Blog Listem

20171014

Ahilik nedir? Ahilik Nasıl ve Neden Ortaya Çıkmıştır.

Ahilik nedir?

Ahilik, Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır


Ahilik, Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır. Aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahi Evran’a Ahi Baba da denir. 

Ahilik sözcüğünün kökeni

 Bu konuda esas olarak iki iddia mevcuttur. İlk iddiaya göre kelime Arapça kökenlidir. Buna göre "Ahi" kelimesi Ahiyye’nin tekili olan "ah&" kelimesine birinci tekil "ya"sı ilave olunarak &ahi" şeklinde telaffuz olunmuş halidir. Bu fikre göre ahi’nin sözlük manası "kardeşim" demektir. Bu iddianın güçlü yanı, Ahiliğin ilk olarak Araplarda Fütüvvet Teşkilatı adıyla çıkması, dolayısıyla Ahilik ile ilgili terimlerin Arapça olması gereğidir. Ancak bu kanıt yeterli değildir. İkinci iddiaya göre Ahi kelimesi Türkçe Akı kelimesinin zamanla değişimi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu görüşün haklılık payı oldukça yüksektir. Zira bu kelimenin Ahi birlikleri içinde zaman zaman Ahi Baba şeklinde ifade edildiğini görüyoruz. Buna göre kelimenin Arapça manası ile düşünüldüğünde "Kardeşim Baba" diye bir tabir uygun düşmüyor. Fakat Divânu Lügati’t-Türk’te akı, eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden Akı kelimesiyle düşünüldüğünde "Ahi Baba" tabiri daha mantıklı görünüyor.


Ahi Evran ve Ahilik Teşkilatı’nın kuruluşu 

Orta Asya’da hüküm süren Oğuz Yabgu Devleti yıkılınca, Oğuz Türkleri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu’ya göç etmeye başladı. Ekseriyeti göçebe olan Oğuzlar, kopup geldikleri Orta Asya steplerine benzediği için daha çok Orta Anadolu kırsalını mesken olarak tercih ediyorlardı. Dolayısıyla Orta Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşması hızlı olurken, şehirlerde bu dönüşüm yavaştı. İslam dini de, yerleşik hayatı gerekli kılıyordu. İşte bu sebeple, göçebe Türkmenlerin İslamlaşma sürecini hızlandırmak, Anadolu’yu Türk yurdu haline getirmek, şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmek amacıyla ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle Ahi teşkilatı Anadolu’da kuruldu. Kısacası Anadolu’da Ahiliğin şekillenmesi ve köylere kadar teşkilatlanması politik ve sosyo ekonomik bir mecburiyetin ürünüdür. 

Ahiliğin kuruluşu ve Anadolu’da yayılışı 

Bazı araştırmalar Ahiliğin Kırşehir’de ortaya çıktığını ileri sürer. Diğer bir görüşe göre, Bağdat’ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evran, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenerek, 1205’te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri’de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. Ahiliğin kuruluşu ve Anadolu’da yayılışı Bazı araştırmalar Ahiliğin Kırşehir’de ortaya çıktığını ileri sürer. Diğer bir görüşe göre, Bağdat’ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evran, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenerek, 1205’te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri’de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. 

Ahilik Teşkilatı"nın sonuçları 

Ahilik, Anadolu’da köylere kadar yayılarak Anadolu’nun daha kısa sürede Türkleşip İslamlaşmasını sağlamıştır. Göçebe Türkmenler yerleşik hayata geçirilerek hem İslami uyum kolaylaşmış, hem de Türk şehirciliği hız kazanmıştır. 13. yüzyılın ikinci yarısına kadar çoğunlukla Türk olmayan yerli halkın elindeki sanat ve ticaret işlerine Müslüman Türkler de katılmış ve hızlanma kazandırmıştır. Türk esnaf ve sanatkarları arasında sağlanan dayanışma ve yardımlaşma sayesinde Ahilik önemli bir güç haline gelmiş, hız kazanmış, asayişin bozulduğu zamanlarda kendi otoritesini yürütmüştür. 

Ahiliğin 7 kuralı 

Ahi olmak ve peştemal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenmektedir; 
1-) Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak 
2-) Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilim ve mülâyemet kapısını açmak 
3-) Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak 
4-) Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak 
5-) Halktan yana kapısını bağlamak, Hak’tan yana kapısını açmak 
6-) Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, marifet kapısını açmak 
7-) Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak 

Ahilik teşkilatının özellikleri 

Ahilik Teşkilatı, Selçuklular döneminde ekonomik ve ticari faaliyetlerinin yanı sıra, askeri ve siyasi faaliyetlerde de bulunmuş, aynen Bektaşi ve Yeniçeri Ocaklarında olduğu gibi Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda ve güçlenmesinde de etkin rol oynamışlardır. 

Aşıkpaşazade Derviş Ahmet, Osmanlı’nın kurulmasında etkin olan dört unsur arasında Ahiliği de belirtmiştir. İlk Osmanlı padişahlarının ve vezirlerinin çoğu Ahi Teşkilatı’na mensup şeyhlerdir.

Alıntı kaynak: http://www.akasyam.com/ahilik-nedir-141813/

Ahilik nedir? Ahilik Nasıl ve Neden Ortaya Çıkmıştır.


Anadolu’da Selçuklu döneminde başlayan ve Osmanlı döneminde kurumsallaşmasını tamamlayan çok önemli bir sistemdir. Anadolu’da sanat ve ticaretle uğraşan veya uğraşmak isteyen halkın mesleki açıdan yetişmesini sağlayan, ahlaki noktada disipline eden, iş yaşamında iş ahlakı sahibi ve iyi insan meziyetlerini kazanmış insanlar yetiştirmeyi ve böylelikle ekonomik hayata kalite ve standart kazandırmayı amaç edinmiş toplumsal yapının önemli unsuruydu. Kendi içinde kurum ve kuralları olan Ahi teşkilatının kurucusu Ahi Evran’dır. Ahilik sisteminin günümüzdeki karşılığı esnaf ve sanatkarlar odalarıdır. Ahilik sosyal ve ekonomik yönleri olan güzel ahlakın, doğruluk, kardeşlik ve yardımlaşma gibi meziyetlerin gelişmesine hizmet etmektedir.

Oğuzlar Orta Asya’daki gücünü kaybedip yıkılınca Anadolu’ya doğru göçe başlamışlar ve Selçuklu hakimiyetini kabul etmeye başlamışlardır. Ağırlıklı olarak Orta Anadolu’ya yerleşmişlerdir. Orta Anadolu’da yoğunlaşan ve islamlaşan Türk nüfusu İslamın’da yaşantı tarzına uygun olarak yerleşik bir hayat benimseyerek göç ebe alışkanlıklarını bıraktılar. Anadolu şehirlerinde yaşayan yerli halk olan rum ve ermeniler ile ticari hayatta mücadele edebilmek adına Ahilik Sistemini kurdular. Ahiliğin kurulup organize olması ve köylere kadar yayılması aslında bir zaruretin sonucuydu.
Ahiliğin kurucusu Ahi Evran Azerbaycan’ın hoy kasabasında doğmuştur. 1205 te Anadolu’ya gelmiş ve ilk ahilik sistemini Kayseri’de kurmuştur. Ahi Evran’a manen bağlı bu teşkilatlar Onun koyduğu kurallar doğrultusunda hareket etmiş ve teşkilatlanmışlardır. Birbirine organik bir bağla bağlı Ahilik teşkilatı Anadolu’nun her köşesini sarmış ve halka halkla hizmet etmiştir.

Ahiler Osmanlının kurulup güçlenmesinde etkili olmuşlardır. Osmanlı’nın ilk padişah ve vezirleri genellikle Ahilik sisteminin şeyhlerindendi. 17. Yüzyıla kadar ahilik Müslümanlara hizmet eden bir kuruluş olmakla birlikte  bu tarihten sonra devletin sınırlarının büyümesi ve farklı azınlıkların devlet yapısına dahil olmasından sonra bu yeni oluşan yapıya gedik denmiştir. Ahilikte üç dereceli bir sistem vardır.

Yiğit       kalfa      halife
Yamak    usta       şeyh
Çırak       ahi         şeyh-ül meşayıh

Kişinin Ahiliğe kabul edile bilmesi için bir Ahi tarafından önerilmesi ve yedi kötü hareketten kurtulup, yedi güzel hareketi benimsemesi gerekir. Gayri müslimler, hakkında kötü zan olanlar ve kötü düşünülenler, zina yaptığı ispatla şamil olanlar, insan ve hayvana kast edenler, hırsızlık hükmü olanlar, dellal, cerrah, avcı ve vergi memurları, dolandırıcılar Ahi olamazdı. Kadınlar da Ahi olamazdı.

-Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak
-Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, bilim ve mülâyemet kapısını açmak
-Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak
-Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak
-Halktan yana kapısını bağlamak, Hak’tan yana kapısını açmak
-Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, Marifet kapısını açmak
-Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak

Alıntı kaynak: http://www.guncelsayfam.com/ahilik-nedir-ahilik-nasil-ve-neden-ortaya-cikmistir.html




Ankara’nın Başkent Oluşu: 13 Ekim 1923



Ankara’nın başkent oluşunda Atatürk’ün uzağı görüşünün yanında, siyasî, stratejik ve jeopolitik düşünceleri, Kurtuluş Savaşı’nın güvenlik altında idaresi zorunluluğu ve psikolojik faktörlerin rolü büyüktür. Von Der Goltz Paşa’nın başlattığı “başkentin değiştirilmesi” tartışmaları, siyasî gelişmede buna yardımcı olmuştur.

