Blog Listem

20170908

İlber Ortaylı: Türkiyeli diye bir ırk yoktur. Türk vardır

İlber Ortaylı: Türkiyeli diye bir ırk yoktur. Türk vardır

 0
 
Sivas 4 Eylül etkinlikleri kapsamında düzenlenen "Sivas 6. Kitap Günleri" fuarı, düzenlenen törenle açıldı. 

Sivas'ta geleneksel hale getirilen ve 4 Eylül etkinlikleri kapsamında bu yıl Selçuklu hükümdarı Sultan I. İzzettin Keykavus anısına düzenlenen fuarın açılışı nedeniyle tören düzenlendi. 

Törende ilk olarak tarihi Şifahiye Medresesi içerisindeki I. İzzettin Keykavus türbesi önünde Kur-an'ı Kerim okundu, dua edildi.

Açılış töreninde konuşan fuarın onur konuğu tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, kitap fuarının hayırlı uğurlu olmasını dileyerek, tüm kitapseverleri okumaya davet etti.

Vali Davut Gül de "Günlük hayatımız içerisinde birçok iş yapıyoruz ama hepsinin yanında kitap fuarından aldığımız hazzı alamıyoruz." dedi.

Konuşmaların ardından Vali Gül, Belediye Başkanı Sami Aydın, Cumhuriyet Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Alim Yıldız, Sivas Milletvekili Ali Akyıldız ve Prof. Dr. Ortaylı kurdele keserek fuarın açılışını gerçekleştirdi.

Daha sonra Vali Gül, Aydın, Ortaylı ve beraberindekiler fuardaki stantları gezdi ve fuar alanında köylerde okuyan öğrencilere gönderilmek üzere kurulan kumbaraya kitap bıraktı.

"Türkiyeli diye bir ırk yoktur"

Daha sonra Prof. Dr. Ortaylı, tarihi Buruciye Medresesi'nde söyleşi gerçekleştirdi.

Ortaylı "Doktorun biri bir sürü Anadolu'da kan topladı. Bilmiyorum ne yaptı bunları. Hepsinin pratik ticari amaçları vardır dünyada bunları bilmek gerek. Bilim için bu kadar masrafa girmiyor kimse. Hele toplum bilimleri için. Bunlar mümkün değil. Türkiyeli diye bir ırk yoktur. Türk vardır. Bu Türkler de Türkçe konuşurlar. Bu kadar basittir. Bunlar derhal bir araya gelir. Ne yapsanız yapın derhal bir araya gelirler. Ana dili ne konuşuyor? Çok önemli bir şey Ruslaşmadan bahsettiler. Doğrudur, çaresi yoktur. Bir Özbek'le bir Litvanyalı kadın evleniyor. Evde ikisi de bazen Rusları tenkit ediyorlar. Çünkü Litvanyalılar Rusları sevmez Özbekler de sevmez. Ama evde Rusça konuşuyorlar. Tabi biriniz Özbekçe bildiği yok diğerinin de Litvanya'nın dilini konuşacak hali yok. Bunlar Rusça konuşuyor. Çocuklar da Rus olarak büyüyor" şeklinde konuştu.

175 yayınevinin 90 stantta kitapseverlerle buluştuğu fuar, 14 Eylül'e kadar açık kalacak.

20170907

Türk Tarihi ve Orta Asya / Metin Aydoğan


Türk Tarihi ve Orta Asya
Metin Aydoğan

Orta Asya’da ortaya çıkan, orada gelişip serpilerek geniş alanlara yayılan Türk uygarlığı, pek çok kültürle iç içe geçmiş ve hemen hiçbir toplumda görülmeyen bir yoğunlukla, bu kültürlerle kaynaşmıştır. Tarihin her döneminde ve neredeyse sonsuz bir çeşitlilikle, kültürleri etkilemiş ya da onlardan etkilenmiş ve sıradışı ilişki yoğunluğu içinde, kimsenin beğenisine, yergisine ya da karşı çıkışına aldırış etmeden, uygarlık tarihinde yerini almıştır.

Tarihi Yapanlar

Türk halkı yüzyıllar boyunca, içten ve dıştan, kendi tarih ve kültürünü unutturmaya yönelik, ağır bir ideolojik baskı altında yaşamıştır.

Üretimi geliştiren, kültür ve sanatı yaratan, bağlı olarak tarihi yapan halk kitleleri; bu işi, önceden belirlenen bir seçim sonucu olarak değil, yaşamlarını sürdürmek için, bir zorunluluk olarak yaparlar. İnsanlar; toplayıcılıktan avcılığa geçerken, köle çalıştırırken, yaşanabilir topraklara göçerken ya da kâr için mal üretirken, eylemleriyle tarihe yön verdiklerini bilmezler.

Bunu öğrendikçe bilinçlenirler ve yaptıkları işin önemini anlarlar; geçmişlerine sahip çıkmaya ve bu geçmişin kendilerine verdiği özgüvenle, yapacakları işlere yön vermeğe başlarlar. Tarihin önemini kavrayıp ona sahip çıkarlar.

