Blog Listem

20170627

YUNANİSTAN'DAKİ HRİSTİYAN TÜRKLER NİYE RUMLAŞMIYOR?

YUNANİSTAN'DAKİ HRİSTİYAN TÜRKLER NİYE RUMLAŞMIYOR?

13 Kasım 2010 Cumartesi
 27.03.2010 14:33

Perperoglou ismini ilk kez duyduğumda televizyonda Türk Telekom’un Panionios ile oynadığı maçı seyrediyordum. Maçı anlatan kişi oyuncuyla ilgi olarak her hangi bir açıklama yapmıyordu, ‘perperouglu’na bir kez bile ‘berberoğlu” demedi, isim benzerliğine dikkat çekmedi, ancak BERBEROĞLU ismi ağzıma pelesenk olmuştu.

Panionios’da geçen üç sezonun ardından Yunanistan ile Avrupa basketbolunun ünlü kulüplerinden Panathinaikos’a transfer olan Berberoglu’nun ilk adından dolayı Batı Trakya Türklerinden olamazdı.

Ancak, kimdi bu Türkçe soyadlı basketbolcu?

1924’teki Türk-Yunan nüfus değişiminde dinin esas alındığını, Anadolu’daki Ortodokslar ile Batı Trakya ve Rumeli’deki Müslümanların konuştukları dile bakılmaksızın karşılıklı olarak göç ettirildiklerini okumuştum.

COGİTO OSMANLI ÖZEL SAYISI

İlk işareti, başucu kitabına dönüşen COGİTO’nun Yaz 1999 tarihli Osmanlı Özel Sayısı’nda gördüm. Ahmet Kuyaş ile konuşan Cemal Kafadar’ın aşağıdaki açıklaması Ortodoks Karamanlılar üzerine ilgimin yoğunlaşmasına neden oldu.

“…Mesela Karamanlılar (Karamanlides)… genel olarak söylenen, onların dil açısından Türkleşmiş, Anadolulu Ortodoks Hıristiyanlar olduğuydu. Bunu kabul etmeyenlerin tavrı son zamanlarda biraz daha ön plana çıktı. Yani “ belki de Karamanlılar tam olarak Müslümanlaşmadan Anadolu’ya gelmiş ve burada Ortodoks Hıristiyan olarak din değiştirmiş olabilirler ” görüşü bence önemli. Bu soruyla uğraşmak gerekir. Mesela Kıpçak Türkçesi konuşan Ermeni kilisesine mensup cemaatlar de var. Bugün Polonya’da ‘Ermeno-Kıpçak’ diye bir hadise var. Bu Karamanlılara çok benziyor. Oğuzca konuşan Ortodoks Hıristiyanlar ve Kıpçakça konuşan Ermeniler… Bu konuyu yorumlamakta o kadar aceleci olmamak gerektiği kanısındayız şimdilerde.”

Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’a destek olan Türk Ortodoks Patriği, 2002’de ölen üçüncü patrik Selçuk Erenol ve onun açıklamaları, Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini başlıklı kitabıyla tanıdığım İngiliz yazar Louis de Bernieres’in Kanatsız Kuşlar adlı kitabına mekan olan yerler ile Ergenekon kapsamında göz altına alınan Sevgi Erenol…

Merak bir kez depreşmişti, mutlaka karşılanmalıydı.

Mülkiye’nin arka bahçesinedki café-kitapçıyı gezerken Yonca Anzerlioğlu’nun 2003 basımı Karamanlı Ortodoks Türkler kitabını görünce kırk yıllık dostuma rastlamış gibi oldum. Kapağı kahverengi birinci hamura kağıda basılmış, fotoğraflarla bezenmiş kitabın daha nelerin kapısını çalacağını tahmin bile edemiyordum.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Hıristiyan Batı ve özellikle Protestan Amerikalılarca Anadolu’da yürütülen asimilasyon çabalarıyla ilgili beş bulgu ile kapıyı aralayalım.

BEŞ BULGU

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Anadolu’yu mesken tutan ABCFM American Board of Commissioners for Missions üyesi olan Amerikalı Protestan misyonerlerin hedefinde Grek, Ermeni ve Asuriler bulunuyordu. Cahil ve sözde Hıristiyan olan bu topluluklar içinden Gregoryan Ermeni azınlığın protestanlaştırılması faaliyeti Ermeni cemaatini bölüp kargaşaya sürükler, aralarından ayrılıkçı unsurlar çıkar.(1)


2. ABCFM’nin Arapgir şubesinden Dunmore’in Ekim 1854 tarihli mektubunda “…Gerçekten de olağanüstü insanlar ve ilgimizi hak ediyorlar. Her ne kadar Müslümanlar onları kendilerinden saysalar da onlar Muhammet’in takipçisi değiller. Onlar Tanrı’nın oğlu İsa’ya inanıyorlar, en azından bilebildikleri kadarıyla... Hiçbir zaman ya da hemen hemen hiçbir zaman Müslümanlar gibi namaz kılmıyorlar, oruç da tutmuyorlar. Kendilerine özgü insanlar ve İncil’in mesajına açıklar... Bazı tuhaf inanışları ve putataparlıkla alakalı uygulamaları var. Mesela küçük siyah bir odun parçası bulduklarında bir evliyanın ya da atının kalıntısıdır diye ona tapınmaya başlıyorlar…Türkler onları da Kürtler gibi beş para etmez sapkınlar (heretics) olarak görüyor ve hiç umursamıyorlar ve sanırım hepsi açıkça gerçeği [Hıristiyanlığı] kucaklasalar bile o taraftan [Türklerden] ciddi bir güçlükle karşılaşılmaz” 

ifadeleriyle yer alan Kızılbaşlar, Dunmore’un alandan ayrılmasıyla yerini alan Perry’e 1880’de “Hıristiyan bir uygarlığın parçası olmaları durumunda İmparatorluğun en mükemmel ırklarından olacak bu insanlar halihazırda dini ve ahlaki etkilere pek de açık görünmüyorlar” mektubunu yazdırtır.(2)

3. Amerikalı prostestanların uğradığı başarısızlığın benzerini aynı dönemde Türkçe konuşan Karamanlı Ortodoks Türklere Yunanca öğretmeye çalışan Atina destekli Patrikhane’nin eğitmenleri de yaşar: J.Jonanidis 1914 tarihli salnamenin yazılışı sırasında “Hemşehrilerimizin bazıları, Anadolu dilini terk etmemizi ve bu salnameyi Yunanca yayınlamamızı tavsiye ediyor. Onlara şu soruyla cevap veriyoruz. Yunancayı yeterince bilenler yüzde kaçtır bilmeyenler kaç? Bu türden bir eseri anlamak içinse iyi Yunanca bilmek gerekir. Vaktiyle okullarımızda Yunanca öğrenmiş olanlardan hangisinin aklındadır bunlar?” demiştir.(3)

4. 1778 yılına kadar Kırım’da Kırım hanlığı idaresinde altında yaşayan Urumlar(Türkçe konuşan Ortodokslar), Rus İmparatoriçesi II. Katerina döneminde diğer Hıristiyan topluluklar, Ermeni ve Yunanlılar ile birlikte Kırım’dan çıkarılıp Donetsk havzasında iskan edilirler. Resmi kayıtlarda Grek-Yunanlı olarak adlandırılan Urumlar, kendilerini asla Yunanlı olarak görmemekte ve Yunanlılardan dini inançları hariç tamamen farklı olduklarını açıkça vurgulamaktadırlar. Urumlar kendi aralarında bizces dedikleri dillerini konuşmaya devam ettikleri ve genç kuşaklara aktarmaya başarılı oldukları söylenebilir. Konuştukları dil tam anlamıyla Türkçe’dir.(4)

5. 1990’da Ukrayna topraklarında yaşamakta olan tüm Urum ve Yunanlıları bir çatı altında toplamak amacıyla kurulan ve doğrudan Yunaniştan bağlantılı olan Grek Federasyonu özellikle Türkçe konuşan Urumlar aslen Helen soyundan geldiklerini kabul ettirmeye çalıştıkları, Yunanca öğretip Yunan vatandaşlığına geçirmeye çabaladıklarından federasyon parçalanır(5).

Asimilasyon çabaları yalnızca Ermeniler üzerinde sonuç verir ve onlar da Osmanlı’ya karşı cephe gerisinde terör ve Türk katliamlarına başvurmalarının sonucunu tehcirle öderler. Ne Kızılbaş Türkler ne de adlarına Gagavuz, Urum denilen Türkçe konuşan Ortodokslar asimilasyona cevap verirler. Asimile etme çabası 19. yüzyılda Anadolu’da, 21. yüzyılda Ukrayna’da sonuçsuz kalır.


Anzerlioğlu’nun, düğünleri, oyunları, yemekleri, büyüğe saygı, yardımlaşma, misafirperverlik, türküler, maniler, yaşanılan mekanlar, bugün dahi folklor oynarken ve özel günlerde giyilen kıyafetler ve soy isimlerdeki öz Türkçe isimleriyle Gagavuz ve Müslüman Türklerle ortak nitelikler sergileyen Karamanlı Ortodokslar Türklerin basılı eserlerine ilişkin verdiği bazı detaylar özellikle Aleviler açısından önem taşımaktadır.

Türkçe konuşan Karamanlı Türklerin kendilerine ait olan veya ağırlıkla onlara hitap eden Yunan harfleriyle basılmış eserler arasında din dışı olanlar kategorisinde, Halk Diliyle Atasözleri, Bilinen Köroğlu Hikayelerinden, Nasrettin Hoca hikayelerine ilaveten 1909’da Şah İsmail ve Aşık Garip hikayelerinin yayınlandığı belirtilmektedir.(s.179)

TELLİ KURAN
Aleviliğin yedi ulu ozanından biri olan Şah İsmail Hatai ile birlikte ismi geçen Aşık Garip hakkında internette yapılan ufak bir araştırma 16. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen bu halk şairinin Alevilerin ‘telli kuran’ dediği sazla ilgili KOLUNA BAĞLADIM TELİ adlı şiirini buraya almamızı gerektirdi.