Atatürk’ün Uzağı Görüşü
Atatürk, yurdun olağanüstü koşulları içinden gelmiş her yönüyle büyük adam, üstün bir dahiydi. Yurdu kurtaran büyük bir komutan, üstün nitelikli bir diplomat ve politikacı, örnek bir devlet kurucusu ve inançlı bir inkılâpçıydı. Bu alanlarda hem düşünce hem de irade adamı olan Atatürk’ün daha Mondros Mütarekesi yapılmadan çok önce, ordunun dağıtılacağını, düşmanın Anadolu’yu işgal edeceğini, düşmanla halkın karşı karşıya kalacağını söylemesi ve gerekli önlemlerin alınmasını önermesi ne kadar uzak görüşlü olduğunu kanıtlar.
İstiklâl Savaşı’nda; girişim ve icraatını bir an önce kişisel olmaktan çıkarıp “Heyet-i Temsiliye” ye dolayısıyla ulusa mal etmesi, “Misak-ı Millî” yi ilân ettirerek emperyalist işgal ordularını Kafkas tampon devletlerinden, Ermenistan ve Musul’dan yoksun bırakması ve diğer uygulamaları hep uzak görüşlülüğünün ve dehasının eseridir. Ankara’yı başkent olarak düşünmesi ve sonunda bunu uygulaması, bu şehrin Kurtuluş Savaşı’nda oynadığı siyasî ve stratejik rol, Atatürk’ün bu görüş ve kararının da ne kadar yerinde olduğunu saptamıştır.


Atatürk’ün Stratejik Düşünceleri
Atatürk’ün Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra 20’nci Kolordu’yu Ankara bölgesine göndermesi, daha o günlerde bazı stratejik düşünce ve tasarıları olduğunu göstermektedir. Örneğin, bu kolordunun komutanı, en yakın ve güvendiği arkadaşlarındandı. Bu birliği her yöne karşı kullanmak için demiryolundan da yararlanabilecekti.
Atatürk’ün Doğu Cephesi’nden endişesi yoktur. O, yaşamı boyunca en tehlikeli cepheye yakın olmayı ilke edinmiştir. Askerlik sanatının gereği de budur. Ankara’yı o kadar zamanında seçmişti ki Yunanlılar Milne hattından ileri harekâta geçip Bursa’yı işgal ettikleri zaman çekilen birlik ve müfrezeler Eskişehir’de karşılarında Atatürk’ü buldular ve başlarında güçlü bir komutan olduğunu anlayarak ondan sonra başarılı muharebeler verdiler.
Atatürk, Sakarya Meydan Muharebesi’nde cephede muharebeyi idare ederken bir yandan da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanlığını yapmıştır.

Atatürk’ün Jeopolitik Düşünceleri
Ankara tarih boyunca, stratejik yollar üzerinde ve geçilmesi zorunlu olan bir kenttir.
İskender, Romen Diojen, Yavuz Sultan Selim, Haçlı Orduları, Timurlenk ve daha birçok fatihler, başkomutanlar, askerler bu kentten geçerek hedeflerine ulaşmışlardır. O nedenledir ki zapt edilmesi çok güç olan sarp bir tepe üzerinde üç surlu muhteşem bir kale yapılmıştır.
27 Kasım 1892’de demiryolu Ankara’ya ulaşmıştır. Ayrıca demiryolu Eskişehir üzerinden Konya ve Adana’ya doğru da uzandığından, Kurtuluş Savaşımızın strateji ve taktiğinde önemli rol oynamış, ikmal konusunda da yararlı olmuştur.
Türk İstiklâl Savaşı’nda, Ankara’nın önemi şundan kaynaklanıyordu. Bu şehrin, o tarihte düşmanın ulaştığı Geyve Boğazı, Kütahya ve Afyon gibi önemli mevkilerle de demiryolu bağlantıları vardı. Muharebe imkânları yeterliydi ve Orta Anadolu gibi zengin üretim bölgesinin içindeydi.
Bu öneminin yıllar sonra da değişmeyeceği Mustafa Kemal Paşa tarafından değerlendirilmişti. Bugün modern jeopolitikçiler bu odak bölgenin Türkiye’nin kalkınmasında, büyük rolü bulunduğunu ve bunu Ankara’nın başkent oluşuna borçlu olduğumuzu söylemekte ve İstanbul’da yoğunlaşan endüstriyi Anadolu’ya dağıtmamızı önermektedirler.

Psikolojik Faktörler
Ankara halkı, çok zeki ve uzak görüşlü, biraz da tüccar ruhlu idi. Atatürk’ün kişiliğinde ve gelişinde, kentlerinin hatta yurdun kurtarıcısını görmüş ve bu büyük insana çok büyük ve tarihî bir karşılama töreni yapmışlardır. Seymenlerin “Vatan uğrunda ölmeye geldik Paşam” sözü Atatürk’ü Ankara halkına çok bağlamış ve Kurtuluş Savaşı’nı bu kentten güvenlik altında idare edeceğine inandırmıştır.
Atatürk, Ankara’yı çok sevmiştir. Bugün Ankara’nın ortasında yükselen Anıtkabir, Türkiye Cumhuriyeti’nin insanlık tarihi varoldukça, yaşamaya devam edeceğini gösteren bir semboldür.


Von Der Goltz Paşa ‘nın Başlattığı Tartışma
Başkentin İstanbul’dan Anadolu’ya naklini ilk defa öneren Mareşal von Der Goltz’dur. 18 Haziran 1883’te yarbay olarak Türkiye’ye gelen ve değişik tarihlerde 16 yıl Türk ordusunda hizmet eden bu Alman subayı son görevi olan, 6’ncı Ordu Komutanı iken Bağdat’ta hastalanarak ölmüştür. Türkçe’ye çevrilen on askerî eserinden “Millet-i Müsellâha” Atatürk’ün de okuduğu kitaplar arasındadır.
Meşrutiyet’ten sonra (1908 – 1910) ikinci gelişinde katıldığı Askerî Şûra toplantısında şöyle diyordu : “Başkenti İstanbul’dan Anadolu’ya örneğin Konya’ya nakledin, çünkü İstanbul çalışmaya, iş görmeye elverişli bir yer değildir. Doğa, cenneti yeryüzüne indirmek istemiş ve İstanbul’u seçmiş, o Boğaziçi, o Çamlıca, o Adalar, cana can katar. Günün yarısı yolda geçer kalanı da ziyaretçilerinizle” O, bu sözleriyle misafiri geldiği için toplantıdan ayrılan ve dönüşünde Sarıyer vapuruna yetişmek için müsaade isteyen Nâzım Paşa’ya takılıyor ve gülüyordu. Asıl nedeni, stratejik yönden İstanbul’un başkent olmaya elverişli olmayışıydı. O, “ulaştırma yollarının uçlarında ve sonlarında başkent olmaz. Ortasında bir başkent arayın” diyor ve İstanbul’u başkent yapan hiçbir devletin orada uzun süre güçlü ve varlığını kanıtlayıcı olarak kalamadığını ekliyordu. Doktor Jacke de “İfham” ve “Vazife” gazetelerindeki yazılarıyla Goltz Paşa’yı destekliyordu. “Vazife” gazetesi Başyazarı Ahmet Ferit Bey de destekleyenlerin başında idi. İstanbul’un başkent kalmasını savunanların başında da Ali Kemal Bey vardı. O da Osmanlı saltanatını devletler arasındaki genel dengenin koruduğunu, İstanbul’un demirden bir manevî savunmaya sahip bulunduğunu, yenilsek de düşman ordularını kapılarından sokmayacağını, Osmanlı mülkünün Avrupa uygarlığına açılan penceresi olduğunu savunuyordu.


Siyasî Gelişme
Atatürk, tarihe “Amasya Tamimi” adıyla geçen bildirgesiyle “İstanbul Hükûmeti’nin tutsak olduğunu ve bağımsızlığa kadar bütün ulusla birlikte çalışmak üzere Anadolu’dan hiçbir yere gidemeyeceğini, gerçek ulusal gücün Anadolu’da bulunduğunu ve karar verme yetkisinin Anadolu’ya geçmesi gerektiğini” ulusa ve dünyaya ilân etmişti.
Atatürk, Sivas Kongresi’ni yaptıktan sonra ülkeyi buradan idareye başlamıştı.
Atatürk, daha Erzurum Kongresi’nde “Meclis’in İstanbul’da değil, Anadolu’da” toplanması görüşünü savunmuş, bu gerçekçi isteğinde başarılı olamayınca İstanbul’la korkunç bir “sinir harbine “ girişmiş ve 20 gün sonra da Damat Ferit Hükûmeti’ni düşürmüştü.
Ankara’dan geçen milletvekilleriyle görüşmüş, onların “Misak-ı Millî” yi ilân etmelerini sağlamıştı.
Sonunda olaylar O’nun düşündüğü gibi gelişmiş, İngilizler İstanbul’u resmen işgal etmiş, Meclis padişah tarafından kapatılmış, bazı milletvekilleri ve komutanlar İngilizler tarafından Malta’ya gönderilmişti.
Atatürk’ün 12 gün sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni açması O’ndaki insanüstü zekâ, çalışma, enerji ve dinamizmin eseridir.
İşte, bu dinamizm ve enerji “İnkılâpları” kısa süreye sığdıracak ve 4 yıllık bir mücadeleden sonra Ankara’yı Türkiye’nin başkenti yapacaktır.