Bu sahiplenme aynı zamanda, sürmekte olan ‘insanlaşma’ sürecidir. Bu anlamıyla insanlar, kendilerinin içinde olduğu toplumsal eylemin ve onun oluşturduğu tarihin bilincine vardıkça insanlaşırlar.

Tarihi Kullanmak

Doğada olduğu gibi toplum yaşamında da süreçler, kendi iç çelişkileriyle birlikte gelişir. Bu gelişimi görerek geçmişin önemini kavrayanlar, onu kendi yararına kullandılar ve siyasi çıkarın aracı haline getirdiler.

Egemenlik altına aldıkları toplumları, kimliklerinden ve geçmişlerinden kopardılar. Topluluk bilincini körelten, insanları dayandığı tarihsel köklerden koparan ve onları geçmişleriyle birlikte yarattıkları değerleri bilmeyen bilinçsiz topluluklar haline getiren yıkıcı karışmalar; insana yabancılaşmanın en belirgin göstergeleridir.

Tarihinden koparılarak, mirasını bilmeyen varis’ler durumuna düşen toplumlar, kolayca kullanıldılar ve alabildiğine sömürüldüler. Türk toplumunda, Batılılaşma adına son ikiyüz yıldır yaşanan bozulma, bu genel gidişin sonuçlarından başka bir şey değildir.


 
Gizlenmesi Olanaksız Tarih

Türkler’in tarihteki yeri, yarattıkları uygarlıklar ve bu uygarlıkların sağladığı kültürel birikim; tarihi, sömürünün ve kimliksizleştirmenin aracı olarak kullananların, her türlü saldırı ve bozma girişimini hak edecek kadar parlaktı. Tarihte alınan yer o denli yaygın ve etkiliydi ki, bu etkiyi yok saymak ya da gücünü gizlemek, çok zor bir işti.

Nitekim içten ve dıştan, çok uzun süreler ve çok yoğun biçimde sürdürülen unutturma ya da çarpıtma girişimlerine karşın, tarihsel gerçekler gizlenemedi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dörtyüz yılında, Türkler’e kendi tarihleri öğretilmedi ama gizlenmesi mümkün olmayacak kadar geniş olan bu tarih, tüm canlılığıyla kendisini korumasını bildi.

Saldırı Merkezleri

Türk tarihine karşı saldırılar ve yok etme girişimleri, ağırlıklı olarak iki merkez üzerinde yoğunlaşır. Batı merkezli Avrupacılık, Doğu merkezli Arapçılık. Bugün birbiri içine giren bu iki akım, Türk tarihine karşıtlığın ideolojik merkezi durumundadır.

Birbirinden farklı gibi görünen bu iki eğilimin, buluştuğu ortak nokta, Türkler’in “çadır ve atdan başka bir şeyi olmayan göçebe barbarlar” olduğunu ileri süren görüş ve bu görüşün oluşturduğu anlayıştır. Osmanlı’da olduğu kadar günümüzde de yandaş bulan bu anlayış, Batıcılık ve Arapçılık olarak varlığını, üstelik daha etkili olarak, günümüzde de sürdürmektedir.

Batıcılar ya da Arapçılar’a göre; Orta Asya’da uygarlıktan söz edilemez; Türkler bilim ve kültürden uzak insanlardır; Türkler hiçbir zaman ulus olamamıştır. Ulus değil, ümmet esastır. Arapçılar, Doğudaki bilimi Arap bilimi olarak kabul ederler ancak onu da yeterince incelemezler. Batıcılara göre ise Doğuda bilim diye birşey yoktur.

Derinliği Olan Devlet

Bilime, tarihe ve gerçeklere ters düşen bu savlar, başarılı olma olasılığı bulunmayan kaba çarpıtmalardır. Türk kültürü ve sanatı, tarihine uygun düşen ve artık herkesin görebileceği bir derinliğe ve inceliğe sahiptir. Bu gerçek, her geçen gün artarak değişik kökenden bilim adamları tarafından kabul edilmekte, yeni bulgu ve görüşlerle pekişmektedir.

Örneğin, Fransız tarihçi Jean Paul Roux Orta Asya adlı kitabında, Timur dönemini incelerken “Timur Dönemi Rönesansı” ndan söz eder ve bu “Rönesansı” Avrupa Rönesansı’yla kıyaslıyarak şunları söyler: “Timur dönemi Rönesansından söz ettiğimizde, bir dizi düşünce bizi Batı Rönesansına götürüyor. İki kıtada dörtyüz yıl önce ortaya çıkan bu iki rönesans birbiriyle uyuşuyor. Ancak, Batı Rönesansı Antik Çağ kaynaklarına dönerek ortaya çıkarken, Maveraünnehir (Aral’ın güneydoğusu y.n.) ve Afganistan Rönesansı, savaşlardan kaynaklanan durgunluk dönemlerinden sonra, geçmişe geri dönmeden kültürel faaliyetin yeniden canlanmasıdır. Bununla birlikte bu iki rönesansın ortak noktaları vardır. Her ikisi de doruğa ulaşmış ve paylaştıkları düşünceler ve zevkler açısından, birbirine yakınlaşmıştır, birbirlerini kolayca anlamışlardır.” 1 