Garip: 1

Koluna bağladım teli
Konuşurdun yetmiş dili
Unuttun mu sazım beni
Konuş sazım benim ile


Saz: 2

Vasf-ı halimden bilmedin
Sen gideli ben gülmedim
Yedi yıl haber almadım
Konuşamam senin ile


Garip: 3

Koluna bağladım perde
Sen uğrattın beni derde
Yedi yıldır Garip nerde
Konuş sazım benim ile

Saz: 4


Sinem duvara yaslandı
Kolumda teller paslandı
Garip ölmüştür seslendi
Konuşamam senin ile


Garip:5

Garip kurbandır soyuna
Sanem'in selvi boyuna
Gidek Sanem'in toyuna
Konuş sazım benim ile


Sez: 6

Kar kuşandı gönül dağı
Çürüdü sinemin bağı
Sanem'in destinde ağu
Konuşamam senin ile


Aşık Garip kendisine küsen sazına dil dökmektedir. Saz ona niçin küsmüştür? Bırakıp gittiği, onu eline alıp türküler söymediği için mi? Peki, nereye gitti acaba? 16.Yüzyıl halk şairi Aşık Garip nereye gitmiş olabilir? Şah İsmail’in ordusuna katılmak için Azerbaycan ya da İran’a gitmiş olabilir mi?

‘Yetmiş veya yetmiş iki konuşmak’ ya da ‘yetmiş iki milleti bir bilmek’ birbirlerinin yerine geçmiş deyimler mi, yoksa iki farklı durumu mu anlatıyorlar? ‘Yetmiş iki dili konuşmak’ tan kasıt nedir diye sorduğumda, Ahmet Yaşar Ocak soruma şöyle karşılık verdi: “Benim bildiğim, yetmiş iki dil bilmekten çok yetmiş iki milleti bir bilmektir. Bu biliyorsunuz genelde tasavvufun bir yaklaşımıdır: Ama yetmiş iki dili bir bilmek deyimindeki dili, bildiğimiz anlamda değil, Farsçadaki "gönül" anlamında düşünürseniz, aynı kapıya çıkar.”

Ocak’ın Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri Başlıklı kitabının Ayin-i Cem’i anlatan 175.sayfasında Menakıbu’l Kudsiye ile Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli’den alıntısında yetmiş iki rakamına rastlıyoruz: “…Baba İlyas’ın Amasya yakınlarındaki Çat Köy’üne yerleşmesinden itibaren geçen üç yıl içinde kadınlı erkekli yetmiş iki bin müridi olduğu, bunların birbirlerine karşı asla nefis lezzeti duymadıklarını, bir arada bulundukları halde, birbirlerinin kadın mı, erkek mi olduklarının farkına varmadıkları ifade edilmektedir.”

Yetmiş iki buçuk millet tanımına bir kez de Baha Said’in Türkiye’de Alevi-Bektaşi, Ahi ve Nusayri Zümreleri adlı kitabında rastlıyoruz; “Resmi devlet erkanı Latin, Hırvat, German, Grek, Ermeni, Çerkes, Gürcü, Arnavut vb. yetmiş iki buçuk milletten türemişti. Onlar Türk’ün omuzunda, Türk’ün kılıcında ekmek bulmuşlar ve yine onu tahkire özenmişlerdi. Osmanlı padişahları bu binbir çeşit süt ve kandan türemişti. Türklüğü değil ‘tac ve taht’ ı seviyordu. Ecdadının kendilerine hazırladığı ellerin hudutlarını çizen Türk kemiklerini unutmuşlardı. O kemiklerin fosforuyla ışıldayan taçların elmasları, esirlerin gözleri, şimdi o kana o kemiğe nankör gözle bakıyorlardı.”(s.166) 

Aşık Garip yedi yıl ayrı kaldığı sazıyla hitap ettiği yetmiş gönül arasında Karamanlı Ortodoks Türkler de var mıydı? 

Konu sazdan açılınca, saza en büyük anlamlardan birini yükleyen, onda şeytanı arayana ‘behey insanın teresi’ diye seslenen 18.yüzyıl halk şairi Dertli’ye ve onun o ünlü taşlamasına değinmeden geçmek olmaz.
Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler, ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde?
Abdest alsan aldın demez
Namaz kılsan kıldın demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde?
Venedik'ten gelir teli
Ardıç ağacından kolu
Be Allahın şaşkın kulu
Şeytan bunun neresinde?
İçinde mi, dışında mı
Burgusunun başında mı
Göğsünün nakışında mı
Şeytan bunun neresinde?
Dut ağacından teknesi
Girişten bağlı perdesi
Behey insanın teres'i
Şeytan bunun neresinde?
Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok, kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde?


Karamanlıca eserleri dil bakımından inceleyen J.Eckmann, onu iç gruba ayırır; halk unsurları ile az çok karışık bir yazı dili ile yazılan eserler kategorisinde, yalnızca Karamanlıca yazılanlar içerisinde yardımcı fill olarak edilmek, olunmak yerine olmak ekinin kullanıldığı kelimeler olduğunu belirtir; cem olmak, icra olmak.

Sazını yetmiş dilde konuşturan Aşık Garip ve Şah İsmail Hatai’yi okuyan Türkçe konuşan Karamanlı Ortodokslar kiminle cem olmuştur?

Tekrar Cemal Kafadar’a dönmek gerekiyor;

“Genel olarak, 11-15.yüzyıllar arasında “ iki cihan aresinde” yeni bir medeniyet yaratırken “taş ü toprak aresinde bile yapılan” insanları anlamaktan çok uzağız gibime geliyor. Şöyle bir sahneyi anlıyor muyuz gerçekten: “Kafir iman getirdi Müslüman oldu. Balı çörekle yediler. Ayağa kalktılar, üç kez semah tuttular” Bunları yaşayan insanlar “sekiz uçmak içindeki köydenim” derse, gönüllerinin “ha deyince hayran olduğunu “ söylerse, onlara inanılır elbette. Onların kapısına taşlar da gider, kuşlar da. Zamane insanı kendini çok dilli çok kültürlü olmakla ortaçağlılardan çok daha ileri sayarken aceleci davranıyor galiba. O yüzyılların “kamuoyu önderleri” unutmayalım, “dört kitabı ve yetmiş iki” dili öğreniyorlar büyürken( Melik Danişmend, Sarı Saltuk,vb). Ihlara Vadisi’nde bir duvar resmi vardır, gözümün önünden gitmez: külah giymiş def çalan keşişler. İşte o keşişlerle düşüp kalkan, onlarla İsa’yı Musa’yı tartışan, birlikte ‘caz yapan’ insanlar.”

KAVİMLER GÖÇÜ
Atilla’nın önderliğinde MS 370-375 yılları arasında İdil nehrini geçip batıya doğru yönelerek kavimler göçünü başlatan Hun Türklerinin yerleştiği alanlar Hazar Denizi’nin kuzeyi ve batısı, Karadeniz’in kuzeyi ve batısı ile Balkanlar ve Doğu Avrupa’dır. Yerleştikleri alanlarda ise ister istemez bu bölgeleri yakından izleyen Bizans ile muhatap olmak, gereğinde savaşmak, gereğinde işbirliği yapmak zorunda kalmışlar ve ‘Bizans Oyunu’ denilen yöntemlerin etkisiyle kaybolup gitmilerdir. Anzerlioğlu, kitabında bu Türk kabilelerin ismini tek tek sayar; Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kuman Kıpçaklar. Kitabın 33.sayfasında, 915 yılında imparator Konstantin Porhyrogennetos tarafından oğluna hitaben kaleme alınan ve Bizans siyasetinin el kitabı olarak adlandırılan De Administrando Imperio (Devlet İdaresi) adlı eserde imparator Peçeneklerle barış yapmanın faydalarından bahseder .

“ Peçeneklerle barış içinde olmak onlarla dostluk anlaşmaları imzalamak, her yıl hediyelerle birlikte diplomatik heyetler göndermek Roma İmparatorluğu’nun lehinedir. Aynı şekilde onlardan gelen heyetleri tanrının koruduğu bu şehirde… denetim altında tutmak ve İmparatorluğu’nun yararınadır…
Roma İmparatorluğu Peçeneklerle barış içinde olduğu sürece ne Ruslar ne de Türkler(Macarlar) Roma topraklarına saldıramazlar, barış bedeli olarak büyük miktarlarda para alamazlar. Çünkü onlar Roma İmaparatorluğu’nun kendilerine karşı çevirebileceği bu milletin gücünden korkarlar. Çünkü Peçenekler, eğer imparatorluğa barış içindeyseler ve hediyelerle kendi tarafına kazanılmışlarsa, Rusların ve Türklerin (Macarların) ülkelerine saldırıp kadın ve çocukların esir edip ülkelerini harabeye çevirebilirler ”

Türkleri ‘Bizans oyunu’ ile birbirine karşı kullanan, savaştıran, asimilasyonla hıristiyanlaştıran Doğu Roma İmparatorluğu batıya doğru yola çıkan başka bir Türk kavmin, Oğuz Türklerinin elinde son nefesini verir. Oğuz Türkleri Bizans’ı ortadan kaldırırken Türk akrabalarının intikamını almış olduklarının farkında mıdır? Soruyu tersten sorar isek, 1453’de son nefesini veren, 1919’a kadar bizim öyle sandığımız Bizans bunları unuttu mu?

Unutmadığını, Amerikalı protestan misyonerlerin Gregoryanlar ile başlayıp Kızılbaşlara da varan misyonerlik faaliyetlerine paralel olarak doğrudan Atina’ya bağlantılı olan Ortodoks Rum din adamlarının Türkçe konuşan Türk asıllı Ortoksları Helenleştirme çabalarından anlaşılıyor.

İlber Ortaylı bazı Bulgar ve Hıristiyan Arnavutlar ile Anadolu’nun Karamanlı denen Türk asıllı Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanlarının tarihlerini Helen olarak kapamak zorunda kaldığını yazar, COGİTO’ya 1999’da.

MÜBADELE
Bu nasıl oldu? Bu insanlar nasıl Helenleşti? Cevabı bulmak için 1924 nüfus mübadelesine gitmek gerekiyor. Anzerlioğlu’nun kitabının 285.sayfasına dönmek gerekiyor.