Ankara Kentinin Geçmişi
Çok eski bir geçmişi olan Ankara, Augustus Tapınağı ve yazıtlarıyla her dönemde turistlerin ilgisini çekmiştir. İlk sendika sistemi olan “Ahilik”in ve ticaretin merkeziydi. Çünkü tüm kervan yolları buradan geçerdi. Tiftik keçisinin kaynağı ve üretildiği yerdi.
Atatürk’ün yüzüncü doğum yılı nedeniyle, Harp Akademileri Komutanlığı’nca, Yüksek Askerî Bilimler Başkanlığı mensubu Em.Tuğgeneral Sayın Nurettin Türsan’a hazırlattırılan, 1981 basımlı “Ankara’nın Başkent Oluşu” adlı eserdeki bilgilere göre:
Ankara, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda 100.000 nüfuslu iyi bir ticaret merkeziyken, XIX. yüzyıl sonlarına doğru merkez ilçesinin nüfusu 26.105’e düşmüş, ticaret de, bu nüfusun üçte birini oluşturan Hıristiyan azınlığın eline geçmişti. Nüfusun azalmasında susuzluğun ve kıtlığın etkisi büyüktür. Bu kıtlık, XIX. yüzyılın ortalarına doğru başta Ankara olmak üzere Orta Anadolu’nun harap olmasına neden olmuştur. Ankara artık eski, zengin ve güzel kent değildir. Bu dönemde Ankara’da (merkez ilçesinde) 4.000 Türk, 1.700 Katolik Ermeni, 150 Gregoryan Ermeni, 350 Rum ve 50 Yahudi ailesi yaşamaktadır. Sayı olarak 16.970’i Müslüman, 5.551’i Katolik, 2.333’ü Rum, 825’i Gregoryan, 413’ü Yahudi, 13’ü Protestan Ermeni’dir. (Bu dönemde Ankara’nın tüm nüfusu da 30.000’e düşmüştü).
1838 yılında, Anadolu’daki birliklerimizde görevlendirilen Prusyalı subaylardan bazıları da Ankara’ya atanmışlardır. Bunlardan Eyalet Müşiri (Mareşal) İzzet Paşa’nın yanına gönderilen Kurmay Yüzbaşı Baron von Vincke tarafından Ankara’nın ilk plânı ve haritası yapılmış ve 1854’te basılmıştır.
1886 – 1894 yıllarında Ankara Valiliği yapan Abidin Paşa zamanında, kaybolmaya başlayan tiftik sanayii canlanmış, kente 20 km. uzaktan su getirilmiş ve tren işlemeye başlamıştır. Bu valinin adını taşıyan bir çiftlik ve semt bulunmaktadır.
Ülkemize büyük hizmetleri geçen Colmar Von Der Goltz, 31 Mayıs 1889’da Ankara’ya gelmiş ve Vali Abidin Paşa’yı ziyaret etmiştir. Bu sırada Almanlar Berlin – Bosfor – Bağdat demiryolu ve diğer demiryolları için Avrupa’nın sömürgeci ülkeleriyle kıyasıya rekabet halindeydiler.
23 Mayıs 1896’da Ankara’ya gelen Kurmay Binbaşı Walther von Diestde tiftik keçileriyle ilgilenmiştir.
İngilizlerin tiftik keçilerini Güney Afrika’ya götürerek orada üretmeleri nedeniyle doğan rekabet Abidin Paşa tarafından önlenmeye çalışılmış ve Devlet Tiftik Çiftliği kurularak Memduh Paşa’nın Sivas’tan getirdiği “halıcılık” sanatı gelişmiştir.
Ankara’da 1.230.000 tiftik keçisi varken bir ara bunların kesim için İstanbul’a gönderilmeleri, yün sanayiinin yok olmasına neden olmuştur. Bu sanayinin değerini takdir eden cumhuriyet hükümetlerinin çabalarıyla 1939’da tiftik keçisi sayısı 4.945.351’e yükseltilmiştir.
Orta Anadolu’nun önemli bir kalesi ve ticaret merkezi olan Ankara’yı, 1874 – 75 kıtlığı, ticaretin Hıristiyanların elinde olması, 1917 yangını ve talanlar küçük bir kent haline getirmiştir. 27 Aralık 1919’da Atatürk Ankara’ya geldiğinde kent bu durumdaydı. Bu felâketleri yaşayan kuşağın Ankara’nın başkent oluşunda psikolojik etkisi büyüktür. Ankara, büyük bir din adamı olan Hacı Bayram Veli’nin de eskiden yaşadığı, öldüğünde gömüldüğü bir kent olup bu nedenle de uğrak yeridir.


Ankara ‘nın Başkent Oluşu
Atatürk, Nutkunda da belirttiği gibi Heyet-i Temsiliye’nin batı illerine, İstanbul’a yakın olmasını istiyordu. Batı illerimizin bir kısmı Yunanlılar tarafından işgal edilmişti. Tehlike buradaydı. Genel durumu idare eden sorumluların en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye, ondan zarar görmeyecek bir mesafede bulunmaları kuralına uyulmalıydı. Ankara bu koşulları taşıyan ve İstanbul’la demiryolu bağlantısı olan uygun bir kentti. Bu nedenle, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaparak verilecek mücadelenin esaslarını saptayan ve bu direnişi ulusa mal eden Mustafa Kemal bazı arkadaşlarının onaylamamasına karşın Ankara’ya geldi.
Kurtuluş Savaşı boyunca Ankara’nın oynadığı siyasî ve stratejik rol Atatürk’ün bu kararının ne kadar yerinde olduğunu saptamıştır.
27 Aralık 1919 günü Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Dikmen sırtlarında çok kalabalık bir heyet tarafından büyük gösterilerle karşılanarak şehre gelindi. Bütün Ankara ayakta idi. Halkın bu heyecanını gören İngiliz, Fransız mümessilleri, Paşa’nın yalnız olmadığına, ulusun O’nun peşinde yürüyeceğine inanmışlardı. Paşa otomobilinden indikten sonra Vilâyet Konağı’nın kapısı önünde ilk konuşmasını yaptı.
Mustafa Kemal Paşa, bugün de valinin oturduğu odada ilin ileri gelenleriyle tanıştıktan sonra kendileri için hazırlanmış olan Ziraat Okulu binasına yerleşti.
28 Aralık 1919 günü Ankara halkıyla yaptığı konuşmada ülkenin siyasî ve askerî durumunu anlattı. İstanbul Hükûmeti’nin ısrarıyla düşman işgali altındaki bu şehirde toplanacak meclise katılmak üzere giderken Ankara’ya uğrayan milletvekillerinden Meclis’te bir “Müdafaa-i Hukuk Grubu” kurulmasını istedi ve “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Programını”, “Misak-ı Millî” halinde özetledi. Ankara’da hazırlanan bu müsvedde program, sonradan İstanbul Meclisi’nde “Misak-ı Millî” adıyla kabul edilmiş ve yayınlanmıştır. Fakat MustaL Kemal’in tahmin ettiği gibi İstanbul’un işgaliyle bu Meclis’in ömrü sona ermiş ve O’nun aldığı önlemlerin en önemlisi, olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara’da toplanması kararı olmuştur.
Ankara’nın Millî Mücadele’deki önemli yeri ve rolü, bu devir tarihinin, hiç kuşkusuz, en özel değer taşıyan olaylarından ve millî inkılâp hayatımızın başlıca dönüm noktalarından biridir.
Heyet-i Temsiliye, Ankara halkının millî davaya olan inancına duyduğu güvenle Millî Mücadele’yi buradan sevk ve idare etmişti.
23 Nisan 1920’de, Türk milletinin gerçek temsilcilerinden kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti de milletin alın yazısına idare ve devletin bağımsızlığını koruma savaşını yine Ankara’da sürdürdü ve sonuçta zafer kazanıldı.
Lozan Antlaşması’na bağlı protokol gereğince 2 Ekim 1923’te anlaşma devletlerinin orduları İstanbul’u tamamen boşaltmış, 6 Ekim 1923 günü de Türk ordusu bu büyük ve tarihî şehrimize, milletin coşkun sevinç gösterileri içinde girmişti.
İstanbul’un kurtarılışı, devlet merkezinin, yine bu asırlık imparatorluk payitahtına kaldırılmasında türlü, fakat kişisel bakımdan yarar görenlere bu yolda söz söylemek fırsatını verdi. Tartışma safhasına geçmek ve yanlış anlama ve eğilimlere yol açmak istidadını taşıyan bu düşünceler karşısında Türk İnkılâbı’nın her şeyden üstün yarar ve gereklerine uygun hükmü vermek gerekiyordu.
9 Ekim 1923 günü Malatya Milletvekili İsmet İnönü ve on dört arkadaşı, Meclis Başkanlığı’na sundukları bir önergeyle, Ankara’nın yeni devlete başkent yapılmasını istediler. Çünkü Ankara, Kurtuluş Savaşı’nın özeği, beyni ve simgesi olmaktan başka niteliklere de sahipti. Lozan’da Boğazlar için kabul edilmiş olan ilkeler, ülkenin güçlenme ve gelişme kaynağını Anadolu’nun bağrında yaratmak gereği, iç ve dış güvenlik kaygılarıyla diğer zorunluluklar, Ankara’ya yeni devletin doğal başkenti özelliğini kazandırıyordu. Ayrıca Kurtuluş Savaşı’na başından beri canla başla destek olan Anadolu halkı, Ankara başkent yapılarak, ödüllendirilmiş olacaktı. Bu nedenlerle bazı milletvekillerinin karşı çıkmaları etkili olmamış, öneri, 13 Ekim 1923’te yasallaşmış ve 16 gün sonra da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edilmiştir.
Hükümet merkezinin İstanbul’dan Ankara’ya, büyük bir limandan bin türlü çıkarın çatıştığı, türlü tehdide açık bir kentten, Anadolu’nun ortasında yüksek bir yaylaya taşınması gerçekten üzerinde durulmaya değer bir olaydı. Bu yeni başkentte hükümetler tehditlerden uzak, memleket meselelerini sakin bir şekilde gözden geçirebilir, refah ve kalkınmanın koşullarını daha rahat bir şekilde hazırlayabilirlerdi. Ankara halkı da, tarihten gelen bir alışkanlık ve deneyimle büyük bir ticarî atılım yapabilirdi. Yaptı ve başardı.