Dünyayı Etkileyen Kültür

Jean Paul Roux’un Batı Rönesansı ile kıyaslanacak kadar ileri bulduğu Timur dönemi, Türk tarihi içinde, kültür ve sanatta nitelikli ürünlerin verildiği parlak evrelerden yalnızca biridir. Orta Asya’da ortaya çıkan, orada gelişip serpilerek geniş alanlara yayılan Türk uygarlığı, pek çok kültürle iç içe geçmiş ve hemen hiçbir toplumda görülmeyen bir yoğunlukla, bu kültürlerle kaynaşmıştır.

Tarihin her döneminde ve neredeyse sonsuz bir çeşitlilikle, kültürleri etkilemiş ya da onlardan etkilenmiş ve sıradışı ilişki yoğunluğu içinde, kimsenin beğenisine, yergisine ya da karşı çıkışına aldırış etmeden, uygarlık tarihinde yerini almıştır.

Hiçbir güç ya da girişim, dünyanın büyük bölümünü etkileyen bu oluşumu yadsıyamadı, yok sayamadı; tarihi mirasını onun elinden alamadı. Ancak, bilimsel olarak değil ama yanlışa dayalı propagandayla bu birikimin bilinçlerden uzak tutulması ya da başkalarına aitmiş gibi gösterilmesi, önemli oranda başarıldı.

Orta Asya Kültürü

Amerikalı tarihçi ve arkeolog Pumpelly’nin, başlangıcını M.Ö.9 bine götürdüğü 2  Orta Asya kültürü; 8. binde hayvancılığa, 6.binde maden işçiliğine geçmiş 3 , son 5 bin 500 yılı kanıtlı olmak üzere tarıma başlamıştı. 4 

Başka uygarlıklar henüz “ata binmeyi bile bilmezken”, “tahta, deri gibi dayanıksız, madenler gibi dayanıklı malzemeleri işlemiş”, “Toprağı ekip biçmiş” 5 , yazıyı ve abeceyi bulmuş ve kentler kurmuştu. 6 

Kurganlar (tumulus da denilen mezarlar), Orta Asya kültürünün en eski ve önemli ürünleridir. Ural Dağları’ndan Yenisey Nehri dolaylarına dek, tüm Güney Sibirya’da ve Kırgız steplerinde binlerce kurgan bulunmuştur.

Açılan kurganlarda dönemin uygarlığını yansıtan; altın, gümüş, bakır ve demirden yapılmış alet ve süs eşyaları ortaya çıkarılmıştır. Tunç devri kurganlarında bulunan; kılıç, ok ucu, süngü, mızrak, üzengi, miğfer gibi savaş araçları; orak, kayçı (makas), biz, burgu, kazan, tava gibi tarım ve ev eşyaları; küpe, bilezik, düğme, ayna gibi süs aletleri dönemlerini aşan bir gelişkinliğe ve inceliğe sahiptiler. 7 

Yerleşik Yaşam

Orta Asya’da göçebe boylardan başka, gelişkin bir yerleşik yaşam vardı. Doğa ve iklim koşulları nedeniyle büyük zarar görse de, yok olmayan köy ve kent yaşamı, tarımın ve zanaatcılığın merkezleri olmayı sürdürmüşlerdi. Toprağın üzerinde kalmayı başaran kent yıkıntıları dışında, varlığı bilinen ve bilinmeyen ancak bulunmaları rastlantıya kalan, kum altında pek çok kent bulunmaktadır. Çin’de bulunan ve tarihçileri şaşkına çeviren Terrakota heykellerini barındıran kent, buna bir örnektir.

Kırgız ve Kazakların oturdukları alanın birçok yeri kent kalıntısı ve uygarlık yıkıntılarıyla doludur. Bunların bir bölümü, tarihçiler tarafından saptanan ancak yerleri bulunamayan, yok olmuş kentlerdir. Otrar, Cent, Sağnak, Yangı-Kent, Sürkent, Şelci, Atbaş, Talas, Almalık, Sus, Çağdal, Nuket, Barshan, Cent, Suyap böyle kentlerdir. 8 

Son dönemlerde yapılan kazılarla, yalnızca Çin Türkistanı’nda kumlar altında elliden çok, daha önce bilinmeyen kent yıkıntısı bulunmuştur. 9  Tarihçi V.A.Ranov yalnızca Gobi Çölü’yle Issıq Köl’e varan bir çizgi üzerinde, 100 kadar yerleşim yerinin yer aldığını ileri sürmüştür. 10 

Yazı, Resim ve Oymalar

Uygarlığın başlangıcı olarak kabul edilen yazı, “ilk kez Orta Asya’da ortaya çıktı” ve “dünyaya buradan yayıldı.” 11  İlk yazı türlerinden olan resim yazı (hiyeroglif), Asya’da bulundu ve “herhalde Sümerler tarafından Ortadoğu’ya götürüldü.” 12 