“…Anadolu’nun orta bölgesinde yüzyıllardır Müslüman Türklerden sadece dini açıdan farklılık sergileyen ve aslen kendilerinin Türk olduklarını beyan ile bunu gerek adet, gelenek ve görenekleri ve gerekse tarihi veriler ışığında ortaya koyarak Anadolu’da yaşamakta olan Rum Ortodoks nüfustan farklı olduklarını ve onlarla bir tutulamayacaklarını vurgulamaya çalışsalar da, sonuçta Ortodoks Türkler de bu zorunlu nüfus mübadelesine tabi tutulmaktan kurtulamamışlardır…”

Ruhani liderleri Papa Eftim önderliğinde Anadolu’nun işgali sırasında Yunan kuvvetleriyle işbirliği yapan Fener Rum Patrikanesi’ne karşı çıkıp Mustafa Kemal’in yanında yer alan, bunun neticesinde Fener’den kopup kendi patrikliğini kuran Ortodoks Türkler, Lord Curzon’un 12 Aralık 1922’de, Türk Ortodoksları kast ederek sayıları 50.000’i bulan Osmanlı Rumlarının Anadolu’da kalacağını belirtmesine ve buna cevaben İnönü’nün 31 Aralık 1922 tarihli açıklamasında “Türk Ortodokslarına gelince, bunlar her hangi bir konuda Müslüman yurtdaşlarının yararlandığı işlemden başka türlü bir işlem görmeyi hiç bir vakit istememişlerdir; böyle bir istek ileri sürmeleri de asla beklenmeyecek bir şeydir ”demesine rağmen mübadeleden, Yunanistan’a gönderilmekten kurtulamazlar.

Neden?

Anzerlioğlu, Papa Eftim ve yakın ailesinin onlara mahsus bir düzenlemeyle Yunanistan’a gönderilmekten kurtulduğunu belirtir.

Ya gönderilseydi?

Gönderilip de orada Mustafa Kemal’ın yanında yer aldığı için yargılasaydı, idama mahkum edilip cezası infaz edilseydi?...

Anzerlioğlu, Başbakanlık Osmanlı Arşivini, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivini, Amerikan Milli Arşivini ve yayınlanmış belgeleri inceler, ancak “NEDEN GÖNDERİLDİLER” in cevabını bulamaz.

Bulamaz mı, yoksa bulup da yazamaz mı?...

Papa Eftim ile akrabalığı bulunan, Selanik’te yaşayan Anastasia Hacıtedoridou Yunanistan’a geldiklerinde kendilerine hor bakıldığını söyler ve ekler…

“ Yunanistan’ı biz yükselttik. Ustalık mı dersin…zanaatçılar…Bir yandan kıskanırlardı. Korktular. Aman bunlar ekmeğimizi elimizden alacaklar. Zenginlik getirmedik ama zanaat zenginliği getirdik Benim babam mülklerinizi satın çocuklarınızı okutun, derdi. Ne yapacaksanız yapın çocuklarınızı okutun. Yalnız okumaylan Yunannistan’I elimize alacağız “ 

Rumca bilmeyen Ortodoks Türklere hor bakılır, aşağılanır, Türk tohumu anlamında Türkosporoi diye adlandırılır, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı 25 Mart’ta düzenlenen kutlamalarda dedelerinin eski elbiseleri alınıp Türkü simgeleyenlere giydirilir.

1923’de Türkiye’nin nüfusu 13 milyondur. Ortodoks Türkler ise yaklaşık 50 bin. Nüfusun binde 38’i kadarlar. 2007 itibariyle nüfusumuz 70 milyon, kalsalardı Ortodoks Türkler 270 bin kişilik bir nüfusa sahip olacaklardı. Yani, Türk Ortodoks Patriği’nin 270 bin ikişilik bir cemaati olacaktı.

MÜBADELEDE BİZ NELERDE ISRAR ETMİŞTİK?

1. Türk uyruğu Rumların İstanbul’dan çıkarılması,
2. Son üç yıl içinde Türkiye’ye karşı düşmanca davranışlar içinde bulunan Rum derneklerinin ve birliklerinin İstanbul’dan çıkarılması,
3. İstanbul Rumlarına tanınan ayrıcalıktan yalnızca Beyoğlu, İstanbul ve Üsküdar Rumlarının yararlanması,
4. Evrensel Patrikliğin bütün kurulları ve organlarıyla İstanbul’dan uzaklaştırılması.

Yalnızca dini konularda faaliyet bulunması kabul edilen evrensel patriklik yerinde kalır. İkinci maddenin yerine getirilmesini Yunanistan kabul eder. Diğerleri ise zamana bırakılır.

Karamanlı Ortodoks Türkler’in en çok söylediği ve hemen hemen herkesin bildiği türküler Konyalı ile Çanakkale İçinde Vurdular Beni’dir. Anonim bir kahramanlık türküsüdür Çanakkale İçinde Vurdular Beni.
Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Of gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde bir uzun selvi
Kimimiz nişanlı kimimiz evli
Of gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde bir dolu testi
Analar babalar umudu kesti
Of gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara gömdüler beni
Of gençliğim eyvah! 


Yakın bir zamanda Moskova’da düzenlenen fuardaki Türkiye standını ziyaret eden ve hristiyan olduğundan çekinerek yaklaşan Gagavuz Türkü muhabbet uzayınca ‘Size bir Türkü okuyayım mı?’ deyip ayağa kalkar ve ...

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa
Askerin milletin bayrağınla çok yaşa

Arş arş arş ileri ileri
Arş ileri marş ileri
Dönmez geri Türk'ün askeri
Sağdan sola soldan sağa
Al da bayrağın düşman üstüne

Cephede süngüler ayna gibi parlıyor
Azeri Türkleri bayrak açmış bekliyor

Arş arş arş ileri ileri
Arş ileri marş ileri
Dönmez geri Türk'ün askeri
Sağdan sola soldan sağa
Al da bayrağın düşman üstüne

Parlayan yıldızın alemi tenvir eder
Cumhuriyet bayrağı semalar içre süzer

Arş arş arş ileri ileri
Arş ileri marş ileri
Dönmez geri Türk'ün askeri
Sağdan sola soldan sağa
Al da bayrağın düşman üstüne


Gagavuz Türkü’nün düzenlemesi Muzaffer Sarısözen’e ait Azeri türküsünü okuyup dinleyenleri göz yaşına boğması, aradan neredeyse bir asır geçmesine rağmen Yunanistan’a zorla yolladığımız Ortodoks Türklerin Çanakkale türküsünü söylemesi nasıl yorumlanmalı?

Oğlan oğlan kalk gidelim
Oğlan da oğlan kalk gidelim
Cıgarayı feneri yak gidelim
Cıgarayı feneri yak gidelim
Ne güzel oğlan, boynuma dolan
Ne güzel oğlan, boynuma dolan


Sezen Aksu, Hadise’nin 2008’de Türkiye’yi kasıp kavuran DELİ OĞLAN şarkısındaki ‘ hadi deli oğlan, hadi belime dolan’ nakaratını yazarken yukarıda bir bölümü verilen, Karamanlı, Gagavuz ve Anadolu Türkleri’nde ortak olanYalabık Çoban türküsünden mi esinlendi?

Kayseri Çukur köylü Sultan Arslanoğlu, 2.10.2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko’da yapılan söyleşide; “ gelirlerdi bizim oraya. Unaşı yirlerdi, çaman yirlerdi, hoşaf yirlerdi. Orda ayrı yoğudu. Bu kapı Müslümandı…şo kapı benimdi. Çocuğu mocuğu ağladı mıydı birbirlerine gidip emziriyorlardı. Orda olsam ben de yapardım belki…” diye anlatır Yonca Anzerlioğlu’na.

Atina’daki büyükelçiliğimizde çalışan bütün diplomatlar, gitmeden önce Yunanlılara karşı dostça bir tavır içindedirler. Ancak, dört yıl kalınca tavır ve bakışları değişir, hepsine nefret hakim olur.

“ Bu kapı Müslümandı…şo kapı benimdi. Çocuğu mocuğu ağladı mıydı birbirlerine gidip emziriyorlardı. Orda olsam ben de yapardım belki…”

deki ‘Müslüman’ kelimesinin yerine ‘Hıristiyan’ yazalım.

“Bu kapı Hiristiyandı…şo kapı benimdi. Çocuğu mocuğu ağladı mıydı birbirlerine gidip emziriyorlardı. Orda olsam ben de yapardım belki… “

Türkçe konuşan Ortodoks Türkler çoklukla Müslümanlar ile birlikte yaşıyorlardı; Kayseri Çukurköy, Sivas-Kayseri yolu üzerindeki Karacaören, Nevşehir Başköy…

NEJAT BİRDOĞAN’dan(6)…

2001’de aramızdan ayrılan Nejat Birdoğan’ın ‘Anadolunun Gizli Kültürü: Alevilik’ adlı kitabının Oğuzlar Anadolu’da başlıklı bölümünde, Hacı Bektaş’ın Vilayetnamesi’ndeki ‘Rum fethi üç kez oldu ey aziz’ satırından yola çıkarak Anadolu (Rum)’ya Oğuz akınlarının 963-965 yılları arasında başladığını belirtir.

“İki yüz yıla varan göçler Anadolu’da sağlam, erimeyen ve çözülmeyen bir Oğuz kütlesi bıraktı. Bu nedenle Melikşah’ın ölümünden sonra Selçuklu İmparatorluğu parçalanırken kurulan Anadolu Selçuklu devleti, oldukça sağlam temellere dayanıyordu…(s.42)

…Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulan Türkmen beylikleri şunlardı: Artuklular (Mardin, Hısn-Keyfa, Harput ve sonra Amid), İnallılar (Amid), Toğan-Araslanoğullları (Bitlis-Erzen), Saltuklular (Erzurum), Mengücüklüler (Erzincan)…(s.42)

…Ön Asya’ya gelen bu Oğuzlar, kültürlerini bu nedenle yarı Müslüman inançlarından, yarı da Türk geleneklerinden seçmişlerdi. Ancak, göçebeler, bu İslam kurallarının kendilerine uygun olanını alıyor, işlerine gelmeyenleri önemsemiyorlardı. Örneğin, namaz kılmıyorlardı. Buna karşılık Şaman geleneklerinden olan içki olayı yaşıyordu. 
Türkiye’nin güney bölgesinde 11. ve 13.yüzyıllarda Arap unsurları güçlü idi. Bu nedenle, buralardaki Türklerin dili Araplaşıyordu…(s.45)

…Anadolu’ya gelen Oğuzların ve (yerleşik) Selçukluların yanı sıra, yeni topraklara İranlı Tacikler de geldi. Bunlar kısa sürede sayıca Arapları geçtiler. Bu Tacikler, ırk olarak İranlı(Fars) idiler. Öyle ki, bu durum Mevlana’da bile “Tat, Rum ve Türk” diye geçiyordu. Giderek iç karışıklıklarda ve uçlardaki Türklerin üzerine gönderilen Selçuklu askerinin içindeTacikler çoğunluğu alıyordu…(s.46)

…O dönemin tarihçisi Aksaraylı Kemaleddin Mahmut, Türkler için “Hunhar köpek ve kurt gibidirler. Fırsat bulurlarsa yağma ederler. Düşman güçlü ise kaçarlar” dmektedir. Gerek bu etmenlerin, gerekse sahipsiz kalan Türkmenlerin bir kesimi Moğollar geldiğinde Farslaşmış bulunuyordu. Senceri, Tülek, Salgur, bir kesim Ağaçeriler hep böyle idiler. 