SONUÇ
Büyük bir komutan, üstün nitelikli bir diplomat ve politikacı, örnek devlet kurucusu ve inançlı bir inkılâpçı olan Atatürk, stratejik, jeopolitik ve psikolojik faktörleri çok öncelerden düşünmüş, gerekli önlemleri almış ve zamanı geldikçe uygulayarak, her konuda olduğu gibi Ankara’nın başkent oluşunda da uzak görüşlülüğünü ve yerinde karar verme yeteneğini saptamıştır. Bu şehrin Kurtuluş Savaşı’nda oynadığı siyasî ve stratejik rolü kimse inkâr edemez.
Von Der Goltz Paşa’nın “başkentin değiştirilmesi tartışmaları ve siyasî gelişme” de bu konuda yardımcı olmuştur.
1883 yılında Türk ordusunda yarbay olarak görev üstlenen ve aralıklı olarak 16 yıl hizmetten sonra mareşal iken Bağdat’ta vefat eden Colmar Freiherr Baron von Der Goltz; 1883’ten özellikle 1912 – 13 Balkan Harbi’nden sonra kaybettiğimiz toprakları ve dönen entrikaları görerek, bilimsel bir araştırma ürünü olan makalelerinde başkentin İstanbul’da kalmasının doğru olmayacağını belirtmişti.
Bu görüşler, birkaç yıl içinde gerçekleşmiştir. Örneğin:
İstanbul ve Boğazları ele geçirmek ve Rusya’ya yardım etmek isteyen anlaşma devletleri, Birinci Dünya Harbi’nde Çanakkale Boğazı’na denizden ve karadan taarruz etmiş, yenilerek çekilmişlerse de Mondros Antlaşması’yla Boğazları ele geçirmiş ve donanmalarını İstanbul limanına demirleyerek dört yıl burada kalmışlardır.
Böylece başkent dört yıl işgal altında kalmış, Padişah dahil buradakiler tutsak yaşamış ve her şey düşman eline geçmiştir.
İkinci Dünya Harbi de göstermiştir ki, yenilginin son hedefi bir devletin başkentinin ele geçirilmesi olmaktadır. (Paris ve Berlin’in zaptı gibi)
Bugünkü modern silâh ve füzelerin menzilleri, başkentleri ister istemez “yeterli bir ikaz ve alarm süresi sağlayacak” kadar kıyı ve sınırlardan uzak tutmak zorunluluğu getirmiştir.
Atatürk, “Amasya Tamimi” ile İstanbul Hükûmeti’nin tutsak olduğunu, gerçek ulusal gücün Anadolu’da bulunduğunu bildirmiş, Erzurum Kongresi’nden sonra da Meclis’in Anadolu’da toplanmasını savunmuştu. Bu gerçekçi isteğinde başarıya ulaşamayınca, İstanbul’la korkunç bir “sinir harbine” girişmiş ve 20 gün sonra Damat Ferit Hükûmeti’ni iktidardan uzaklaştırmıştı.
İstanbul’a gidecek milletvekillerine de kendi fikirlerini aşılayarak Meclis’te kuvvetli bir grup oluşturmuş ve “Misak-ı Millî”nin ilânını sağlamıştı.
İngilizler’in 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgali, bakan, milletvekili ve komutanları tutuklamaları hatta bazılarını Malta’ya göndermeleri Atatürk’ün görüş ve düşüncelerinde ne kadar isabet bulunduğunu göstermektedir. Bu olayların bir yaran olmuştur. O da, bazı kişilerin Anadolu’ya geçmekten başka çare kalmadığına inanarak, o çağın ulaştırma koşullarına ve düşman engellemelerine karşın kısa bir sürede Ankara’ya gelmeleri ve 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıdır.
Ankara’da TBMM açılınca, “İstanbul, Anadolu’ya teslim olmuş” demekti. Çünkü yasama ve yürütme organları Anadolu’da kurulmuş ve bazı düşmanlarımızı Millî Mücadele’yi tanımaya yöneltmiştir.
Böylece Ankara, dört yıllık bir mücadeleden sonra “Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti” olmuştur.
Ankara’nın başkent oluşuyla ilgili belgelere de değinmekte yarar vardır:

BELGELER

Belge – 1

“Ankara’ya gelişimizi, 27 Aralık 7979 tarihli şu açık tebliğ ile duyurduk:

Sivas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya hareket eden Heyet-i Temsiliye, bütün yol boyunca Ankara’da, büyük milletimizin çok sıcak ve içten vatanseverlik gösterileri arasında, şehre vardı. Milletimizin gösterdiği bu birlik ve kararlılık örneği, memleketimizin geleceğine güveni olduğu hakkındaki inançları sarsılmaz bir şekilde kuvvetlendirmiştir.

Şimdilik, Heyet-i Temsiliye merkezi, Ankara’dadır. Hürmetlerimizi sunarız efendim “
Heyet-i Temsiliye Adına
Mustafa Kemal1
Belge – 2

“Umumî durumu sevk ve idare sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye mümkün olduğu kadar yakın bulunur. Yeter ki bu yakınlık, umumî durumu gözden kaybettirecek derecede olmasın! Ankara bu şartları taşıyan bir noktaydı. Herhalde cephelerle meşgul olacağız diye, Balıkesir’e Nazilli’ye veyahut Afyonkarahisar’a gitmiyorduk. Fakat cephelere ve İstanbul’a demiryoluyla bağlı bulunan ve umumî durumu idare bakımından Sivas’tan asla farkı olmayan Ankara’ya gelecektik.

Meclis-i Mebusan’ın istanbul’da toplanması zarurî görüldükten sonra ise, Ankara’ya gelmenin ne derece gerekli, lüzumlu ve faydalı görülmek gerektiğini açıklamaya lüzum görmem. “2

Belge – 3

“Efendiler, beni cidden samimî ve parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan Ankara’nın muhterem halkıyla daha yakından tanışmak ve onlarla görüşmek bir vazife hükmündeydi. Onun için, görüşmek maksadıyla davet ettiğimiz mebusların gelmelerini beklediğimiz günlerde, toplanmış olan muhterem Ankaralılara, bir konferans vermiştim. (Ves. 220)
Bu konferansın temel noktaları üzerinde kısaca konuşayım:

Wilson Prensipleri : Bu prensiplerin 14 maddesinden Türkiye ile ilgili olanları vardı. Zaten yenilmiş olan ve ateşkes anlaşması imzalayan Osmanlı Devleti, bu prensiplerin gönül okşayın serap manzarasıyla bir zaman oyalandı.

30 Ekim 1918 “Mondros Mütarekesi” maddeleri ve özellikle bu maddeler arasında yedincisi, beyni yakan ateşten bir zehirdi. Yalnız bu madde, vatanın geri kalan parçalarını düşmanların işgal ve istilâsına hazır bulundurmaya yetiyordu.

İstanbul’da, birbirini takip eden âciz kimselerden kurulu kabineler, şerefsiz, haysiyetsiz, aşağılık görünüşleriyle masum ve mütevekkil milletin timsali tanındı, değer verilmeye lâyık görülmemeye başlandı. Bu yüzden dünyanın medenî devletleri, medeniyetin icaplarını unutacak kadar saygısız oldular. Öteden beri, Türk milleti aleyhinde bütün dünyada yapılan en mantıksız propagandalara, her zamandan fazla kulak verildi.

Dokuz aydan beri başlayan millî uyanış ve faaliyet, durum ve manzarayı değiştirdi ve daha çok değiştirecektir. Millet, kurulmuş olan birliği korursa ve istiklâl için fedakârlıktan çekinmezce başarı muhakkaktır. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararları, milletin gerçekleştireceği gayelerin temelini teşkil eder. “3

Belge – 4

“Devlet merkezinin dahi İtilâf Devletleri tarafından resmen işgali, yasama, yargı ve yürütme güçlerinden ibaret olan devletin millî kuvvetlerini işlemez hak getirmiş ve bu durum karşısında vazife yapmaya imkân göremediğini Hükümet’e resmen bildirerek, Meclis-i Mebusan, dağıtılmıştır. Şu halde devlet merkezinin korunmasını, milletin istiklâlini ve devletin kurtarılmasını sağlayacak tedbirleri düşünmek ve uygulamak üzere, millet tarafından olağanüstü yetkiler taşıyan bir meclisin, Ankara’da toplanmaya çağırılması ve dağıtılmış olan mebuslardan Ankara’ya gelebileceklerin de bu meclise iştirak ettirilmesi zarurî görülmüştür.”4

Belge – 5

“Lausanne Antlaşması’nın eklerinden olan, işgal altındaki topraklarımızın boşaltılması ile ilgili protokol uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye’nin fiilî toprak bütünlüğü sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti’nin başkentini kanunla tespit etmek icap ediyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye’nin başkentinin Anadolu’da ve Ankara şehri olarak seçilmesi gerektiği merkezindeydi.