Uzun dönemler boyunca geliştirilen yazı türleri, dilin seslerini gösteren ve belirli bir sıraya göre dizilmiş harflerin bütününü oluşturan abecenin (alfabenin) bulunmasıyla sonuçlandı. Konuşmaya başladığı aşamalardan beri, resimsel öğeler (piktogramlar) ve taş oymalarla (petroglifler) dillerini yazıya dökmüş olan Türkler; abeceyi, binlerce yılın yarattığı bu birikimin ürünü olarak bulup geliştirdiler. 13 

Türkçe’nin çok uzun bir süreç içinde oluşması, onu “kolay anlaşılır” ve kolay yazılır kıldı. Kendini her koşulda koruyabilen bir kök sağlamlığı ve sınırsız sayıda sözcük üretme yeteneği kazandırdı. Arapça ve Farsça’ya, Selçuklulardan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna dek, devletçe tanınan ayrıcalıklara karşın Türkçe, bu sağlamlığa dayanarak kendini korudu; halk dilinde değerinden hiçbir şey yitirmeden yaşadı. Gücü ve canlılığı nedeniyle, Arap harflerinden vazgeçilirken fazla bir zorluk yaşanmadı.


 1  “Orta Asya” Jean Paul Roux, Kabalcı Yay., 2001, sf.363
 2  “Tarih I, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 4.Bas.-1994, sf.35
 3  “Türk Tarihinin Ana Hatları” Kaynak Yay., 2.Basım 1996, sf.68
 4  “Orta Asya” Jean Paul Roux, Kabalcı Yay., 2001, sf.36
 5  a.g.e. sf.36
 6  “Tarih Türklerle Başlar” Hulki Cevizoğlu, Ceviz Kabuğu Yay., 2002, sf.102 ve 75
 7  “Türk Tarihinin Ana Hatları” Kaynak Yay., 2.Basım 1996, sf.326-327
 8  “On Yedi Kumaltı Şehri ve Sadri Maksudi Bey”, Ord. Prof.Zeki Velidi Togan, İstanbul Burhabeddin Matbaası, 1934, sf.41-44
 9  a.g.e. sf.330
 10  “Ön Türk Tarihi” Haluk Tarcan, Kaynak Yay., 1998, sf.68
 11  “Tarih I, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 4.Bas.1994, sf.41
 12  a.g.e. sf.41
 13  “Tarih Türklerle Başlar” Hulki Cevizoğlu, Ceviz Kabuğu Yay., 2002, sf.102


Metin AYDOĞAN, 11 Mayıs 2014

Ziya Gökalp, 1922'de cemaatler hakkındaki düşünceleri Küçük Mecmua'da

 
Ziya Gökalp, 1922'de cemaatlerin neden sivil toplum örgütü olamayacağını Küçük Mecmua'da ayrıntılı olarak anlatır:

Şimdiye kadar Türkiye’de şehirlerin birer Komün haline girememesi sebepsiz değildir.
Her şehirde, Fransızların (komünüte) adını
verdikleri mezhebi cemaatler vardı. Her cemaat, hususi vazifeleriyle dini bir komün hayatı yaşıyordu. Zaten, cemaat demek dini bir komün demektir. İşte bu dini komünlerin birbirinden müstakil bütçelere, mekteplere, hastanelere, imaretlere malik olması, hepsinin birden müşterek bir şehir hayatı yaşamasına mani oluyordu. Filvaki, her şehirde kanunun vücuda getirdiği bir belediye teşkilatı mevcuttu. Fakat cemaatlerin hususi hayatları, şehrin hakiki bir belde (site) olmasına mani oluyordu. Hiçbir şehirde hatta İstanbul’da bile, tam manasıyla bir belediyenin vücuda gelmemesi bundan dolayıydı. 

Mesela, İstanbul’u ele alalım: su bentleri, çeşmeler, hastaneler, imaretler hülasa belediyeye taalluk eden ne kadar tesisler varsa,
hepsi evkafa yani cemaatlere aitti. Şehir emanetiyle evkaf nezareti ve patrikhaneler arasında mücadeleler hiç eksik olmazdı. Sair şehirlerde de belediyeyle vakıflar ve cemaatler arasında aynı uğraşmalar mevcuttu. "

 

Ziya Gökalp, Küçük Mecmua, 
Çeviriyazı: Şahin Filiz, Antalya, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk yayınları, 2009, cilt3, s. 393 ve devamı.