Mezopotamya’daki Bayatlar Araplaşıyor; Şul, Kücat, Halaç, Ilaç, Avşar, Beğdeli uyrukları ise Kürtleşiyordu. Bu iki-üç kuşak boyunca tamamlanıyor ve güzelim Türkçeden iz kalmıyordu. Bu durum, Hıristiyanlığa karşı böyle olmuyordu. Bu da Hıristiyanlığa tepeden bakmanın, onu beğenmemenin sürekliği ile açıklanabilir….(s.46) 

…Sünni olmayan tarikatların şeyhleri, dervişleri tekkelerini Anadolu’da terk edilmiş ya da güçsüzleşmiş manastır ve kiliselerin yerine veya yakınlarına kuruyorlardı. Bundan amaç, eski dinin yöreyi etkilemek için kullandığı yöntemleri olduğunca kullanıp o din veya tarikatların yerine geçmekti. Bu oldukça doğru sonuçlar Verdi. Bu yol gösterici dervişler, yeni yerlerinde buldukları Hıristiyan söylencelerini, kendi yorum ve eklerini katarak İslam kılığına sokuyor ve yore Hıristiyan halkına etki edip onların gönüllerini kazanıyorlardı..”

Cemal Kafadar ne demişti?


Şöyle bir sahneyi anlıyor muyuz gerçekten: “Kafir iman getirdi Müslüman oldu. Balı çörekle yediler. Ayağa kalktılar, üç kez semah tuttular” 

Sanırım anlıyoruz.

İman getiren o kafir, Türkçe konuşan Ortodokslar idi. 

Kafir müslüman ile aynı dili konuşuyordu. Çünkü onlar ayin-i cem’ e katılmış, kafirin kullandığı deyimle cem olmuşlardı. Balı çörekle, yani ekmekle yediler ve kalkıp semah döndüler.

Semah ayin-i cem’in bir parçasıdır. Dertler anlatılır, sorunlar çözülür. Cem, Türklerin islam öncesi inançlarındandır ve bugün Alevilerin ibadetidir. Cem’in dili Türkçedir. Şah Hatai’yi, Aşık Garip’i Yunan harfleriyle basıp okuyan, Ç, Ş, Ü, Ö, İ gibi türkçe karakterleri alfabeye dahil eden Ortodoks Türkler’in Müslüman komşuları günümüzün Alevileri, geçmişin Babaileri, Kızılbaşları idi.

Ancak, onlar birbirlerinin çocuklarını emzirirlerdi. Çünkü onlar, yetmiş iki milleti bir biliyorlardı.

Bu nedenle mi, istemedikleri halde zorunlu göçe tabi tutuldular? 

“ Bıktık artık sizden (Yunanlılar için söylüyor) 75 senedir bıktık artık sizden, yeter artık, biz orada doğduk, orada büyüdük, bir kardeş gibi büyüdük”Anastasia Hacıteodoriou, Selanik, 27.10.2000

Yukarıdaki açıklama, İlber Ortaylı’nın iddiasının aksine Ortodoks Türklerin Helenleşmediğini gösteriyor.


Hasan Ali Eldem
Odatv.com

 

Dipnotlar
1. İlber Ortaylı, COGİTO Osmanlı Özel Sayısı
2. Ayfer Karakaya Stump, Alevilik Hakkındaki 19. Yüzyıl Misyoner Kayıtlarına Eleştirel Bir Bakış ve Ali Gako’nun Öyküsü
3-4-5. Yonca Anzerloğlu, Karamanlı Ortodoks Türkler
6. Nejat Birdoğan, Anadolunun Gizli Kültürü: Alevilik



http://www.odatv.com/n.php?n=yunanistandaki-hristiyan-turkler-niye-rumlasmiyor-2703101200

Türklüğü İslam'la sınırlayanlara bazı temel bilgiler / Rıza Zelyut


Türklüğü İslam'la sınırlayanlara bazı temel bilgiler: *Müslümanlık daha yokken, Türkler vardı ve 2 büyük de imparatorluk kurmuşlardı.*Müslümanlık 1400 yaşında, Türklük ise en az 5 bin yıllık bir tarihe sahip.*Müslümanlık sonradan edinilir, Türklük ise içinden doğulan sosyal-biyolojik kimliktir.*Türkler sadece Müslüman değildir; Gök Tanrıcı (Şamanist),Budist, Hıristiyan hatta Yahudi Türkler vardır.*Türklük ana kimlik, din ise alt kimliktir.*İnsan dinini değiştirebilir ama milliyetini değiştiremez. Dinini milli kimliğin önüne geçiren Türklükten uzaklaşıyor demektir.
Rıza Zelyut

''Sana dininden vazgeç diyen yok. Din adına milletini unutma... Senin ataların İslam yokken vardılar ve uygarlık yaratmışlardı. Hem Allah kavramı 1400 sene önce ortaya çıktı. Türkler ondan binlerce yıl evvel Gök Tanrı'ya inanıyordu. Atalarımız İslam sancağından önce Gök Tanrı sancağı altında buluşuyordu. Yani dinler gelip geçicidir.''
Rıza Zelyut 


20170626

Türkistan bölgesinde Ramazan Bayramı kutlamaları / Dr. Shurubu KAYHAN


Türkistan bölgesinde Ramazan Bayramı kutlamaları 
– Dr. Shurubu KAYHAN
24, HAZ 2017
DR. SHURUBU KAYHAN ARŞİVİ

Ramazan Bayramı Şevval ayına denk gelerek, 30 günlük oruç döneminin sonunda kutlanan bir bayramdır. Türkistan bölgesinde bu bayrama arife gününden itibaren hazırlanmaya başlarlar. O gün her mahallenin kadınları toplanır ve ertesi gün sofraya konulacak hamur işlerini hep birlikte hazırlarlar.

Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistanın ortak milli yemekleri olan;

  • tandır ekmekleri “patir”, 
  • yağda kızartılarak pişirilen pişi “boorsok”, 
  • yağ börekleri, 
  • katmer, 
  • katlama, 
  • yağda kızartılan ballı ve şekerli tatlı lokmalar, 
  • kıtır erişteler 

hazırlanır ve ertesi gün için bekletilir. Evler temizlenir, yeni ve temiz kıyafetler giyilir. Ramazan Bayramı, meydanlarda düzenlenen toplu bayram namazıyla başlar. Ardından herkes aile mezarlıklarını ziyaret ederek dua okurlar. Köylerde son 1 yıl içinde vefat eden bireyleri olan ailelere büyükten küçüğe doğru ziyaret edilir. Bu aileler sabahın erken saatinde, durumlarına göre büyük yada küçük baş mal keserek büyük kazanlarda milli yemeklerini pişirirler. Ziyarete gelenlere et ve yemekler ikram edilir. Bu ziyaretlere davet edilmez, köydeki herkes gelir. Her misafir yemek yedikten sonra dua ederek kalkar. Bu uygulamalar bittikten sonra akrabalar kendi aralarında bir birilerini ziyaret ederler. Çocuklar ise bu uygulamanın dışında tutulur.

  • Kırgızistan ve Kazakistan’da Ramazan Bayramı eğlenceli değil, daha çok anma ve hüzünle buruk geçerken, 
  • Özbekistan ve Türkmenistan’da ziyaret uygulamaları bittikten sonra meydanlarda düzenlenen eğlence ve şenliklerle devam eder. 
  • Milli oyunlar, şarkı ve türküler, tiyatro sahneleri sergilenir. 
  • Geleneksel yemekler ve içecekler ikram edilir. 
  •  Ramazan Bayramı’nda fitre verilir. 
  • İmkanları olanlar bu ayı kutsal topraklarda geçirirler. 

 1991 yılından itibaren Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlığının kazanılmasıyla birlikte dini bayramlara olan ilgi de artmıştır. Daha önce resmi bayram olarak sayılmayan dini bayramlar bu dönemden itibaren Diyanet İşleri Bakanlığı ve Müftülüklerinin de desteği ile 1 günlük resmi bayram olarak kutlanmaya başladı.


http://www.ajansturk.tv/yazarlar/turkistan-bolgesinde-ramazan-bayrami-kutlamalari-dr-shurubu-kayhan/

20170609

Yusuf Akçura'nın Ailesi ve Türkçülük Fikirleri - Türk Dünyasının Enleri

Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri - Yusuf Akçura / François Georgeon


UNUTULAN ADAM YUSUF AKÇURA VE TÜRKÇÜLÜK 
UNUTULAN ADAM YUSUF AKÇURA VE TÜRKÇÜLÜK 
TRT'nin Yusuf Akçura belgeselinden alınmıştır. Konuşmayı yapan Bozkurt Güvençtir. Bahsettiği iki kişi Niyazi Berkes ve François Georgeon'dur. 

Burjuva rasyonalizminin milli mümessili Yusuf Akçura

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları, Cumhuriyetin kuruluşu ve bu temelli bir milli devletin teşekkülünü anlamak bakımından oldukça önemli bir süreci ifade ediyor. İmparatorluğun bütünlüğünü korumaya dönük birtakım politikalar önerilirken bunlardan en öne çıkanı ve Fransız Devrimi’nin de etkisiyle dönemin ana akımı olan belli bir etnisite temelli milli devlet görüşü Cumhuriyete giden yolun en önemli sacayağını teşkil ediyor. Bu türden bir milli devletin Türklük temelli teşekkülünü ilk defa derli toplu bir biçimde dillendiren ve Pantürkizm’i esasen “ilerici bir toplumsal ve kültürel program” (s. 3) olarak oldukça rasyonel pragmatik bir siyasal projeye tahvil eden Yusuf Akçura, bu bakımdan dikkate değer bir siyasal figür olarak karşımıza çıkıyor.