Bu noktada, coğrafî durum ve askeri strateji en kesin bir önem taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek memleket içindeki ve dışındaki tereddütlere son vermek zarureti vardı. Gerçekten, bilindiği gibi, başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı meselesi üzerinde öteden beri, içeride ve dışarıda tereddütler görülüyor, basında demeçlere ve münakaşalara rastlanıyordu. Bu arada İstanbul’un yeni mebuslarından bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul’un payitaht (başkent) kalması lüzumunu bazı misallere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı. Ankara’nın gerek iklim, ulaştırma araçları ve gelişme kabiliyet ve istidadı ve gerekse mevcut tesisler ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar ve İstanbul’un “payitaht” olması lâzımdır ve mutlaka olacaktır, diyorlardı. Bu ifadeye dikkat olunursa, bizim “başkent” tabirinden kastettiğimiz mana ile bu ifadelerde “payitaht” tabirini kullananların görüşleri arasında bir fark görmemek mümkün değildir. Bundan dolayı, bu hususta zaten kesinleşmiş olan görüşümüzü resmî ve kanunî yoldan kabul ve ilân ettirerek “payitaht” tabirinin de, yeni Türk Devleti’nde kullanılmasının manası ve yeri kalmadığını göstermek lâzım geldi. Hariciye Vekili İsmet Paşa 9 Ekim 1923 tarihli bir maddelik bir kanun tasarısını Meclis’e teklif etti. Altında daha on dört kadar kişinin imzası olan bu kanun teklifi 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşmeler ve münakaşalardan sonra, çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kanun maddesi şudur “Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir. “5

1 Kemal Atatürk, Nutuk I, Kültür Bakanlığı Yayınları: 378, İstanbul 1980, s. 404.
2 Kemal Atatürk, a.g.e., s. 434.
3 Kemal Atatürk, a.g.e., s. 434.
4 Kemal Atatürk, a.g.e., s. 514.
5 Kemal Atatürk, Nutuk II, Kültür Bakanlığı Yayınlan: 389, İstanbul 1980, s. 419.


Alıntı Kaynak: http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-19/ankaranin-baskent-olusu

Yunus Emre farkı




20171010

Türk Ulusçuluğu ve Altı Ok / Dr. Necip Hablemitoğlu



TÜRK ULUSÇULUĞU VE ALTI OK
- Dr. Necip Hablemitoğlu
1999, Yeni Hayat, 5 (58): 11-16
"
Türkiye'deki sağ kesim, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunun 700.
Yıldönümünü, Cumhuriyete alternatif bir model içeriği içinde kutlamakla, Türklük
bilincinden ne ölçüde yoksun olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Osmanlı
Devleti, 622 yıllık bir geçmişiyle, olumlu ve olumsuz yönleriyle elbette ki biz
Türklerin devletidir. Ancak nasıl bir Türk sağıdır ki, Türk ulusçuluğu yerine
"Osmanlı ulusçuluğunu", Türk dili yerine "Osmanlıcayı", "Türk Edebiyatı" yerine
"Divan Edebiyatını", Türk Kültürü yerine "Osmanlı Kültürünü" alternatif olarak
ortaya çıkaran ve geliştiren; yönetici sınıfının yetiştirildiği "Enderun"a Türkleri
kabul etmeyen; "etrak-ı biidrak" (algılamasız Türkler) biçimindeki hakaretamiz
söylemlere tepki göstermeyen; bir başka ifadeyle, üst kültür kimliği olarak
Türklüğü reddeden bir imparatorluğu model olarak, hem de 21. Yüzyıla girmekte
olduğumuz şu sıralarda -gıpta ve özlemle- önerebilirler? Kaldı ki, geriye dönüşün
asla mümkün olmadığı, değişimin kendisinden gayri herşeyin değiştiği bir
dönemde, bu kesimin, muhafazakârlığın yanısıra Türk ulusçuluğuna sahip
çıkmaları ise apayrı bir çelişkidir.
"
Tarihe damgasını vurmuş olan İngiltere Fransa, Rusya gibi devletlere
bakıldığında, "ulus-devlet" yapılanmasının tüm karakteristikleri görülür. Örneğin,
İngiltere için, yalnızca "İngiliz dili, İngiliz edebiyatı, İngiliz kültürü, üzerinde güneş
batmayan İngiliz devleti ideali" esas kabul edilirken; İngiliz ulusçuluğunun
temelleri de işte bu esaslara dayanmıştır. Türk ulusçuluğunun -toplumsal,
kültürel ve siyasal alanlarrda- ortaya çıkışının sözkonusu devletlere oranla çok
geç tarihlere rastlaması, Osmanlı Devleti'nin üst kültür kimliği olarak "Türklük"
yerine yapay bir kavram olan "Osmanlılık"ı kabul etmesi yüzündendir.
Avrupa'daki imparatorlukların yanısıra, 1789 Fransız İhtilâlinden hemen sonra
tüm Avrupa'yı ve de Osmanlı İmparatorluğu'ndaki azınlıkları içine alan ulusçuluk
hareketinden Türklerin de etkilenmesi, XIX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren
sözkonusu olmuştur. Harbiye kökenli Süleyman Paşa (Şıpka Kahramanı) ve
Bursalı Tahir Beyin yanısıra, tarih ve edebiyat alanında Türklük bilincini işleyen
eserler veren aydınlarımız arasında Veled Çelebi, Şinasi, Ahmet Vefik Paşa,
Mustafa Celâleddin Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Ali Suavi, Şemsettin Sami, Ahmet
Mithat Efendi, Necip Asım, Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp, Necip Türkçü,
Fuad Köse Raif, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Mehmet Emin Yurdakul vd. yer
almıştır. Batıdaki ve de Osmanlı İmparatorluğu'ndaki azınlıkların aşırı
milliyetçiliklerine tepki olsa gerek, yukarıda adları yazılı aydınlarımızın bazıları
Arnavut, Polonyalı, Kürt, Çerkez kökenli olsalar bile, olması gereken siyasal
bilinçle alt kültür kimlikleri yerine üst kültür kimliği olan Türklüğün gelişimi için
tüm mesailerini sarfetmişlerdir. Ayrıca, başta Gaspıralı İsmail Bey olmak üzere,
Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Dr. Hüseyinzade Ali Bey, Fatih Kerimi gibi Rusya
kökenli Türkçüler de Türklük bilincinin verilmesinde önemli rol oynamışlardır.
"
Türk ulusçuluğunun siyasal bir hareket olarak ortaya çıkması, İttihat ve Terakki
döneminde sözkonusu olmuştur. Türk toplumunun ümmet aşamasından ulus
aşamasına geçiş sürecini hızlandırmak için özel yasalar çıkaran ve peşpeşe
çağdaş nitelikte bazı devrimler (kadınlara eğitim ve çalışma hakkı, takvim, ölçü
vb. alanlarda batı standartlarını esas alma, alfabeyi basitleştirme gibi)
gerçekleştiren İttihatçılar, nerede durmaları gerektiğini kestiremediklerinden,
turancılık gibi sonu belirsiz bir ham hayalin peşinden koşma konumuna
gelmişlerdir. Türk toplumu, o dönemin mazur görülebilecek koşullarında bile
ulusçuluğun siyasallaştırılmasının tehlikesi ile ilk defa İttihat ve Terakki
döneminde tanışmıştır. Mondros Mütarekesi'nden sonra "Misak-ı Milli" ile
ifadesini bulan ve matematiksel gerçekçiliği ön plana çıkaran Türk
ulusçuluğunun Ulusal Kurtuluş Savaşı dönemindeki yansımaları, "kuvayı milliye"
hareketi ile eyleme dönüşüp, "tam bağımsızlık", "ulusal egemenlik" gibi amaçlara
yönelik olarak gelişmiştir. Mudanya Mütarekesi'nden sonra başlayan ilk siyasal
devrimler sonucunda saltanat, hilâfet gibi Türk Toplumunun sırtındaki safraların
atılması; Cumhuriyetin ilânı; laik hukuk sisteminin en önemli adımı olarak
Tevhid-i Tedrisat yasasının kabulü ile eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ve
arkasından gelen diğer devrimler, Türk ulusculuğunun genel çerçevesini
belirlemiştir. Böylece, Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, o dönemde tüm Avrupa'da
varlığını hissettiren saldırgan (irredantist) ve şoven tipi ulusçuluk anlayışlarının
tamamiyle dışında evrensel-hümanist boyutları yakalayan, Türkiye ve dünya
gerçeklerine uygun bir ilkeye dönüşmüştür.