Tarih, insan demektir / Tunca Arslan

 

Tunca Arslan

 

Tarih, insan demektir


Hamit Zafer Kars’ın mükemmel bir çeviriyle dilimize kazandırdığı “1855 Kars Kuşatmasının Tarihi”ni okuyunca, Karl Marx’ın sözleri bir kez daha kafamda yankılandı:
“Tarih tek başına bir iş yapmaz, büyük gücü ve zenginliği yoktur. Kendi başından geçmiş tek bir savaşı bile olmamıştır. Tarih aslında insan demektir; gerçek, yaşayan, her şeyleri yapan, savaşları ve mücadeleleri olan insan demektir. Kendi amaçları uğruna insanları bir araç gibi kullanan ‘tarih’ diye bir şey yoktur. Tarihin kendisi, amaçları uğruna yaşayan insanların yaptıklarından ibarettir.”
(Tarihçi Kitabevi’nin okurlara sunduğu 416 sayfalık kitap hakkında Feyziye Özberk, Aydınlık Kitap’ın 14 Temmuz 2017 tarihli sayısında geniş bir tanıtım kaleme aldı; gözden kaçırmış olanların mutlaka okumalarını öneririm.)

SİVASTOPOL’A CEVAP
Kars kuşatması, modern savaşların ilk örneği kabul edilen Kırım Savaşı’nın yan cephelerinden biri. Orlando Figes, çok iyi bir savaş tarihçesi olan “Kırım/Son Haçlı Seferi” (Yapı Kredi Yay. 2012) adlı çalışmasında, “Ruslar Kars kuşatmasını, müttefiklerin Sivastopol kuşatmasına bir cevap olarak gördüler” diyor (s. 407) ve devam ediyor:
“Ruslar, Sivastopol’un düşüşünden sonra İngilizlerle barış görüşmelerinde müzakere konumunu güçlendirmek için, Kars üzerindeki baskısını artırdı. Kars’ın ele geçirilmesi Rus askerlerinin Erzurum ve Anadolu’ya doğru ilerlemesinin yolunu açacak, Hindistan’a giden kara güzergahındaki İngiliz çıkarlarını tehdit edecekti.”
Zafer Kars’ın üç ana bölümden oluşan kitabının içeriği de baştan sona hem Marx’ı hem Figes’i doğrulamakta ve yeni bakış açıları kazandırmakta.


ÇANAKKALE’YE İNGİLİZ ORDUSU
1847 ve 1849’da da Türkiye’de bulunan İngiliz doktor Humphrey Sandwith’in, Zafer Kars’ın deyimiyle “sömürgeci İngiliz ticaret imparatorluğunun sadık memuru” olarak kaleme aldığı anıları gerçekten ilginç. Sandwith, “Türklerin, bir kısmı İstanbul’a yerleşmiş göçebe bir halk olduğu söylenir” gibi sözleriyle ya da Zonguldak madenleri için “Çanakkale’ye çıkacak bir İngiliz ordusu”ndan beklentileriyle, oldukça renkli bir anılar demeti sunuyor bu bölümde.
Erzurum valisi ve Anadolu ordusu müşiri Zarif Mustafa Paşa’nın anılarından oluşan ikinci bölümde, kuşatma ve savaş ayrıntılarıyla aktarılıyor. Paşa, Rusların keşif harekâtlarından bir asker kaçağının idamına, kolera tehdidinden teslim kararına ve Rus generallerin kibarlığına kadar, Sandwith’in de değindiği kimi konulara farklı cepheden, farklı gözle bakıyor.
Kitabın üçüncü bölümünde Marx, Kırım Savaşı boyunca İngiliz diplomasisinin gizli-açık oyunlarını masaya yatırarak, Kars’ın düşüşündeki İngiliz etkisini inceliyor. İngiliz hükümetinin Babıâli’yi “Asya’da evinin anahtarlarını kendisine teslim etmeye” zorladığını belirten Marx, Kars cephesinin çökmesine açıkça göz yumulduğunu vurguluyor.

TARİHİN ANLATTIKLARI
Marx’ın kaleme aldıklarını okurken, piyade, süvari, top, tüfek sayılarına dek titizliğin asla elden bırakılmadığı dikkat çekiyor. Bilimsel sosyalizmin kurucusunun, diplomatik-askeri yorumlarını, günümüzün kimi “Marksistleri” gibi elini kulağına atarak değil uçan kuşu bile hesaplayarak yaptığını bir kez daha görmek, gerçekten ders gibi!

Bir Marx alıntısıyla başladım, Anna Komnena’yla bitireyim… 12. yüzyılda yaşayan, tarihin ilk kadın tarihçisi şöyle demiş:
“Karşı konulmaz ve baş edilmez akışı içinde bütün yaratıkları sürükleyen zaman, hepsini ve her şeyi karanlıklara gömer. Ama tarihin anlattıkları, zamanın selleri karşısında bir set gibi durur, karşı konulmaz akışını göğüsler ve zamanın içinde yapılmış ne varsa, gücünün yettiğince onları birbirlerine bağlar, güvenliğe kavuşturur, unutulmanın hiçliğine sürüklenmelerine engel olur.”

Orta Asya'da Türk Kültür ve Uygarlığı



Orta Asya'dan Göçler


  
 
 
  
  

Orta Asya Türk Devletlerinde yaşam tarzı


,


İlk Türk Devletleri





  
















Türklük, Alevilik ve Türk dili arasındaki organik / kültür bağları


Alevilikte yobazlık olmaz. Onlar Alevi değil. Alevilik Türklük içinde bir soy değil saf Türklüğün ta kendisi. Alevi olmanın şartları var. Kemalist olmayan Alevi olamaz. Kısaca, öz Türk kültürüdür.