Osmanlı-Türk tarihine bu özgün bakış Akçura’yı Osmanlı için siyasal bir seçenek önerme noktasında da farklı kılıyor ve onun 1904’de kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinde o güne kadar pek dikkate alınmayan bir seçeneği oldukça vukuflu bir siyasal program olarak sunmasını beraberinde getiriyordu. Bu makalede Akçura imparatorluğun önündeki üç siyasal seçeneğin (Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük) getiri götürülerini yan yana koyarak karşılaştırmalı bir biçimde inceleyerek Türkçülüğün en makul seçenek olduğu kanısına varıyordu. Hamasi bir dille yazılmamış olan bu metin meseleye adeta bir teknokrat edasıyla oldukça soğukkanlı yaklaşıyor, ultra pragmatist bir tavırla bundan başka çare olmadığını dile getiriyor ve imparatorluğun hali hazırdaki etnik yapısının da bunu “siyasal ve tarihsel bir zorunluluk” olarak dayattığını vurguluyordu.

Türk Ocakları’nın kuruluşunda da önemli rol oynayan Akçura, buranın teşkilatlanmasına ve Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında da bir fikir üretim merkezi olarak iş görmesine önemli katkılar sağlar. Ayrıca Milli Mücadele’de subay olarak görev aldıktan sonra Cumhuriyetin kurulmasıyla kendini yeni rejimin inşasına adar.

Akçura, muasır medeniyet seviyesinde bir memleket için bütün feodal ve arkaik unsurlardan arınmanın gereğine inanan bir burjuva rasyonalisti olarak, 1920’lerde CHF’nin sol kanadında toprak reformunu ve ilerici çalışma yasalarını destekleyen bir konum alır. 1932’de yeni rejimin memlekete kendisi gibi yeni bir tarih yazmak için oluşturduğu Türk Tarihini Tetkik Cemiyetinin başına getirilir, buradan neşet eden “Türk Tarihinin Ana Hatları”nın yazılmasına iştirak eder ve 1935’de vefat eder.
Yusuf Akçura üzerine şimdiye dek yazılmış ve halen de en temel referans kaynağı olan François Georgeon’un kitabı asıl olarak yazarın 1979’da Paris III Üniversitesi’ne verdiği doktora tezine dayanmaktadır. Fransızca baskısından (1980) altı yıl sonra 1986’da dilimize çevrilen kitap o zamana değin ekseriyetle Türkçü ve sağcı yazarlarca dikkate alınmış ve üzerine bir şeyler karalanmış olan Akçura’ya dair Ahmet Temir ve Muharrem Fevzi Togay’ın monografileri dışında akademik niteliklere haiz neredeyse tek çalışmadır.

Georgeon bu kitabında Akçura’nın hayatını burjuva bir Tatar ailesinin mensubu olarak Kazan, İstanbul ve Paris üçgeninde geçen eğitim hayatının ardından Türkçülükle tanışmasını kapsayan 1876-1904 yılları arası; sürgün sonrası geldiği Rusya’da başladığı pan-türkist faaliyetlerini özellikle 1908 Devrimi sonrası İstanbul’da sürdürdüğü dönemi ifade eden 1905-1914 yılları arasıyla; pan-türkist etkinlikten Erken Cumhuriyet döneminde yeni rejimin teşekkülüne kendini memur ettiği ve ölümüne kadar da devam eden süreci kapsayan 1914-1935 yılları arasındaki üç kesitte ele alıyor.

Georgeon, girişte, Osmanlı’nın son yıllarıyla erken Cumhuriyet döneminde vücud bulan fikirler, projeler ve kurtuluş-kıyamet senaryoları kakofonisinde özgün bir ses olarak telakki ettiği Akçura’yı “bazı gelişmeleri önceden kestiren bir aziz” olarak nitelemektedir (s. 2). Ziya Gökalp’in Osmanlıcılık’la ve çokuluslulukla uğraştığı dönemde Akçura zeitgeistı iyi kavramış bir burjuva rasyonalisti olarak etnik-milli temellere haiz bir devletin teşekküllünü tek çare olarak ortaya koyan, zamandaşlarının hayli ilerisinde bir düşünceyi dillendirmesi bu nitelemeyi haklı kılan bir örnek olarak düşünülebilir. Niyazi Berkes’in Akçura’nın Gökalp’in yanında “unutulan adam” olduğu değerlendirmesi de, Akçura’nın memleketimizde pek yüz bulamamış ve her daim komünistlik suçlamasını beraberinde getirmiş tarihi-maddeci düşünceden feyz almasının ve pan-türkizmin babası olarak bu düşüncenin zamanla kullanışsız bir siyasal argüman haline gelmesinin bu nisyandaki payını ifade etmesi bakımından anlamlıdır. Akçura’nın Gökalp’in Türkçülüğün Esaslarına muadil, görüşlerini derli toplu ifade ettiği bir magnum opusu olmaması da bu nisyanın en belirgin sebeplerinden biridir (s. 3).

Tatar milliyeçiliği ve Jön-türk hürriyetçiliğinin ilk gençliğine damga vurduğu Akçura (s. 15), bu iki kültürel-siyasal dünyanın etkisinde, sonradan Osmanlı’nın, köksüzlükle eleştirdiği ve o tarihte daha yeni modernize edilmiş, garpperver eğitim kurumlarının tedrisatından geçer (s. 18). Ayrıca zamanla Jön Türklerle de bağını kesecek ve Tatar reformcu düşüncesi, Fransa’da aldığı milliyetçi eğitim ve Osmanlı düşüncesinin pek de özgün olmayan fakat güncel manada kullanışlı bir sentezini yapacaktır.
Özellikle I. Dünya Savaşı öncesinde memleketin selameti açısından Almanya yanlısı bir dış politikayı savunan Akçura, Ekim Devrimi’yle beraber Rusya yanlısı bir dış politikadan yana tavrını değiştirmiştir (s. 123). Bu tavır değişikliği her ne kadar stratejik bir tercih gibi görünse de Akçura’nın ekonomik ve sosyal gelişme temelli düşüncesi açısından Lenin ve arkadaşları önemli bir örnek teşkil etmektedir. Rusya’daki devrimi “Doğu’nun toplumsal adalete duyduğu derin özlemin son tezahürü” olarak değerlendirmektedir (s. 125).

Gençliğinde pan-türkist ideallerce şekillenen tarih görüşünde Türk-Moğol birlikteliğiyle Türk birliğini sağlamış kahraman Cengiz Han imgesini öne çıkaran Akçura, Kemalist rejimin Anadolu kaynaklı Türk toplumu anlayışını meşrulaştırmaya çalışan Türk Tarih Tezi’ni kotarırken bu görüşünden vazgeçmiştir. Hitit Sümer gibi Anadolu ve Ortadoğu’nun kadim medeniyetlerini Türkleştirerek, Türklerin burada binlerce yıldır yerleşik olduğu tezi, eski Türk-Moğol argümantasyonunun bir kaç sayfayla geçiştirilmesine yol açtı. Georgeon’a göre Akçura, duruma göre pozisyon almayı iyi bilen bir burjuva stratejisti ve rasyonalisti olması ve İttihat ve Terakki’ye her daim mesafeli tavrı nedeniyle yeni rejimde de kendine uygun bir mecra bulabilmiştir (s. 128).
Yine aynı dönemde yayılmacı emeller taşıyan pan-türkizmle, Türk milli kültürünü geliştirmekten başka bir amaç taşımayan demokratik türkçülük arasında bir ayrım yapan Akçura, kendisinin ezelden beri ikincisini savunduğunu belirterek Enver Paşa ve İttihat Terakki’de cisimlenen saldırgan pan-türkizmle kendisi arasına bir mesafe koymuş oluyordu (s. 129). Bu tavır genç Cumhuriyet’in milli hassasiyetleriyle de tamamen örtüşüyordu.

Mustafa Kemal’in de güvenini kazanmış olan Akçura’nın bu dönemdeki faaliyetlerini Georgeon iki döneme ayırıyor: Kemalist hareketin her türlü siyasal etkinliğinde yetkin görevlerde bulunduğu ve siyaset tayin edici olarak yer aldığı 1925’e kadarki dönemle, 1925’ten ölümüne kadar daha çok hocalık, tarih çalışmaları ve Türk Ocağı’ndaki faaliyetler eksenindeki sosyal-kültürel etkinlikler dönemi (s. 127-128). Özellikle ikinci dönemde Akçura, memleketin asıl savaşının şimdi vereceği iktisadi savaş olduğunu belirtiyor ve iktisadi bağımsızlığı mümkün kılacak bir milli burjuvazinin yeşertilmesi için gerekli sosyo-kültürel altyapının hazırlanmasına çaba gösteriyordu (s. 130).
Öte yandan genç Cumhuriyet’in bağrından çıktığını iddia ettiği millete sağlam temellere oturtulmuş bir milli kimlik için gerekli materyali sağlamak yoksa da üretmek için yapılan çalışmalarda Akçura sevk ve idare etme anlamında oldukça belirleyici bir rol oynuyor. Üretilen tezlerin doğrudan sözcüsü olmasa da bunların kotarılmasındaki rolü, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti başkanlığı dolayısıyla bütün açıklığıyla ortadadır.
Yusuf Akçura’nın da faal olarak görev aldığı ve başkanı olduğu Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti, memleketin muasır medeniyet seviyesinde bir geçmişe “ihtiyacı” üzerine “Türk Tarihinin Ana Hatları” adıyla bir tarih kitabı yazma işine koyuldu. Aydınlanmacı tarih anlayışının ilkçağ ve yeniçağ gibi tarihsel doruklar arasındaki “karanlık dönem” olarak ortaçağ imgesine paralel bir biçimde genç Cumhuriyet de kendine yeni bir tarih oluştururken Türklerin Orta Asya’da ve Cumhuriyet Türkiyesi’nde vücut bulan inkişafı arasında bir sapma olarak Osmanlı imgesini yaratıyordu. Bu süreçte Goebbelsvari bir itaatkârlık ve retorik maharetle kendilerini yeni rejime memur eden Afet İnan, Dr. Reşit Galip ve Sadri Maksudi Arsal gibi isimler Yusuf Akçura’dan daha çok ön plana çıkıyordu.

Yusuf Akçura, yer yer kaba bir materyalizme varan ekonomik temel vurgusuyla Jön Türklerin tarihin deviniminde fikirlerin ve ahlakın en önemli rolü oynadığına dönük idealizminden bir hayli başka bir noktada durmaktadır. Tarih-i Osmanî Encümeni’nin 1913 tarihli çalışmasının büyük şahsiyetlere, kahramanlıklara ve fetihlere dayalı olduğunu belirterek bu türden bir tarihyazımının “sosyo-ekonomik süreçlerle temellendirilmediği için ‘bağlantılardan ve anlamdan yoksun’ kalan bir ‘olgular koleksiyonu’ yapmak”tan öte bir anlam ifade etmediğini dile getirerek ekonomik ve sosyal ilişkilerin tarihteki olmazla olmazlığını vurgulamıştır (s. 75). Ayrıca memlekette Şark Meselesini ekonomik açıdan tartışan ilk kişi oluyor (s. 114) ve sonraki yazılarında da “bizatihi Türk milliyetçiliğini kapitalizmin gelişmesine bağlayarak tahlil ediyor.”