ATATÜRK'E GÖRE TÜRK ULUSÇULUĞU
"
Atatürkçülüğün altı ilkesinden, bir başka ifadeyle Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet
Halk Partisi'nin Programını oluşturan Altı Ok'tan biri olan ulusçuluk: Türkiye
sınırları içinde yaşayan Türkiye halkını TÜRK ULUSU olarak kabul eder. Ulus-
Devlet yapılanması içinde "Türkiye Halkları" kavramına asla yer vermez. Devletin
resmi dili Türkçedir, dini yoktur, bir tek Başkent vardır, Cumhuriyetle yönetilir.
Anayasada ifadesini bulmuş bu temel yapının değiştirilmesi bile önerilemez.
Laik hukuk sistemi içinde dini, mezhebi, inancı, etnik kökeni ne olursa olsun,
ülkede yaşayan herkes Türktür. Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı içinde ifade edilen
"Ne mutlu Türküm diyene!" sloganı, ulusu oluşturan bireylerin ille Türk soyu ve
kökeninden gelmesi gerektiğini değil, genellikle Türk soyu ve kökeninden
geldiklerine işaret eder. Devletin, eşit vatandaşlık hukuku çerçevesinde ülkede
yaşayan tüm vatandaşları Türklük üst kültür kimliği içinde bütünleştirmesi,
Atatürk'ün ulusçuluk anlayışının özünü oluşturur. Devletin bu bütüncül
yaklaşımına rağmen, alt kültür ulusçuluğu güderek kendisini Türk kabul
etmeyenlerin sorunu ise kendilerini ve bir de yasaları ilgilendirir. Türkiye'nin
"yumuşak karın" bölgesi olarak nitelendirilen etnik ve mezhepsel farklılıklar,
yaklaşık 200 yıldır "Şark Meselesi" adı altında Batılı emperyalist devletler ve
Rusya tarafından sürekli gündemde tutulduğu ve sık sık kaşındığı için, Atatürk,
Lozan Barış Antlaşması'nda kabul ettirdiği hükümlerle bu konuda duyarlılığını
gösterir ve asla ödün vermez. Türk Devleti, Türklük bilincini esas alır; etnik ve
dinsel ayrımcılığa dayalı çifte standartlı politikaları reddeder. Faşizm ya da
ırkçılık boyutunda ulusçuluğu reddederken de, kendini Türk kabul etmeyenlerin;
Türkçe dışında başka resmi dil kabul ettirmeye çalışanların; ülke toprakları
içinde başka bir devlet tesis ederek başka başkent yaratmaya çalışanların; tüm
bu ayrılıkçı-bölücü amaçlar doğrultusunda kamu düzenine karşı ayaklananların
kısaca PKK örneğinde görüldüğü gibi Kürt faşizmini ve şovenizmini
savunanların, Türk Devleti'ni parçalamada, Anayasal düzenini ortadan
kaldırmada asla haklı ve özgür olamayacaklarını hukuk kuralları içinde öngörür.
"
Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, LAİKLİK, CUMHURİYETÇİLİK, DEVLETÇİLİK,
DEVRİMCİLİK ve HALKÇILIK ilkeleri ile özdeştir, bir bütündür. Bu ilkelerin biri ya
da birkaçı yok sayılarak Atatürk ulusçuluğu tanımlanamaz, savunulamaz.
Örneğin, laiklik ilkesinin geçerli olmadığı bir düzende ulusçuluk kesinlikle
olanaksızdır. Türk Toplumu için siyasal islâmcılığa hayat hakkı veren bir
anlayışla ulusçuluk anlayışının birlikte telâffuzu düşünülemezken, "milliyetçimuhafazakârlık"
gibi ucube bir terminolojinin siyasal hayatımızda ve hem de en
yaygın bir biçimde kullanılması garip bir çelişkidir. Ümmetten ulus aşamasına
geçiş, sadece siyasal değil sosyolojik bir gereklilik ve gerçekliktir. Yeniden
ümmet aşamasına dönmeyi istemek; siyasal otorite önünde birey olmaktan
vazgeçerek kulluğu kabullenmek irticaın, gericiliğin ta kendisidir.. Dinin toplum
için gerekliliği ayrı bir olgu ve tartışma konusudur. Ulusal birliğin, ulus-devlet
olmanın en önemli koşullarından biri, hukukta birliğin sağlanmasıdır. Azınlıklara
ilişkin hukukun yanısıra her mezhep için ayrı hukuk uygulamanın faturasını Türk
Toplumu Osmanlı döneminde en ağır biçimde ödemiştir. Bu açıdan Atatürk,
sadece sosyolojik gerekçeyle değil, hukuksal ve siyasal gerekçelerle de Türk
ulusçuluğunu ön plana çıkarmıştır. Bunu yaparken de, Araplar arasında ortaya
çıkmış ancak günümüzde anlam ve önemini yitirmiş ihtilâflara dayalı mezhep
ayrılıklarını hiç ama hiç dikkate almamıştır. Kur'an-ı Kerim'i geri plana atarak
İslamiyeti sahtekâr muhadislerin kaleme aldıkları sahte hadislere, Ortaçağın
Arap gelenek ve göreneklerine, birtakım cahil ve yetersiz ilâhiyatçıların -belki o
dönemin koşullarında değerlendirilebilecek- fetvalarına, içtihatlarına dayandıran;
dini ekonomik ya da siyasal kendi çıkarlarına hizmet için kullanan din
tüccarlarına kesinlikle ödün vermemiştir. Bir yandan sünni şeriatçılığın devlet
mekanizmasından bütünüyle sökülüp atılması için devrimler gerçekleştiren
Atatürk, diğer yandan bin küsur yıl önce bazı Arapların yine bazı Arapları vahşice
öldürmesinin kinini ve hatta kan davasını sürdürmesinin Türklere düşmediğinin
bilinci içinde aleviliğe yaklaşmıştır. Mezhepsel farklılıkların siyasallaştırılmasının
Türk ulusculuğu önünde en önemli engellerden biri olarak kabul eden Atatürk,
tıpkı etnik farklılıklar gibi mezhepsel farklılıkları da, üst kültür kimliği olan
Türklük bilinci içinde kaynaştırmayı hedeflemiştir.
"
Aynı şekilde, DEVLETÇİLİK ilkesinin dikkate alınmadığı bir Türk ulusçuluğundan
söz etmek, emperyalizme teslim olmakla, tam bağımsızlıktan vazgeçmekle
eşanlamlıdır. Siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan katılımcı demokrasiyi,
hakça bölüşümü, nimet ve fırsat eşitliğini öngören, sınıf kavgasını reddeden
HALKÇILIK ilkesini içermeyen bir ulusçuluğu düşünülemez. Bir yandan
ulusçuluğa karşı bir proleterya diktatörlüğünü savunup diğer yandan Atatürk
ulusçuluğunu savunur görünmek nasıl bir ideolojik çelişki ya da popüler deyimle
"takiyye" ise, CUMHURİYETİ savunur görünüp bir İslâm Cumhuriyeti önermek de
bir başka çelişkidir. En yüzeysel tanımıyla Türk ulusçuluğu, "Türk ulusunu daha
ileriye götürmekse", bu ancak DEVRİMCİ olmakla olanaklıdır. Her şeyin değişim
halinde olduğunu kabullenmemek, bu değişime ayak uyduramamak,
emperyalizme yem olmakla, bağımsızlıktan vazgeçmekle eşanlamlıdır.
Statükoculuğu, hatta daha da gerideki değerlerin günümüzde de aynen
yaşatılmasını öngören muhafazakârlığın Türk ulusçuluğu ile birlikte anılması
eşyanın tabiatına aykırıdır. Devrimci olmayan bir ulusçuluğun Türk Toplumunu
ileriye götürmeyeceği açık bir gerçektir.
"
Atatürk'e göre Türk ulusçuluğu, etnik kökene ya da dinsel inançlara
dayandırılamaz. Bu açıdan O, Gobineau, Hitler ve Mussolini'nin ulusçuluk
anlayışlarını kökten reddetmiştir. Üstün ırk teorisine bir paçavra kadar bile değer
vermemiştir. Ancak, Türk ırkçılığını reddederken de, Türk üst kimliğini reddederek
ülke topraklarının bir bölümü üzerinde ayrı bir devlet kurma girişiminde bulunan
ayrılıkçı ırkçılara da hoşgörü göstermemiştir. Milli Mücadele döneminde ve
sonrasında çıkan bölücü ayaklanmalara karşı izlediği politika, O'nun bu alandaki
kararlılığının ölçütüdür. Ulusçuluğun siyasallaştırılmasının en az dinin
siyasallaştırılması kadar tehlikeli olacağını bildiği içindir ki, bir örnek oluşturmak
üzere 1931 yılında Türk Ocakları'nı kapatmıştır. Ulusçuluk üzerine politika yapan,
ekonomik ya da siyasal rant elde eden; turancılık söylemleriyle, bir başka
ifadeyle boşboğazlık yaparak Türkiye'nin dışpolitikasını zora sokan bu kuruluş
yerine, halk eğitimini tüm boyutları ile üstlenen; okuma-yazma ve beceri kursları
açan; tarama dergilerine malzeme toplayan; etnografik anlamda çalışmalar
yapan; halk müziği derleme çalışmalarını teşvik eden Halkevleri'ni kurdurmuştur.
Türk ulusçuluğunun doğuş ve gelişimi aşamasında çok önemli tarihsel işlevi
olan Türk Ocakları'nın bugün fethullahçıların güdümünde bulunması, Atatürk'ün
ilerigörüşlülüğünün önemli bir tezahürü olsa gerekir.
"
ATATÜRK VE YAPAY ULUSÇULUK