İslam Türkler'le ilk buluştuğunda, Türk inançları Alevilik adını aldı. O zaman her müslüman Türk aynı inancı paylaşıyordu. Bütün Anadolu Türkleri'nin dedeleri Alevi idi. Allah-Muhammed- Ali inancı kadim Türk inancının yeni tercümesi olmuştu. Dışarıdan ithal edilen "Sünnilik" başlığı adı altındaki ilkel kapitalizm Türklüğe bir saldırı idi.



Atatürk'ün de dediği gibi "Türk bir ırkın adı değil bütün adamların birliğidir." Özü Türk dili ve onun yarattığı kültürdür. Türk kültürünün özünü bugüne taşıyan kesime Alevi dendiği için Türklük milliyetçilik hareketlerine kadar bu başlıkta devam etti. Aslında Alevilik yerine Türklük dersek bu daha doğru olur. Yörüklerin tamamı Alevi idi yani kültürünü korumayı başarmış Türkler idi. Osmanlı son yüzyıllarda Yörüklerin bir bölümünü sünnileştirdi. Bu nedenledir ki JönTürk'ler kendilerini Bektaşi olarak gördüler ve hatta bizzat katıldılar.



Örneğin Dede Korkut hikayeleri Alevi metinleri olarak bilinir. Halbuki o devirde ayrım yoktu. Hatta şunu söyleyim İslamiyet sonrası diye bilinen bu tür sözlü kültür öğeleri, söylenceler -Köroğlu gibi- İslamiyetten çok önce de aynen var idiler. Bunlar bilimsel bulgular.



Biz Türkler on beş bin yıl önce de burada, Anadolu'da gerek yarı göçebe, gerek yerleşik olarak yaşıyorduk. Azerbaycan ile Anadolu, İran'ın bir bölümü Türk toprağıydı. Halen de öyle.



Hami-Sami dillerini konuşanlar, Akadlar, Mezopotamya'ya sonradan geldiler. Zaten özünde onların ve diğer bütün toplulukların kökeni de Türk yani Türkçe idi. Dilleriyle birlikte Türklüklerini yitirmişlerdi. Dünyanın en büyük hazinesi Türk dilidir. Bizi biz yapan odur. "Türk demek Türkçe demektir."

Diller insanın yalnız düşünce değil beyin yapısını da değiştirir. Türkçe doğayı, evreni, matematiği, her şeyi, tüm varlığı ve yokluğu en iyi kavrayan dil olduğundan Türk çocuğunun beyni daha ana karnında diğer dillerin çocuklarından avantajlı gelişir. Zaten Atatürk'e göre tüm dillerin kökeni Türkçe. Bazıları Atatürk'ün sırf milli birliği güçlendirsin diye bu tip iddiaları ortaya attığını sanıyor. Halbuki böyle söyleyerek kendi yüreksizliklerini Atatürk'e mal etmeye çalışıyorlar. Bu konuya ne kadar zaman ayırırsanız Atatürk'ün o kadar haklı olduğunu görürsünüz.

Türk kültürünü dış saldırılara karşı koruyan kesim bunu nasıl başardı? Dili ve kültürü nasıl korudu?



Bunun bir çok yolu var. Bildiğim en sağlam yolu yarım uyaktır. (tek sessiz harfe dayanan kafiyedir).



Osmanlının yüz yıl önceki dilini anlamayız. Ancak sekiz yüz yıllık bir Alevi deyişi (inanç türküsü) bugün söylenmiş kadar tazedir.



Örneğin; Yunus, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Şah İsmail Hatai'nin şiirleri.



Dostun bahçesinde ben garip bülbül

Efkarım artmakta halim pek müşkül

Koparmadım asla kokladım bir gül

Kâfir oldum ise imana geldim 


- Şah İsmail Hatai, İran



Gönül Çalabın tahtı

Gönüle Çalap baktı

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise



- Yunus Emre



(Çalap: Tanrı.)

Yarım uyakla (tek sessiz harf kafiyesiyle) yazılmış şiirlerde kafiyenin hatta çoğu durumda o dizedeki herhangi bir sözcüğün yerine bir başkasını koyamazsınız. Koyarsanız saçma sapan bir şiir ve türkü elde edersiniz. Yakın zamandan bir örnek verelim: Düzdedir yar düzdedir Yâr zülüfün düzdedir Binlerce güzel sevdim Hâlâ gönlüm sizdedir. Aslı: Düzdedir yar düzdedir Yâr zülüfün düzdedir Binlerce gelin sevdim Hâlâ gönlüm kızdadır Zaten "Beni bir gelin vurdu Yaramı kız bağladı" sözleriyle başka bir türkü de bize ipucu veriyor. Başka bir örnek. Sanırım yüzyıl öncesinden: 