Ayrıca “Batı’nın sadece tekniğini alalım” naifliğine karşılık teknik denen şeyin bir zihniyet dünyasından neşet ettiğini bilen ve bunların birbirinden ayrılmazlığının farkında olan Akçura’nın şu sözleri bu bakımdan oldukça anlamlıdır: “Avrupalılar’dan demiryolu köprüsü ve havada uçma makinesi yapmayı öğrenelim ama Avrupalıca düşünmek usulünü zinhar talim etmeyelim, mezhebine bir türlü aklım ermez. (…) Zeppelin ve Blériot’ya çırak olmak istiyorsak mutlaka Kant ve Comte’un şakirdi olmak zorundayız.” (s. 104)

Bütün bunlardan hareketle Akçura’nın düşüncesinde etnisite kökenli doktriner bir milliyetçilikten, popülist milliyetçiliğe, sosyal darvinizmden demokratik çoğulculuğa kadar birçok yaklaşımın eklektik bir sentezini görmek mümkün. Georgeon’un şu değerlendirmesi de söz konusu tezimizi kuvvetlendirecek niteliktedir: “Yusuf Akçura’nın bir düşünür olarak özgün bir yanı yoktu. Toplumsal ya da siyasal teoriyle uğraşmamıştı. 19. yüzyılın fikri cephaneliğine ellerini hızla daldırmış ve kendi tasarısına uygun düşecek silahları çekip almıştı. (…) Türk milliyetçiliğinin teorisyeni olmaktan çok onun stratejisini çizen kişiydi.” (s. 137)

Kaynak: http://habervesaire.com/burjuva-rasyonalizminin-milli-mumessili-yusuf-akcura-2/

Yusuf Akçura'nın hayatı




YUSUF AKÇURA

Kazanlı Yusuf Akçura (Tatarca: Yosıf Aqçura; 
2 Aralık 1876[1] Ulyanovsk, Simbir – 11 Mart 1935, İstanbul), 

Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar yazar ve siyasetçi.
  • Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyelerindendir.
  • TBMM’de 2, 3 ve 4. dönem İstanbul milletvekili, 5. dönemde 1935’te Kars milletvekili olarak mecliste yer almıştır.
  • 1904 yılında yayımladığı Üç Tarzı Siyaset adlı makalesi Türkçülük akımının manifestosu kabul edilir.
  • Akçura’nın Türkçü düşünce tarihindeki yeri, çağdaşı olan Ziya Gökalp’in gölgesinde kalmıştır fakat Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma arkadaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel yapısının oluşmasında katkıları olmuştur.
  • Yusuf Akçura’nın Türkçü fikirleri, Sovyetlerin çökmesi ve Orta Asya’daki Türk Devletleri’nin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla yeniden güncellik kazanmıştır.


Hayatı


  • 2 Aralık 1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’ta (eski adıyla Simbir) dünyaya geldi.


  • Kazan’a göç etmiş Kırım Türkleri’nden aristokrat bir ailenin mensubu idi.


  • Babası çuha fabrikası sahibi fabrikatör Hasan Bey, annesi Yunusoğulları’ndan Bibi Kamer Banu Hanım idi.


  • 2 yaşında iken babasını kaybetti ve annesi ile birlikte yedi yaşına gelmeden İstanbul’a göç ettiler.


  • Annesi, İstanbul’da Dağıstanlı Osman Bey ile evlendi.


  • Osman Bey, Yusuf’un eğitimi ile yakından ilgilendi, onu asker olmaya teşvik etti.


  • Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenim gördükten sonra 1895 yılında Harbiye Mektebi’ne girdi.


  • Harbiye yıllarında Necip Asım Yazıksız’ın, Velet Çelebi’nin, Bursalı Tahir Bey’in Türkçülüğe ait yazıları ile İsmail Gaspıralı’nın Bahçesaray’da yayımlanan ve bir ara İstanbul’da da dağıtılan Tercüman Gazetesi Türkçülük fikirlerinin oluşmasını etkiledi.


  • 1897’de Malumat Dergisi’nde yayımladığı “Şehabettin Hazret” adlı ilk makalesini Rusya Türkleri ile Osmanlı Türkleri’ni tanıştırma amacıyla kaleme aldı.




Fizan Sürgünü

  • Okulun 2. sınıfında iken Türkçülük hareketlerine katılmaktan dolayı 45 gün ceza aldı.
  • Erkân-ı Harbiye sınıfına ayrıldıktan sonra askeri mahkeme tarafından müebbet olarak Fizan’a sürgün edildi ve askerlikten uzaklaştırıldı.
  • Fizan’a sürgün edilen diğer 83 kişi ile beraber 1899’da Trablusgarp’a ulaştı.
  • Onları Fizan’a gönderecek yol parası bulunamadığından Trablusgarp’ta hapsedildiler.
  • İttihat ve Terakki Partisi’nin girişimleri sonucu bir süre sonra şehir içinde serbest dolaşma izni aldı ve bazı resmi görevler aldı.
  • Aynı yıl, kendisiyle birlikte sürgün edilmiş olan Ahmet Ferit Bey (Tek) ile Fransa’ya kaçtı.


Paris yılları

  • Akçuralı Yusuf, Paris’te üç yıl Siyasal Bilgiler Okulu’na devam etti.
  • Türkçülük fikirleri yaşamının bu döneminde olgunlaştı.
  • Okulda, Albert Sorel gibi ulus öğetisinin üzerinde ısrarla duran profesörlerden ders almıştı.
  • Eski bir Jön Türk olan Türk mülteci Dr. Şerafettin Mağmumi’nin telkinleri de Akçura’nın görüşlerinde etkili oldu.
  • “Osmanlı Devleti Kurumlarının tarihi Üstüne Bir Deneme” adlı tezini vererek okuldan, üçüncülükle mezun oldu.

Kazan yılları
  • 1903 yılında, İstanbul’a dönmesi yasak olduğu için amcasının yanına Kazan’a gitti ve dört yıl kaldı. Tarih, Coğrafya ve Osmanlı Türk Edebiyatı öğretmenliği yaptı.
  • Ahmet Rıza’nın çıkardığı Şurayı Ümmet ve Meşveret gazetelerinde adsız yazıları yayımlandı.
  • Kazan’da iken yazdığı ve onu Türk siyasal hayatında meşhur eden Üç Tarzı Siyaset isimli dizi makalesi 1904 yılında Mısır (Kahire)’da yayımlanan “Türk” adlı gazetede çıktı.
  • Türkçülük akımının manifestosu olarak kabul edilen 32 sayfalık makalesinde Akçura, Osmanlı İmparatorluğu’nun tekrar toparlanabilmesi için üç ana görüşün bulunduğunu (Osmanlıcılık, İslamcılık, Türk Milliyetçiliği) ve bunlar arasında en uygununun Türk Milliyetçiliği doktrini olduğunu savundu.
  • Akçura, İstanbul’a geldiği 1908’e kadar Kazan’da siyasal ve kültürel faaliyetlerde bulundu.
  • Türkçülük fikrini yaymak üzere “Kazan Muhbiri” adlı bir gazete çıkardı.
  • Gaspıralı İsmail Bey, Alimerdan Bey, Abdürreşit Kadı İbrahimof gibi Türkçülerle birlikte 1905’te “Rusya Müslümanları İttifakı” adında büyük bir parti kurdu.
  • Kuzey Türkleri bu parti sayesinde ilk kez Rus meclisi Duma’ya temsilci gönderdi.
  • Akçura, seçimler bitene kadar hapiste tutulmuştu.

  • 1907’de Rusya’da meclis dağıtılmış, kanunlar Rus olmayanlar aleyhine değişmişti.
  • Bu gelişmelere karşı yayın yapan Akçura tutuklanmak için arandığı sırada Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet’in ilan edildiğini öğrendi.
  • Bunun üzerine işlerini tasfiye edip 1908 yılının Ekim’inde İstanbul’a gitti.



İstanbul’da siyasi faaliyetleri

  • İstanbul’a geldikten sonra Darülfünun’da ve Mülkiye Mektebi’nde öğretmenlik tarih dersleri verdi.
  • Bütün ısrarlara rağmen İttihat ve Terakki Partisi’ne girmedi.
  • 25 Aralık 1908’de İstanbul’da, Ahmet Mithat, Emrullah Efendi, Necip Asım, Bursalı Fuat Raif, Feylesof Rıza Tevfik ve Ahmet Ferit (Tek) ile birlikte Türk Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı.
  • Türk milliyetçilik esasına dayalı ilk dernek olan Türk Derneği’nin ömrü kısa oldu, yerine 18 Ağustos 1911 ‘de Türk Yurdu Derneği kuruldu.
  • Mehmet Emin (Yurdakul), Ahmet Hikmet, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali Bey, Doktor Akil Muhtar Bey ile birlikte Akçuralı Yusuf da kurucular arasında yer aldı ve derneğin yayın organı olan Türk Yurdu Dergisi’ni 17 yıl boyunca idare etti.
  • 1912’de kurulan Türk Ocağı’nın kuruluşunda da aktif rol aldı.
  • Yusuf Akçura, Rusya’daki Türklerin haklarını korumak için de büyük bir siyasi örgüt kurdu.
  • “Rusya Mahkumu Müslüman Türk-Tatarların Hukukunu Müdafaa Cemiyeti” adlı örgüt, 1916’da kuruldu.
  • Çeşitli Avrupa ülkelerinde Rusya’daki Türklerin haklarını dile getiren konferanslar verdi.
  • 1918 yılında Rusya’daki Türk esirleri kurtarmak için Hilâl-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) temsilcisi olarak Rusya’ya gitti ve bir yıl kaldı.


Milli Mücadele Yılları


  • 1919 yılında yurda döndüğünde arkadaşı Ahmet Ferit (Tek) Bey’in kurduğu siyasi bir parti olan Milli Türk Fırkası’na katıldı.
  • Aynı yılın sonunda İngilizler tarafından tutuklandı.
  • 1920’de hapisten çıkınca Ahmet Ferit Bey’in eşi Müfide Ferit’in kız kardeşi Selma Hanım ile evlendi ve Milli Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçti.
  • Hariciye Vekâleti’nde (Dışişleri Bakanlığı) Genel Müdür olarak görev yaptı.
  • 1923 yılında İstanbul mebusu seçilerek meclise girdi.