"
Atatürk, ulusçuluk ilkesinin tanımını ve çerçevesini net bir biçimde ve defalarca,
hem de yoruma meydan bırakmayacak ölçüde ortaya koymuştur. Ancak, etnik,
dinsel ya da ideolojik sorunları olan kimi aydınlar, işlerine geldiğince adeta
cımbızla seçtikleri bir ya da iki cümle ile Atatürkçülüğü saptırma gayretlerini
bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Örneğin, Atatürk'e izafe edilen "Türk Milleti daha
fazla dindar olmaya mecburdur" cümlesi, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı olan
şeriatçı çevrelerin en çok kullandıkları "takiyye" cümlesi olarak seçilmiştir.
Türkiye'deki başta ayrılıkçı Kürt hareketi olmak üzere, her türlü terörist örgüt
eylemine, etnik-sosyalist faşizme karşı net bir tepki ortaya koymayan,
kınayamayan bazı aydınlarımız da, Atatürk ulusçuluğunun "TÜRK" olan adını yok
saymakta, Türkiye'yi etnik bir mozaike benzeterek yapay bir alternatif "Türkiye
ulusçuluğu", yapay bir alternatif "Ne Mutlu Türkiyeliyim Diyene" sloganı
oluşturma çabalarını kesintisiz devam ettirmişlerdir. Bir başka ifadeyle,
Osmanlı'nın etnik kimlik konusundaki yanlışlarını -sırf kendi etnik, dinselmezhepsel
ve ideolojik sorunları nedeniyle- sürdürmeye çalışan bu aydınlar,
şeriatçı, marksist ve bölücü yelpazede kendilerine yer bulmuşlardır. Yedi ayrı
etnik grubun yaşadığı Fransa'da, üç ayrı etnik grubun yaşadığı İngiltere'de, yüzün
üzerinde etnik grubun yaşadığı Rusya'da, hem de yüzyıllardan bugüne Fransız,
İngiliz, Rus ulusçuluğu yaşatılırken; bin yılı aşkın bir süredir, çeşitli kavimlerin
geçiş yolu olmuş ama sonuçta bin yılı aşkın süredir Türklere vatan olan, Türk
devletlerine sahne olan Türkiye topraklarında hem de çoğunluk halinde yaşayan
Türklere ulusçuluk yapma hakkını, ulus adını kullanma hakkını çok görmek ne
ölçüde tarihsel gerçeklerle bağdaşır ki?!. İşte bu çelişkiye daha 1920'lerde dikkat
çekmeye başlayan Atatürk, dünya tarihinde hiçbir devlet kurucusunun
yapmadığı ölçüde, kurduğu devletin sahiplerinin adını, dolayısıyla ulusun adını -
hem de olağanüstü tanımlarla- ortaya koymuştur. İşte, bilinen bu tanımlara
ayrıca açıklık getiren bazı sözleri:
"-
Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün Türk'tür ve sonsuza kadar Türk olarak
yaşayacaktır.
"-
Benim hayatta yegâne onur kaynağım, servetim, Türklük'ten başka bir şey
değildir.
"-
Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin
dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu
olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.
"-
Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve
ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle
beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlıbaşına bağımsız kimliğini
korumaktır.
"-
Türklük esastır. Bu varlığı, tarih içinde araştırmak, birbirine bağlı bir tarih içinde
tespit edilecek Türk medeniyeti ile öğünmek, yerinde olur. Fakat, bu öğünmeye
lâyık olmak için, bugün çalışmak lâzımdır. Her alanda, özellikle medeniyet
dünyasına eser vermek için çalışkan olmayı hedef tutmak lâzımdır.
"-
Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir eşsiz varlığın
yüksek görüntüsüne, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7000 senelik bir
Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk
tabiatın yağmurları ile yıkandı; o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından,
kasırgalarından önce korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası
tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım,
güneş oldu; Türk oldu. Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan
güneştir.
"-
Anasının ve babasının asilliği ile iftihar eden Teodoz, İtalya yarımadasına inmek
isteyen Türk Atilla'ya barış müzakeresinden önce sormuş: "Siz hangi asil
ailedensiniz?" Atilla da ona cevap vermiş: "Ben asil bir milletin evlâdıyım". İşte
benim cevabım da size budur.
"-
Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerin çocuklarına, kendinden
sonra yaşayacaklara, son sözü şu olmalıdır: "Benim Türk milletine, Türk
Cumhuriyetine, Türklüğün geleceğine ait görevlerim bitmemiştir, siz onları
tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz". Bu
sözler, bir kişinin değil, Türk ulusunun duygusunun ifadesidir. Bunu her Türk bir
parola gibi kendinden sonrakilere devamlı tekrar etmekle son nefesini verecektir.
Her Türk ferdinin son nefesi, Türk ulusunun nefesinin sönmeyeceğini, onun
sonsuz olduğunu göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin sınırı yoktur.
İşte parola budur.
"-
Biz milliyet fikirlerini uygulamada çok gecikmiş ve çok ihmal etmiş bir milletiz.
Bunun zararlarını daha fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki, milliyet
teorisinin, milliyet idealinin yok olmasına çalışan teorinin dünya üzerinde
uygulanma imkânı bulunamamıştır. Çünkü, tarih, olaylar ve gözlemler, insanlar
ve milletler arasında, hep milliyetin egemen olduğunu göstermiştir. Ve milliyet
prensibi, aleyhindeki büyük çapta gerçek tecrübelere rağmen yine milliyet
hissinin öldürülemediği, kuvvetle yaşadığı görülmektedir.
"-
Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, önce bizim kendi benliğimize ve
milliyetimize bu saygıyı hissen, fikren, fiilen bütün davranış ve hareketlerimizle
gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır.
"-
Bugünkü Türk milleti siyasi ve sosyal topluluğu içinde kendilerine kürtlük fikri,
çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek
istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat geçmişin bu keyfi idare
devirlerinin sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, düşmana alet olmuş birkaç
gerici, beyinsizden başka, hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir
etki meydana getirmemiştir.. Çünkü bu milletin fertleri de, genel Türk toplumu
gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar... Bugün
içimizde bulunan hristiyan, musevi vatandaşlar, kader ve talihlerini Türk milletine
vicdani arzularıyla bağlandıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözü ile
bakmak; medeni Türk Milletinin asil ahlâkından beklenebilir mi? Diyarbakırlı,
Van'lı, Erzurum'lu, Trabzon'lu, İstanbul'lu, Trakya'lı ve Makedonya'lı, hep bir ırkın
evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.
"-
Siyasi varlığımızın dışında, başka ülkelerde, başka siyasi gruplarla isteyerek
veya istemeyerek kader birliği etmiş, bizimle dil, ırk, kök birliğine sahip ve hatta
yakın, uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bin bir
olayının sonucu olan bu durum, Türk milletinin tarihen ve ilmen oluşmasındaki
asaleti, dayanışmayı asla bozamaz.
"-
Türk milleti Kurtuluş Savaşından beri, hattâ bu savaşa atılırken bile, mahkûm
milletlerin hürriyet ve bağımsızlık dâvalariyle ilgilenmeyi, o davalara yardım
etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve
bağımsızlıklarına ilgisiz davranması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet
dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde düşünülmemeli ve
savunulmamalıdır. Milliyet dâvası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce
şuurlu bir ideal meselesidir. Şuurlu ideal demek pozitif bilimlere, bilimsel
yöntemlere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde, propagandalarda
denenmiş yöntemlere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve
öncelikleri mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, önce
kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir uygun
ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına,
zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut
Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.
"-
Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü,
temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir....
Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti
zekidir. Çünkü Türk milleti, milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri
yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve
medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müsbet ilimdir....
"-
Büyük Türk milleti, onbeş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vadeden çok
sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin, hiçbirinde milletimin, hakkımdaki
güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı inanç ve kesinlikle
söylüyorum ki, milli ideale tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin
büyük millet olduğunu bütün medeni dünya, az zamanda, bir kere daha
tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni niteliği
ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek
medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Türk milleti, sonsuza akıp
giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle,
saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. NE MUTLU
TÜRKÜM DİYENE!..
"
ATATÜRK SONRASI "ALTI OK" VE ULUSÇULUK
Atatürk'ten sonra, O'nun Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkeleri olarak miras
bıraktığı "Altı Ok"tan önce ulusçuluğun kırıldığını görüyoruz. A.B.D.'li strateji
uzmanlarınca, 1946'da Sovyetler Birliği'nin sıcak denizlere inmesini önlemek için
ortaya atılan "yeşil kuşak" teorisinin bir sonucu olarak, ılımlı islâmcılık ve de
ulusçuluk, Demokrat Parti ve daha sonra gelen sağ partilerce benimsenmiştir.
Laikliğin önemli ölçüde tahrip edildiği Demokrat Parti dönemi, ekonomik açıdan
getirileri tartışılmakla beraber, laikliği öngören devrim yasalarının çiğnendiği,
şeriatın hortlatıldığı kara bir dönem olarak tarihteki yerini almıştır. Ümmetçilikle
ulusçuluğun birbirini net bir biçimde yadsıyan kavramlar olmasına rağmen,
özellikle nurcular, popülist ve ikiyüzlü bir yaklaşımla ulusçuluğa da sahip
çıkmışlardır. Bu dönemle birlikte, "müslümanlık", "ulusçuluk" ve "antikomünistlik"
kavramları, politik bir çıkar-sömürü söylemleri olarak sağ kesimin tekelinde
kalmıştır.
"
Atatürk'ün mirası olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin altı oku, A.B.D. destekli sağ
partilere tepki bağlamında oluşturulan -tutarsız ve dayanaksız- alternatif günlük
politikalar nedeniyle giderek aşınmaya başlamıştır. Sonuçta, son genel
seçimlerde T.B.M.M. dışında kalan C.H.P.'nin, neden bu hale düşüldüğü,
Atatürk'ün bu saygın mirasının nasıl harcandığı konusunda bir özeleştiriye bile
gitmediği görülmüştür. Kendi içinde, özellikle Genel Kurulları'nda, hezimetin
nedenleri ve sonuçları üzerinde demokratik tartışma zemini oluşturulacağı
yerde, kamuoyuna anlamsız hizip kavgalarının yaşandığı, sandalyelerin havada
uçuştuğu bir görüntü verilmiştir. İşte resmen ifade edilmese de özde yaşanan
sıkıntılar:
"
C.H.P., bırakın Türk halkının, Türk solunun bile partisi olmaktan çıkmıştır. Bu
partide etkili bir politika yapabilmeniz için ağırlıklı olarak ya "Kürt" ya "Alevi" ya
da "Karadenizli" gruplardan birine dahil olmanız gerekmektedir. Sünni kesim
içindeki şeriatçılardan nefret eden, Türklük bilincine sahip, alt kültür kimliğini
faşist çerçevede savunmayan, bölgecilik gibi ilkellikleri reddeden C.H.P.'lilerin
fazla bir şansı yoktur. II. Cumhuriyetçilerle, C.H.P. yöneticilerinin Türklük bilincine
yaklaşımları arasında hiçbir fark kalmamıştır. Kürtçü bölücülüğe tepki
göstermeyen, hatta Türkiye'deki "halkların" kendi dillerinde eğitim hakkını
savunarak Atatürk'ün kurduğu ulus-devletin temeline dinamit koyan bu partinin
kimi yöneticilerine göre, Türk ulusçuluğu, kabul edilemez bir faşistliktir. Bunun
için "Türk" adının yeralmadığı yapay bir ulusçuluğu savunur görünmeyi
yeğlemektedirler.
"
Atatürk'ün sınırlarını çizdiği, akıla, mantığa, Türkiye'nin gerçeklerine uygun;
evrensel değerleri içeren Türk ulusçuluğunu reddederek altı okun birini kıran
C.H.P., aynı zamanda devlete sahiplenme olgu ve zorunluluğunu da
redddetmiştir. Siyasal iktidar ve devlete karşı ebedi muhalefet görüntüsünü ve
fonksiyonunu kabul etmiş görünen C.H.P., kabul edilmesi olanaksız bir aşağılık
kompleksi ile, tıpkı Türk ulusçuluğunu ümmetçi sağa kaptırdığı gibi, devlet
yerine, devlete karşı olan unsurlara sahip çıkmayı yeğlemiştir. Tipik bir örnek
olarak, "insan hakları", "işkenceye karşı çıkmak" gibi evrensel değerlere sahip
çıkılırken çifte standart izlenmiştir. Örneğin, Türkiye'de bunca yıldır süren terörün
kurbanı olan sade vatandaşlarımıza, güvenlik kuvvetlerimize ve ailelerine en
küçük ilgi esirgenirken, TİKKO, DHKP-C ve benzeri örgütlerin militanlarına "insan
hakları", "işkence" vb. gerekçesiyle sahip çıkılmıştır. Yapılanlar hiç şüphesiz
yanlış olmamakla birlikte eksiktir. C.H.P. Türk halkını, Türk Devletini
kucaklamakta, bütünleşmekte ciddi uyum sıkıntısı içindedir. Bu "kafa"nın
değişmesi, ulusal içerikli yeni politikaların üretilmesi, yeni yaklaşımların
belirlenmesi gereklidir...
"
C.H.P.'nin kırılan altı okundan bir diğeri, laikliktir. C.H.P., şeriatçı yapılanmalara
karşı gerekli mücadeleyi lâyıkınca yapamamıştır. Özellikle fethullahçı
kadrolaşmaya karşı, söylemlerin ötesinde hiçbir önlem alamayan C.H.P.'nin kimi
yöneticileri, bu yapılanmanın şeyhi ile görüşme yapacak ölçüde gaflet
sergilemiştir. Son kaset olayından sonra tüm sağ partilerin ve de D.S.P.'nin
fethullahçılara destek vermesine karşılık, T.B.M.M. dışında da olsa C.H.P.
yönetiminin resmi bir protestosu sözkonusu olmamıştır. Yakın geçmişe
bakıldığında, Y.Ö.K., İçişleri Bakanlığı, M.E.B. ve benzeri kurum ve kuruluşlardaki
şeriatçı kadrolaşmaya karşı koalisyon dönemlerinde bile ciddi bir önlem ve tavır
alınamamıştır. Kıyımlara sadece seyirci kalınmıştır. Bu yetersizlik, oy deposu
olarak görülen alevi vatandaşlarımıza karşı da sözkonusu olmuştur.
Araplaşmamış bir inanç yapısı içinde, binlerce yıllık Türk-Türkmen kültür
öğelerini saklayıp günümüze kadar getirebilmiş bir kesimin mensuplarına da hak
ettikleri değer ve önem verilmemiştir. Gerek, T.B.M.M. çatısı altından yapılan
hakaretlere, gerek Sivas'daki dindışı, insanlıkdışı vahşete ve gerekse Diyanet
İşleri Başkanlığı'nda yapılması gerekli eşitlik ve adalete yönelik düzenlemelere
yeterli tepki ve ilgi göstermeyen bir C.H.P., bu kesimdeki Türkleri maalesef
sömürmeye devam etmektedir. Aynı sömürü, Atatürk'ün kurduğu devlete ve
Cumhuriyet rejimine düşman aşırı sol nitelikli bazı terör örgütlerince de
yapılmaktadır. Güvenlik kuvvetleri ile çarpışırken ölen militanların -Türk Bayrağı
değil- örgüt flamaları ile Cemevleri'nden kaldırılması, sömürünün bir başka
boyutudur. Laikliğin güvencesi olan Alevi Türkleri, bu sömürüden, en az camileri
kullanan şeriatçılardan rahatsız olan Sünni Türkleri kadar rahatsız olsa gerekir.
Görüldüğü gibi, Türk sözcüğünün başına Alevi-Sünni gibi eklerin getirilmesi
yakışmamaktadır, sakil durmaktadır, rahatsız etmektedir. Türklerin kendilerini
tanımlamaları için bu tür ayırıcı-bölücü sıfatlara gereksinimi olmadığı apaçık bir
gerçektir, gerekliliktir.
"
C.H.P., "Uluslararası Tahkim", "A.T.", "özelleştirme" gibi konularda, altı okun biri
olan "devletçiliğe" ve devletçiliğin olmazsa olmaz türünden "tam bağımsızlık"
prensibine gereğince önem vermemiştir, vermemektedir. Başta Prof.Dr. Yakup
Kepenek, Prof.Dr. Korkut Boratav gibi çok sayıda değerli ekonomisti içinde
barındıran C.H.P.'nin, ekonomik sorunlara ve emperyalizme karşı duyarsızlığını
anlamak kesinlikle olanaksızdır. Altı okun bir diğeri olan "devrimcilik", Türk
toplumunu daima daha ileriye götürecek politikaların üretilmesini
öngörmektedir; yoksa, adı devrimci olan ama gerçekte bir yüzyıl öncesinin
dogmalarını savunan illegal örgütleri değil. C.H..P.'nin mutlaka bu oku da
onarması gerekmektedir. Aynı şekilde, siyasal katılımdaki eşitliği, tam
demokrasiyi, sınıf çatışmasını değil toplumsal uzlaşmayı, ulusal gelirin hakça
paylaşımını, güçsüz kesimlerin korunmasını öngören "halkçılık" oku da
hatırlanmalı ve bu ilkenin yeniden yaşama geçirilmesini sağlayacak politikaların
üretilmesi sağlanmalıdır.
""

