Gizlenmesi Olanaksız Tarih
Türkler’in
tarihteki yeri, yarattıkları uygarlıklar ve bu uygarlıkların sağladığı
kültürel birikim; tarihi, sömürünün ve kimliksizleştirmenin aracı olarak
kullananların, her türlü saldırı ve bozma girişimini hak edecek kadar
parlaktı. Tarihte alınan yer o denli yaygın ve etkiliydi ki, bu etkiyi
yok saymak ya da gücünü gizlemek, çok zor bir işti.
Nitekim içten
ve dıştan, çok uzun süreler ve çok yoğun biçimde sürdürülen unutturma
ya da çarpıtma girişimlerine karşın, tarihsel gerçekler gizlenemedi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dörtyüz yılında, Türkler’e kendi tarihleri
öğretilmedi ama gizlenmesi mümkün olmayacak kadar geniş olan bu tarih,
tüm canlılığıyla kendisini korumasını bildi.
Saldırı Merkezleri
Türk
tarihine karşı saldırılar ve yok etme girişimleri, ağırlıklı olarak iki
merkez üzerinde yoğunlaşır. Batı merkezli Avrupacılık, Doğu merkezli
Arapçılık. Bugün birbiri içine giren bu iki akım, Türk tarihine
karşıtlığın ideolojik merkezi durumundadır.
Birbirinden farklı
gibi görünen bu iki eğilimin, buluştuğu ortak nokta, Türkler’in “çadır
ve atdan başka bir şeyi olmayan göçebe barbarlar” olduğunu ileri süren
görüş ve bu görüşün oluşturduğu anlayıştır. Osmanlı’da olduğu kadar
günümüzde de yandaş bulan bu anlayış, Batıcılık ve Arapçılık olarak
varlığını, üstelik daha etkili olarak, günümüzde de sürdürmektedir.
Batıcılar
ya da Arapçılar’a göre; Orta Asya’da uygarlıktan söz edilemez; Türkler
bilim ve kültürden uzak insanlardır; Türkler hiçbir zaman ulus
olamamıştır. Ulus değil, ümmet esastır. Arapçılar, Doğudaki bilimi Arap
bilimi olarak kabul ederler ancak onu da yeterince incelemezler.
Batıcılara göre ise Doğuda bilim diye birşey yoktur.
Derinliği Olan Devlet
Bilime,
tarihe ve gerçeklere ters düşen bu savlar, başarılı olma olasılığı
bulunmayan kaba çarpıtmalardır. Türk kültürü ve sanatı, tarihine uygun
düşen ve artık herkesin görebileceği bir derinliğe ve inceliğe sahiptir.
Bu gerçek, her geçen gün artarak değişik kökenden bilim adamları
tarafından kabul edilmekte, yeni bulgu ve görüşlerle pekişmektedir.
Örneğin,
Fransız tarihçi Jean Paul Roux Orta Asya adlı kitabında, Timur dönemini
incelerken “Timur Dönemi Rönesansı” ndan söz eder ve bu “Rönesansı”
Avrupa Rönesansı’yla kıyaslıyarak şunları söyler: “Timur dönemi
Rönesansından söz ettiğimizde, bir dizi düşünce bizi Batı Rönesansına
götürüyor. İki kıtada dörtyüz yıl önce ortaya çıkan bu iki rönesans
birbiriyle uyuşuyor. Ancak, Batı Rönesansı Antik Çağ kaynaklarına
dönerek ortaya çıkarken, Maveraünnehir (Aral’ın güneydoğusu y.n.) ve
Afganistan Rönesansı, savaşlardan kaynaklanan durgunluk dönemlerinden
sonra, geçmişe geri dönmeden kültürel faaliyetin yeniden canlanmasıdır.
Bununla birlikte bu iki rönesansın ortak noktaları vardır. Her ikisi de
doruğa ulaşmış ve paylaştıkları düşünceler ve zevkler açısından,
birbirine yakınlaşmıştır, birbirlerini kolayca anlamışlardır.”
1
Dünyayı Etkileyen Kültür
Jean
Paul Roux’un Batı Rönesansı ile kıyaslanacak kadar ileri bulduğu Timur
dönemi, Türk tarihi içinde, kültür ve sanatta nitelikli ürünlerin
verildiği parlak evrelerden yalnızca biridir. Orta Asya’da ortaya çıkan,
orada gelişip serpilerek geniş alanlara yayılan Türk uygarlığı, pek çok
kültürle iç içe geçmiş ve hemen hiçbir toplumda görülmeyen bir
yoğunlukla, bu kültürlerle kaynaşmıştır.
Tarihin her döneminde ve
neredeyse sonsuz bir çeşitlilikle, kültürleri etkilemiş ya da onlardan
etkilenmiş ve sıradışı ilişki yoğunluğu içinde, kimsenin beğenisine,
yergisine ya da karşı çıkışına aldırış etmeden, uygarlık tarihinde
yerini almıştır.
Hiçbir güç ya da girişim, dünyanın büyük
bölümünü etkileyen bu oluşumu yadsıyamadı, yok sayamadı; tarihi mirasını
onun elinden alamadı. Ancak, bilimsel olarak değil ama yanlışa dayalı
propagandayla bu birikimin bilinçlerden uzak tutulması ya da başkalarına
aitmiş gibi gösterilmesi, önemli oranda başarıldı.
Orta Asya Kültürü
Amerikalı tarihçi ve arkeolog Pumpelly’nin, başlangıcını M.Ö.9 bine götürdüğü
2 Orta Asya kültürü; 8. binde hayvancılığa, 6.binde maden işçiliğine geçmiş
3 , son 5 bin 500 yılı kanıtlı olmak üzere tarıma başlamıştı.