Tarih Çalışmaları

  • 1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi’nde siyasi tarih dersleri vermeye başlayan Yusuf Akçura, Mustafa Kemal’in kültür ve politika danışmanı olarak çalışmaktaydı.
  • 1931’de Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşunda görevlendirildi ve ertesi yıl kurumun başına getirildi.
  • Türk Tarih Kongresi’ni yönetti. 1933 Üniversite Reformundan sonra İstanbul Üniversitesi’nde Siyasi Tarih profesörü oldu.
  • Yusuf Akçura, Kars milletvekili iken 11 Mart 1935’te geçirdiği kalp krizi sonucunda İstanbul’da öldü.
  • Edirnekapı Şehitliği’ne defnedildi.



Görüşleri

Birinci Türk Tarih Kongresi’nde sunduğu tebliğden:
“Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir.”


Eserleri

  • Şurayı Ümmet’te Çıkan Makalelerim


  • Üç Tarzı Siyaset
  • Siyaset ve İktisat
  • Türkçülüğün Tarihi


Kaynaklar

Dr. Cemal Avcı, Yusuf Akçura Hayatı, Eserleri ve Etkileri Uluslararası IV. Türk Kültürü Kongresi Bildirileri (4-7 Kasım 1997), Ankara, 2000, Cilt 3, Sayfa 85-89

Sami Yavrucuk ‚Türkçülüğün Teorisyeni Yusuf Akçura Yeniçağ Gazetesi

Türk Tarih Kurumu web sitesi Prof. Yusuf Akçura sayfası

Kemal Şenoğlu, “Yusuf Akçura, Kemalizmin İdeoloğu” İstanbul, Kaynak Yayınları, 2009

Türkçülüğün Tarihi, Yusuf Akçura, Kaynak Yayınları, 3. baskı, 2008.



Kaynakça
Makedonya’dan Ortaasya’ya ENVER PAŞA (1908-1914), 
Şevket Süreyya Aydemir, Mart 2005, 9.b., ISBN 975-14-0396-0, 
Cilt II, s:472 dipnot
Çankaya, Ankara, Türkiye

https://abdullahabdurrahman.wordpress.com/2015/03/29/yusuf-akcura-alintidir/

Dede Korkut Hikayeleri




Dede Korkut Hikayeleri (Kitab-ı Dede Korkut) 


  • Oğuz Türklerinin diğer Türk boylarıyla ya da Rum, Abaza ve Gürcülerle yaptıkları savaşlara ait destanî hikâyelerdir. 
  • Halk arasında söylene söylene XIV. yüzyılda son şeklini almış, 15. ve 16. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. 
  • Hikâyelerin yazarı belli değildir. 
  • Dede Korkut hikâyelerinin biri Almanya’da Dresden Kütüphanesi’nde, diğeri Vatikan’da olmak üzere, iki yazma nüshası vardır. 
  • Dede Korkut un kişiliği üzerinde yeterli bilgimiz yoktur. 
  • Korkut-Ata adıyla da tanınan Dede Korkut, söylentilere göre Oğuzların Bayat Boyundan Kara Hoca’nın oğludur. Onun, IX. ve XI. yüzyıllar arasında Türkistan’da Sir-Derya nehrinin Aral Gölüne döküldüğü yerde doğduğu, Ürgeç Dede adında bir oğlu olduğu, Oğuz Türklerinden büyük saygı gördüğü, bu bölgelerde hüküm süren Türk hakanlarına akıl hocalığı ve danışmanlık ettiği hikâyelerden anlaşılmaktadır. 



Dede Korkut Hikayeleri’nin özellikleri şunlardır: 

  • Dede Korkut hikâyeleri on iki hikâye ile bir önsözden oluşmaktadır. 
  • Hikâyelerde olaylar nesir, kahramanların duygu ve düşünceleri nazımla dile getirilmiştir. 
  • Arı bir dil kullanılmış, olağanüstü olaylara yer verilmiştir. 
  • Türkçenin canlı ve doğal anlatım güzelliğini gösteren hikâyelerde ses tekrarlan da sıkça yer almaktadır. 
  • Dede Korkut un Türkler arasında, ağızdan ağıza, dilden dile dolaşan hikâyeleri XV. yüzyılda Akkoyunlular devrinde Dede Korkut Kitabı adıyla bir kitapta toplanmış, böylelikle sözden yazıya dökülmüştür. 
  • Bu hikâyeler, Türk ruhuna, Türk düşüncesine, Türk kültürüne ve hayat tarzına ışık tutan en açık belgelerdir. 
  • Dede Korkut, Oğuz Türklerini, onların inanışlarını, yaşayışlarını, gelenek ve göreneklerini, yiğitliklerini, sağlam karakteri ve ahlakını, ruh enginliğini, saf, arı, duru bir Türkçe ile dile getirir. 
  • Hikâyelerdeki şiirlerde, çalınan kopuzların kıvrak ritmi, yanık havası vardır. 
  • Dede Korkut un kahramanları, iyiliği ve doğruluğu öğütler. Güçsüzlerin, çaresizlerin, her zaman yanındadır. Tok sözlü, sözlerinin eridirler. 
  • Türk milletinin birlik ve beraberliğini, millî dayanışmayı, el ele tutuşmayı öne çıkarır. 


Dede Korkut Hikayeleri’nin Edebi Değeri ve İçeriği 

  • Türk edebiyatının en önemli eserlerinden birisi 12 hikâyeyi içine alan Dede Korkut Kitabı’dır. 
  • Bu eser üzerinde yerli ve yabancı araştırıcılar tarafından yüzlerce çalışma yapılmıştır. 
  • Eserin iki önemli yazması bulunmakta olup bunlar Almanya’nın Dresden şehrinde ve Vatikan’dadır.
  • Bir giriş ve on iki hikâyeden oluşan Dede Korkut hikâyelerinin konusu da çeşitlilik göstermektedir. 
  • Bunlardan birinci (Dirse Han Oğlu Boğaç Han) ve on ikinci (İç Oğuzun Dış Oğuza Asi Olup Beyrek’in Öldürülmesi) hikâyelerde Oğuzların kendi aralarındaki mücadeleler anlatılmaktadır. 
  • Basat’ın Tepegöz’ü Öldürdüğü Hikâye ile Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Hikâyesinde ise Oğuzların olağanüstü güçlerle olan mücadelesi ele alınmıştır. 
  • Kalan sekiz hikâyede (Salur Kazan’ın Evinin Yağmalanması, Kam Püre Oğlu Bamsı Beyrek, Kazan Bey’in Oğlu Uruz Bey’in Esir Düşmesi, Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı, Kazılık Koca Oğlu Yigenek, Begil Oğlu Emren, Uşun Koca Oğlu Segrek, Salur Kazan’ın Tutsak Olup Oğlu Uruz’un Kurtarması) ise Oğuzların komşuları ile olan mücadelelerini görmekteyiz. 
  • Dede Korkut hikâyelerinin birinci derecede kahramanı Dede Korkut, Kazakistan kaynaklarına göre Kızılordalıdır ve mezarı Sırderya Irmağı’nın kenarındadır. 
  • Hikâye kahramanı Dede Korkut’un doğumu, mitoloji ve efsane ile süslenerek 36 ayda dünyaya gerçekleşmiştir. O, doğduğunda olağanüstülükler olmuş, mevsim değişmiştir. 
  • Tıpkı doğumu gibi Dede Korkut’un ölümü de olağanüstülüklerle doludur. Bir rivayete göre 295 yıl yaşamıştır. Öleceğini hissedince dört bir yana gitmiş, ama her gittiği yerde kendi mezarını kazanlarla karşılaşmıştır. Bunun üzerine ölümden kaçamayacağını anlamış ve Sırderya Irmağı’nın üzerine seccadesini sermiş ve ibadet etmeye başlamıştır. Bu sırada bir yılan onu sokmuş ve ırmağın dalgaları Dede Korkut’u bugünkü mezarının olduğu yere bırakmıştır.
Kaynak: Dede Korkut Hikayeleri / Ekrem Bektaş

20170608

Azerbaycan-Türkiye kardeşliği

Turuz Sitesi: Türk dilinin tarihi ve etimolojisi üzerine yararlı bir site

Tarih nasıl bir ilimdir?



''Tarih mücerret (soyut) bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek (geliştirmek) içindir.''
Yusuf Akçura

Osmanlı ordusunun ambarlarında 1 milyon kg yiyecek vardı.

Birinci Dünya Savaşı'nın başında, 3. Ordu'nun altı aylık tahıl ihtiyacı 88 milyon kg idi. Ancak ordu ambarlarında 1 milyon kg yiyecek vardı.


Kaynak: wwturkiyeorg

İstanbul'un fethine ilişkin Jose Daniel Cabrera Pena'nın illüstrasyonu

Türk Dili: 'Tabela' değil, 'Tanıtı'

Fatih Sultan Mehmet'e ait miğfer.

Topkapı Sarayı Müzesi'nde sergilenen, Osmanlı İmparatorluğu'nun yedinci padişahı Fatih Sultan Mehmet'e ait miğfer.



'Zeytin Kanunu' nedir?



Yazının tamamı için

Zeytin Kanunu Nedir?

1 Kasım 1928... Yazı Devrimimiz kutlu olsun!

Osmanlının yıkımı Kanuni döneminde başladı..

Romalı kime deniyordu? Fatih, Kayzer-i Rûm unvanını kullanıyor muydu?


 

Türkmen kadın. Toroslar, 1909.

