet Hamdi Akseki, “Yeni Hutbelerim I”, 1936.
9. Ahmet Hamdi Akseki, “Yeni Hutbelerim II”, 1937.
1924-1950 arasında, tek parti döneminde Diyanet 

İşleri toplam 352.000 takım dinsel içerikli kitap bastırıp halka dağıttı. Bunların 45.000'i Kuran'ı Kerim tefsiri, 60.000'i Buhari hadislerinin tercümesi, 247.000'i ise değişik din kültürü eserleriydi. (Abdullah Manaz, Atatürk Reformları ve İslam, s. 147).
Bu çalışmaların amacı, toplumu dinselleştirmek veya dinsizleştirmek değil dinin anlaşılmasını sağlamaktı. Anlamak “seküler” bir çabadır. Dini anladıktan sonra çok inanmak, az inanmak veya inanmamak tamamen kişisel bir tercihtir. Atatürk, akla, bilime dayalı çağdaş bir ülke kurmak istedi. Ancak bunu yaparken asla din düşmanlığı yapmadı; laikliğin gereği olarak din ve vicdan özgürlüğünden yanaydı. Nitekim camiler açıktı, isteyen ibadetini yapıyordu. Dini bayramlar kutlanmaya devam ediyordu. Yasak olan din değil dincilikti,yobazlıktı.
Yeni Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş bunları bilmez mi? Yoksa bilir de işine gelmez mi?

Atatürk ve Rıfat Börekçi

Atatürk dincilere, hoca kılıklı din simsarlarına karşıydı; yoksa gerçek din adamlarına saygılıydı. Mesela Rıfat Börekçi'yi çok sever ve saygı duyardı.
Rıfat Börekçi anlatıyor: “Ata'nın huzuruna geldiğimde beni ayakta karşılardı… ‘Paşam beni mahcup ediyorsunuz' dediğim zaman ‘Din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır' buyururlardı. Atatürk şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.” (Ercüment Demirer, Din Toplum ve Atatürk, s.10).
Mazhar Müfit Kansu da şöyle diyor: “Müftü Efendi'yi Mustafa Kemal Paşa çok severdi… Paşa, Rıfat Efendi'ye, Diyanet İşleri Başkanı iken her hafta yaver gönderir, bir arzusu olup olmadığını sordururdu; resmi otomobili yokken bir otomobil tahsis etmişti.” (Kansu, age, s. 508).
Uluğ İğdemir de “Her bayram Rıfat Börekçi'ye bir hediye gönderir ve buna 1200 liralık bir çek eklerdi” diyerek Atatürk'ün Rıfat Börekçi'ye çok değer verdiğini belirtir.
(İğdemir, age, s. 29).



En Çok Okunanlardan...