Mezarımı Kazın Bayıra Düze (Annem Vay Düze) Yönünü Çevirin Sıladan Yüze (Annem Vay Yüze) Benden Selâm Söylen Sevdiğinize (Sevdiğinize) Aslı: Benden Selâm Söylen Sevdiğimize (yada "Sevdiğim kıza") 

Böylece ezgi ile söz ile dil ve kültür kendini korur. Şüphesiz desenler, gelenekler de var ancak yaşam biçimi ve devlet, örgütsel, askeri yapı dahil herşeyin temeli dil olduğu için okur yazarlığın daha doğrusu mürekkep ve kağıdın olmadığı ya da zorba hükümdarların elinde olduğu zamanlarda dili koruyan türküler oldu. Türkü söyleyenler hem dili, hem kültürü korudular. Dünyanın neresinde dilini, kültürünü korumuş bir Türk topluluğu görürseniz elinde saz dudağında türkü bulursunuz. Yukarıdaki türküleri herkes yanlış okusa bile biri çözüp yeniden doğrusunu yaymaya başlar. Şimdi binlerce yıldır on milyonlarca türkümüzü düşünün. Dilden dile, telden tele aktarılmış. İngilizin beş yüz yıllık her türlü tarihi kaydı vardır. Ama daha geriye giderseniz önce bulanıklaşır; sonra kaybolur. Ancak biz bu türkülerle insanlık tarihinin öncesinden duygu, düşünce ve yaşam biçimimizi çözer ve anlarız. İşte sünnileştirilen Türkler az kalsın bunlardan mahrum kalıyordu. Neyse ki herkes bağlamayı elinden, türküyü dilinden düşürmedi. Onlara Alevi dendi. Ve sonunda bir yörük torunu çıkıp önce Cumhuriyeti sonra da Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu'nu kurarak yüz yıllardır bozulan tellere bir düzen verdi: Türkçe, Türkün dilinde daha çok türkü olsun diye...

Alevilik sözünü isterseniz kapatalım: Alevilik = Türk yaşam biçimi. 
Türklüğe gelince Türklük insanlık tarihinden de önce ve hatta dünya kurulmadan başladı.

Bu ırk konusu değil dil konusu.



Hakikat bir gizli sırdır

Açabilirsen gel beri

Küfr içinde iman vardır

Seçebilirsen gel beri

Şah İsmail Hatayi, 16.yy


"Miskinlikte buldular
Kimde erlik var ise
 Merdivenden ittiler
Yüksekten bakar ise

Gönül yüksekte gezer
Dem-be-dem yoldan azar
Dış yüzüne o sızar
İçinde ne var ise

Ak sakallı pir hoca
Bilemez hali nice
Emek vermesin hacca
Bir gönül yıkar ise

Sağır işitmez sözü
Gece sanar gündüzü
Kördür münkirin gözü
Âlem münevver ise

Gönül Çalabın tahtı
Gönüle Çalab baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise

Sen sana ne sanırsan
Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise

Bildik gelenler geçmiş
Konanlar geri göçmüş
Aşk şarabından içmiş
Kim mana duyar ise

Yunus yoldan azuban
Yüksek yerde durmasın
Sinle sırat görmeye
Sevdiği didar ise”

Yunus Emre, yaklaşık sekiz yüz yıl önce.

Dem-be-dem : Zaman zaman
Münevver : Bilgili, aydın
Çalap : Tanrı
Bedbaht : Talihsiz
Sin : Mezar
Didar : Yüz. Burada Tanrı'nın yüzü anlamında
Ayruk : Başkası

GAZİ ŞİMŞEK
 Sinema yönetmeni, gazeteci,

20170906

Bay Ülgen Türk Mitolojisindeki Baş Tanrı

  BAY ÜLGEN Türk Mitolojisindeki Baş Tanrı

Nuray Bilgili

Bay Ülgen göğün 16. katında Altın dağda ikamet eder ve altın bir taht üzerinde oturur. Tahtı ay ve güneşin ötesindedir. Ülgen, gök cisimlerini yönetir, yağmur yağdırır, gök gürültüsü ve yıldırımları da o gönderir. Tanrı Ülgen biri ak biri kara taşla gelerek ateşin nasıl yakılacağını insanlara öğretmiştir.
 
Eliade’ya göre gök gürültüsü ve şimşek tüm mitolojilerde gök tanrının silahıdır ve yıldırımıyla vurduğu yer kutsallık kazanır. Ülgen iyilik yapmayı sever. Ülgen’in kendisi, kızları ve oğulları insan şeklindedir.
 
Yaşar Çoruhlu Ülgen’in Yunan mitolojisindeki Zeus’a (Jüpiter) karşılık geldiğini söyler. Zeus kelimesi etimolojik olarak “parlaklık”, “parlayan” anlamına gelir. Yıldırım Zeus’un silahıdır ve şimşeğinin çarptığı yerler kutsallık kazanır. “yağmurlu”, “iyi rüzgar gönderen”, “şimşek gönderen”, “gürleyen” gibi sıfatları vardır. Tıpkı Ülgen gibi Zeus’da Altın bir tahtta oturur ve Olympos dağında ikamet eder.
 