 

Birinci Dünya Savaşı sırasında bir Fransız karikatürü: " İstanbul usulü balık çorbası. Çanakkale üçlüsü. " - 1915


 

Padişah II. Beyazıt

Ölümünün 505. yılında Sultan II. Bâyezid, Necdet Sakaoğlu’

Türk Tarihi : 1.Bölüm Saka & İskit Dönemi (Türk Tarihi Belgeseli)

Türk Tarihi : 1.Bölüm Saka & İskit Dönemi 

(Türk Tarihi Belgeseli)   

20170607

Nuh'un Gemisi Orta Asya Seferi'nde (6 Mayıs 2017)






Doğu Perinçek Nuh'un Gemisi Orta Asya Seferi'nde

6.6.2017 21:20
Doğu Perinçek  'Nuh'un Gemisi ile Orta Asya Seferi' isimli programa Prof.Dr.Semih Güneri ve Arkeolog Barış Berkant'ı konuk etti.    
Programdan satır başları ise şu şekilde:

Semih Güneri Orta Asya'da Tonyukuk'a ait kurganların araştırılmasına yönelik verdiği bilgilerde, ilgili bölgede yapılan araştırmalarda Tonyukuk'a ait olduğu söylenen önemli bir kurganın bulunduğunu belirtti. Perinçek ise yapılan keşiflerin heyecan verici olduğunu söyledi.
Semih Güneri: Mezar yapısı, ölü gömme teknikleri, tapınaklar, yazıtlar arkeolojik belge demektir. Altaylar'da kültürel süreklilik vardır. Kültürel süreklilik ise mesela bir kaya üzerindeki resimde belli bir formun devam ettiği görülür. 4.bine kadar bu durum görülüyor. Bölgedeki toplumun kapalı bir yapı olması ise takibi kolaylaştırıyor.
Güneri: Türk-Altay Kuramını çıkardık, bu süreç beş bin yıllık... Antropolojik formasyonu söyleyecek olursak, bu toplum mongoliyit değildir, beyaz da değildir.
Güneri: Taşlık kültürü MÖ 2.-8.yy'da ölü gömme adetlerinde mask modelleri vardır. Birey öldükten hemen maskı alınır. Bu masklarda Türk-Altay halkının yüz özelliklerini çok net görebiliriz. Bu halk mongoliyit değildir.      
         
Perinçek: Ölü gömme adetinin önemi nedir? Türkler nasıl ölülerini gömer?
Vücut doğu ya da batı yönüne yatırılır. Kremasyon yani yakma uygulamasını da görüyoruz.
Reklamdan sonra devam ediyor

Göktürk-Uygur döneminde ölü yakma var. MÖ 2.-7.yy Çin budist kültürü baskısı ile Tengrici kültür bitiyor. Bu adet Çin kültüründen geliyor.
                 
Perinçek: Yaptığınız Tonyukuk çalışmasında gen gruplarını anlatırken, R1a R1b gibi farklı coğrafyalarda farklı rakamlar görüyoruz, hablo gruplarda Türklerin bir gen grubu var mıdır?
Berkant: Batılılar R1a R1b gruplarındandır. Kardeş grupları ise Q denilen gen grubudur. Asya'da ise K, R,Q grupları mevcut ancak bunları net olarak ayırmak çok zor. Karışım nedeni ile izole olan grup az. Rus Klyosov R gruplarının (Avrupalıların) Altay dağları kökenli olduğunu iddia etmektedir. Paleotik dönemde 40-50 bin yıl öncesi Avrupa'da R grubu yok.  
Güneri: 12-14 bin yıl öncesinde ciddi göçler var. Bunlar batıya kadar gidiyor, bir kısmı Rusya tarafına gidiyor, bir kısmı Çin'e uzanıyor. Geliştiridğimiz Türk-Altay kuramında çakmak taşı aletlerine bakıldığında kültürlerin çıkış yerlerinin Türk-Altay kültürünün çıktığı yer olduğu ispatlandı.
Güneri: Kurganlarda beyaz ve Türk-Altay insanlarının farklı gömülme biçimleri iki toplumu ayırır. Hangisi Türk-Altay'dır belirlenir.
                 
Perinçek: Türk-Altay kuramı nedir?                   
Güneri: 3 Ayağı var. Bu kuram arkeolojik belgelere dayanıyor. 1.'si dildir. MS 6.8.yy belgeleridir. 2.somut belgeler 3.anayurt bulabilmektir.                   
Güneri: Batılıların hipotezlerinin yüzde 99'u palavradır. Bu adamlar Altay'ın Hint-Avrupa halkalarının uğraması sonucu, Türklerin Hint-Avrupa ile Mongoliyitlerin karışımı olduğunu söylemekteler ancak bizim kuramımız bunları çürütttü
                  
Perinçek: Tonyukuk çalışmalarınız nelerdir?
Güneri: 2000 yılında başladık, 2009'a kadar kurganları kazmaya başladık. 2013'de biz Tonyukuk tapınağını tekrar incelemeye başladık. Tapınakta kullanılan bütün malzemeleri belirledik ve kağıt üzerinde yeniden oluşturduk.
                  
Perinçek: Beyaz piramitler nedir?                   
Güneri: Çin içinde yaptığımız araştırmalarda bu piramitlere uzanan yollarda sağlı sollu devasa heykeller var. 45 derece açıyla aşağıya inilir. Beyaz piramitler sadece Türk'tür diyemeyiz. Bölgede kültürel bir etkileşim var. Türk'tür diyemeyiz. Kurganlarda bulunanlar Çin tarzıdır.

20170606

'Hıristiyan Dünyasında Türk Hilalleri' / Mehmet Can











TÜRK MİTOLOJİSİNDE BÜYÜLÜ NESNELER

TÜRK MİTOLOJİSİNDE BÜYÜLÜ NESNELER

Türk mitolojisinde büyü, büyücüler, büyülü nesneler efsanelerin ve masalların ayrılmaz parçalarıdır. Söylence ve masallarda yer alan başlıca büyülü nesneler şu şekilde sıralanabilir, elbette ki sayı çok daha fazla artırılıp, daha ayrıntılı açıklamalar yapılabilir fakat en önemli olanları kısaca belirtmek yeterli olacaktır:
  1. Büyülü Arca (Sihirli Sandık): İçerisinden kahramanın ihtiyaç duyduğu tüm her şey çıkar. Bazen başka bir aleme açılan bir kapıdır.
  2. Büyülü Beşik: Kendiliğinde sallanır, bazen bir at gibi algılanır. Çocuğu kurtarmak için hareket eder. Bazen uçar.
  3. Büyülü Çukal (Sihirli Zırh): Düşmanların silahlarından etkilenmez, her tür darbeye dayanır. Özel madenlerden veya içerisine büyülü unsurlar katılarak yapılmıştır.
  4. Büyülü Değnek (Sihirli Çubuk): Nesneleri farklı biçimlerde etkileme gücüne sahiptir. Yöneltildiği veya dokundurulduğu nesneyi başka bir biçime sokabilir veya görünmez yapabilir. Dış etkilerle Türk kültürüne girmiştir.
  5. Büyülü Dirgi (Sihirli Sofra): Sofra her kurulduğunda kendiliğinden yemek verir. Üzerinden yenilen yemekler hiç bitmez.
  6. Büyülü Edik (Sihirli Papuç): İnsanı çok hızlı yürütebilir, hatta uçurabilir. Göz açıp kapayana kadar, varılmak istenen yere ulaştırır, gitmek istenilen yeri düşünmek yeterlidir. Dış tesirlerle masalarımızda görülmüştür.
  7. Büyülü Eyer: Üzerine koyulduğu atı çok güçlü kılar veya onu görünmez yapar ya da uçabilmesini sağlar.
  8. Büyülü Giysi (Sihirli Elbise): Giyen kişiyi görünmez yapar veya başka bir canlının (hayvan veya insanın) kılığına sokar. Bazen yalnızca bir gömlektir. Türk kültürüne özgü görünmektedir.
  9. Büyülü Gözge (Sihirli Ayna): Konuşabilir, uzak diyarları gösterebilir. Sorulan soruları cevaplayabilir. İçine girilebilir. Geçmişten ve gelecekten haber verebilir. Bırakıldığında bir denize dönüşür. Denize dönüşme özgün bir olgudur.
  10. Büyülü Halı: Uçabilir, üzerinde insanları taşıyabilir. Kendiliğinden sahibinin yardımına koşar. Yabancı kültürlerden gelmedir.
  11. Büyülü Iştın (Sihirli Lamba): İçinden cin çıkar, insan da içine hapsedebilir. Çıkan cini tekrar kandırıp içine sokmak gerekir, aksi takdirde o insanı kendine köle yapar. Dış tesirlerle kültürümüze girmiştir. Görünümü çok eskidir.
  12. Büyülü Kalpak (Sihirli Şapka): Giyen kişiyi görünmez veya çok güçlü yapar. Bu kalpak bulunup çıkarıldığında o gücünü yitirir. Bazen Kavuk, Sarık, Papak, Börk gibi farklı başlık türleri masallarda yer alır.
  13. Büyülü Kaval (Sihirli Fülüt): Çalındığında kuşlar susar, üçgündür tuz yiyen koyunlar ırmaklardan su içmeden geçer. İnsanları büyüleyip peşine takar.
  14. Büyülü Kese: Sürekli para verir, içindeki para hiç tükenmez. Kötüniyetli kişilerin eline geçtiğinde veya ihtiyaç dışı kullanıldığında bu özelliğini yitirir.
  15. Büyülü Kılıç: Boyu kulaçlarca uzayarak düşmanları öldürür. Dış tesirlerden etkilenmiş olma ihtimali vardır.
  16. Büyülü Sopa: Sahibinin emriyle başkalarını aralıksız döver. Kötü insanla iyi insanı ayırt eder ve bir toplulukta yalnızca zalimleri tespit ederek döver.
  17. Büyülü Urgan (Sihirli Halat): İstenildiği kadar uzar, bu uzunluğu kendisi ayarlar. Göğe doğru uzanabilir. Hint kültüründe müzikle uzar.
  18. Büyülü Ülek (Sihirli Testi): Hiç durmadan su akıtır. Çöllerde susuz kalan ordular bu testi ile susuzluktan kurtulur. Türk ve İslam kültürüne özgüdür.
  19. Büyülü Tarak: Bırakıldığında bir ormana dönüşerek sahibini korur. Tamamen Türk kültürüne özgü bir motiftir.
  20. Büyülü Yay: Her attığını vurur. Atıcı gözünü kapatsa bile sihirli ok hedefini şaşırmadan gider kendisi bulur. Yerli bir motiftir.
  21. Büyülü Yuvar (Sihirli Küre): Geçmişten ve gelecekten haber verebilir. Falcılar tarafından kullanılır. Daha çok Çingene Falcı motifiyle özdeşleşmiştir. Yabancı bir motiftir.
  22. Büyülü Yüzük: Parmağa takıldığında görünmezlik, hızlılık, yenilmezlik gibi özellikler kazandırır. Çoğu zaman üzerinde tılsımlı bir taş bulunur.
  23. Sihirli Dolap: Sihirli elbise dolabı
Büyü Türk halk inancında amacına göre ikiye ayrılır:
  • Akça Büyü: Zararsız, ölümcül sonuçları olmayan büyüdür.
  • Kara Büyü: Zararlı, ölümcül sonuçları olan büyüdür.

En Çok Okunanlardan...