4
Başka
uygarlıklar henüz “ata binmeyi bile bilmezken”, “tahta, deri gibi
dayanıksız, madenler gibi dayanıklı malzemeleri işlemiş”, “Toprağı ekip
biçmiş”
5 , yazıyı ve abeceyi bulmuş ve kentler kurmuştu.
6
Kurganlar
(tumulus da denilen mezarlar), Orta Asya kültürünün en eski ve önemli
ürünleridir. Ural Dağları’ndan Yenisey Nehri dolaylarına dek, tüm Güney
Sibirya’da ve Kırgız steplerinde binlerce kurgan bulunmuştur.
Açılan
kurganlarda dönemin uygarlığını yansıtan; altın, gümüş, bakır ve
demirden yapılmış alet ve süs eşyaları ortaya çıkarılmıştır. Tunç devri
kurganlarında bulunan; kılıç, ok ucu, süngü, mızrak, üzengi, miğfer gibi
savaş araçları; orak, kayçı (makas), biz, burgu, kazan, tava gibi tarım
ve ev eşyaları; küpe, bilezik, düğme, ayna gibi süs aletleri
dönemlerini aşan bir gelişkinliğe ve inceliğe sahiptiler.
7
Yerleşik Yaşam
Orta
Asya’da göçebe boylardan başka, gelişkin bir yerleşik yaşam vardı. Doğa
ve iklim koşulları nedeniyle büyük zarar görse de, yok olmayan köy ve
kent yaşamı, tarımın ve zanaatcılığın merkezleri olmayı sürdürmüşlerdi.
Toprağın üzerinde kalmayı başaran kent yıkıntıları dışında, varlığı
bilinen ve bilinmeyen ancak bulunmaları rastlantıya kalan, kum altında
pek çok kent bulunmaktadır. Çin’de bulunan ve tarihçileri şaşkına
çeviren Terrakota heykellerini barındıran kent, buna bir örnektir.
Kırgız
ve Kazakların oturdukları alanın birçok yeri kent kalıntısı ve uygarlık
yıkıntılarıyla doludur. Bunların bir bölümü, tarihçiler tarafından
saptanan ancak yerleri bulunamayan, yok olmuş kentlerdir. Otrar, Cent,
Sağnak, Yangı-Kent, Sürkent, Şelci, Atbaş, Talas, Almalık, Sus, Çağdal,
Nuket, Barshan, Cent, Suyap böyle kentlerdir.
8
Son
dönemlerde yapılan kazılarla, yalnızca Çin Türkistanı’nda kumlar
altında elliden çok, daha önce bilinmeyen kent yıkıntısı bulunmuştur.
9
Tarihçi V.A.Ranov yalnızca Gobi Çölü’yle Issıq Köl’e varan bir çizgi
üzerinde, 100 kadar yerleşim yerinin yer aldığını ileri sürmüştür.
10
Yazı, Resim ve Oymalar
Uygarlığın başlangıcı olarak kabul edilen yazı, “ilk kez Orta Asya’da ortaya çıktı” ve “dünyaya buradan yayıldı.”
11 İlk yazı türlerinden olan resim yazı (hiyeroglif), Asya’da bulundu ve “herhalde Sümerler tarafından Ortadoğu’ya götürüldü.”
12
Uzun
dönemler boyunca geliştirilen yazı türleri, dilin seslerini gösteren ve
belirli bir sıraya göre dizilmiş harflerin bütününü oluşturan abecenin
(alfabenin) bulunmasıyla sonuçlandı. Konuşmaya başladığı aşamalardan
beri, resimsel öğeler (piktogramlar) ve taş oymalarla (petroglifler)
dillerini yazıya dökmüş olan Türkler; abeceyi, binlerce yılın yarattığı
bu birikimin ürünü olarak bulup geliştirdiler.
13
Türkçe’nin
çok uzun bir süreç içinde oluşması, onu “kolay anlaşılır” ve kolay
yazılır kıldı. Kendini her koşulda koruyabilen bir kök sağlamlığı ve
sınırsız sayıda sözcük üretme yeteneği kazandırdı. Arapça ve Farsça’ya,
Selçuklulardan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna dek, devletçe tanınan
ayrıcalıklara karşın Türkçe, bu sağlamlığa dayanarak kendini korudu;
halk dilinde değerinden hiçbir şey yitirmeden yaşadı. Gücü ve canlılığı
nedeniyle, Arap harflerinden vazgeçilirken fazla bir zorluk yaşanmadı.
1 “Orta Asya” Jean Paul Roux, Kabalcı Yay., 2001, sf.363
2 “Tarih I, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 4.Bas.-1994, sf.35
3 “Türk Tarihinin Ana Hatları” Kaynak Yay., 2.Basım 1996, sf.68
4 “Orta Asya” Jean Paul Roux, Kabalcı Yay., 2001, sf.36
5 a.g.e. sf.36
6 “Tarih Türklerle Başlar” Hulki Cevizoğlu, Ceviz Kabuğu Yay., 2002, sf.102 ve 75
7 “Türk Tarihinin Ana Hatları” Kaynak Yay., 2.Basım 1996, sf.326-327
8 “On Yedi Kumaltı Şehri ve Sadri Maksudi Bey”, Ord. Prof.Zeki Velidi Togan, İstanbul Burhabeddin Matbaası, 1934, sf.41-44
9 a.g.e. sf.330
10 “Ön Türk Tarihi” Haluk Tarcan, Kaynak Yay., 1998, sf.68
11 “Tarih I, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 4.Bas.1994, sf.41
12 a.g.e. sf.41
13 “Tarih Türklerle Başlar” Hulki Cevizoğlu, Ceviz Kabuğu Yay., 2002, sf.102
Metin AYDOĞAN, 11 Mayıs 2014