Ülgen de dualarda, beyaz parlak “ak ayas”, parlak hakan “ayas kaan”, gürültücü “künürtçi”, yakıcı “küygekçi”, şimşekçi “yalgınçı” gibi ifadelerle nitelenir. Bolluk bereket ve refah veren bir gök tanrısıdır. Yıldızları o idare eder. Yağan yağmur Tanrı Ülgen’in tükürüğü sayılır.  İlk sancağı ve üç ateşi yakıp veren Ülgen’dir.
 
Kaşgari’ye göre Jüpiter gezegeninin sembolü olan kartal gece ve gündüzün düzenini sağlar.
 
Türk mitlerinde, çift başlı kartallar, gök direklerinin veya kayın ağacının tepesinde tasvir edilir ve tanrı Ülgen’in sembolü olarak görülür. Tanrıya açılan göğün kapısını da bu çift başlı kartal bekler. Bu kartallar gökten yıldırım indirir.
 
Karakuş, yani “Kartal” Jüpiter anlamına da gelir. Jüpiter gezegenin diğer adı “Karakuş” yani Kartal’dır. Prototürk Chou’larda da Kartal Gök Tanrının temsilcisi sayılıyordu. Gök Tanrı Ülgen’in oğullarından birinin adı “Karakuş” tur.
 
Kartal Zeus’un (Jüpiter) sembolüdür. Yunan mitlerinde Zeus’un zaman zaman kartal kılığına girdiğinden bahsedilir. Çeşitli arkeolojik buluntular üzerinde gösterilen tasvirlerde, Zeus bir elinde kartal diğer elinde asa tutarken tasvir edilir.
 
Meşe Jüpiter’e ait bir ağaçtır. Roux’a göre, Hint Avrupa efsanelerinde kartal, “Jüpiter kartalı” olarak bilinir ve kozmik bir ağacın tepesinde durur. Sibirya folklorunda da tanrının habercisidir.
 
Tanrı Ülgen’in, Bay-Ülgen, Ülgen Ata gibi isimleri vardır. Bay-Ülgen sözcüğü bazı Türk lehçelerinde 

 BAY ÜLGEN Türk Mitolojisi

anlamına gelir. Buryat şivesinde “ulu yer” demektir. Ülgen ismi geç dönemlerde Bay Ülgen (ulu zengin) anlamında kullanılmıştır.
 
Ülgen adına kesilen kurbanın başı doğuya doğru yöneltilir. Türk mantık sisteminde doğu, Jüpiter’in, ejderha takımyıldızının, ağaç unsurunun ve mavi rengin konumlandırıldığı yöndür. Jüpiter’in Sümer’deki karşılığı olan tanrı Marduk’un da hayvanı ejderhadır.
 
Ülgen yıldızları ve gökyüzünü döndürür, yıldızları idare eder. Ülgen için beyaz bir aygır veya kısrak kurban edilirdi.  Türk mitolojisinde Su Aygırı ejderha ile ilişkilendirilir. İkonografilerde bu mitolojik yaratık, yarı at yarı ejder şeklinde ifade edilir. Kurban törenleri üç, altı, dokuz veya on iki yılda bir, mevsim döngülerine uygun yapılır. Bu zaman aralıkları kozmolojik olarak anlamlıdır ve Jüpiter döngüleri ile örtüşür. Türk mitolojisinde Ülgen’in göksel arketipi Jüpiter’dir. Jüpiter’in sıfatı bolluk ve berekettir. Ülgen’e yapılan kurban ritüellerinde, malların çocukların çoğalması ve ürünlerin sütlerin bereketli olması için dua ederler.
 
Jüpiter mizan yıldızıdır. Mizan ölçü demektir. Jüpiter’in burçlar kuşağını dolanım süresi ortalama on iki yıldır. Her burçta bir yıl kalır. Eski Türkler zaman ölçüsünü bu yıldızın dolanım süresine göre ayarlamışlardır. Türk takviminde verilen on iki hayvan Jüpiter’in on iki yıllık devirleridir. Jüpiter’in on iki yıllık döngüsü Choular tarafında “Türk döngüsü” olarak bilinir ve Jüpiter Türk gök tanrısı olarak kabul edilir.
 
Jüpiter gezegenine, Tanrı Ülgen’in sıfatları olan “iyiliksever” ve “ilahi” anlamına gelen “ongay” da denir.

Ülgen’in yedi oğlu vardır. Karakuş, Karşıt, Buura kan (pura kan), Burça kan, Baktı kan (paktı kan), Er kanım. Ülgen’in sayıları dokuzu bulan kızları ak kızlar ve kıyanlar denilen ilham perileridir. Ak renk, Türk tanrıçalarına özgü bir renk sembolizmidir. Şamanlara, ayin yaparken ilahilerini bu kızlar ilham ederler. Zeus’un da Musa’lar ya da Müz’ler olarak bilinen ilham perileri vardır.
 

En Çok Okunanlardan...