SONUÇ:
"
Görüldüğü gibi, C.H.P.'nin dayandığı "Altı Ok"un altısı da kırıktır. C.H..P., Atatürk'ün
kurduğu, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk ve en köklü partisi olma vasfından
uzaklaşmıştır. C.H.P., içinde bulunduğu ideolojik kimlik bunalımından çıkmak
zorundadır. "Altı Ok"un hepsi de evrensel anlamda ve boyutlarda değerini
korumaktadır, koruyacaktır da. Bunlardan birini ya da birkaçını yok saymak
olanaksızdır. Atatürk'ün altı ilkesi, birbirini tamamlamaktadır, asla ayrı
düşünmek, ele almak sözkonusu değildir. Hiçbir hizbin, bu ilkeleri kendi
kafalarına göre, kendi ideolojilerinin perspektifinden değiştirme, yorumlama
hakkı da bulunmamaktadır. C.H.P.'yi var eden "Altı Ok"u beğenmeyenlerin, geri
bulanların gidebilecekleri daha radikal siyasal partiler mevcuttur. Aynı şekilde,
Türkiye'de ulus-devlet gerçeğini yadsıyarak bölücülük yapanların da gideceği bir
siyasal parti hâlâ vardır. Türk ulusu, tarihi boyunca din ve mezhep kavgalarından
çok sıkıntılar çekmiştir. Yeni bir yüzyıla girerken, C.H.P. ve Türkiye, mezhepçilik,
bölgecilik gibi ilkel, dışarıdan kullanılmaya ve sömürüye açık hizipçiliği
reddetmek, bünyesinden söküp atmak zorundadır. Kavga, lider adaylarının
kavgası değildir. Çağdaş, ileri ve aydınlık bir Türkiye'nin yarınlarının kavgasıdır.
"
Şimdi, yıpranmamış yeni bir liderin yönetimindeki C.H.P., ya aslına dönerek "Altı
Ok"u yeniden benimseyecek ya da altı ayda bir yapılan olağanüstü genel
kurullarla kendi içindeki koltuk kavgalarını sürdürecektir. Bu seçim, sadece
partinin değil, Türkiye'nin de geleceğini belirleyecektir. Son Fethullah Gülen
olayında da görülmüştür ki, Türk siyasal hayatında C.H.P.'siz olmamaktadır...
"
Dr. Necip Hablemitoğlu
1999, Yeni Hayat, 5 (58): 11-16



Türk Kültüründe Bilgelik ve Alplik

 

TÜRK KÜLTÜRÜNDE BİLGELİK VE ALPLİK

M. Günay SIDDIKOĞLU / 2012-09-26 09:44:57

Türk tarihinde Türk hükümdarlarında bulunması gereken özelliklerin başında "Bilgelik" ve "Alplik" gelirdi. "Bilgi" ve "bilgi sahibi olma, uzağı görebilme" Türk kağanlarının, beylerin, tarkanların, buyrukların en başta gelen ve önemini hiç bir zaman kaybetmeyen bir özellikleri idi.. Eski Türk toplumunda bilgelik, sadece idarecilerin kullandığı bir sıfat de ğil, akıl, bilgi, hikmet, irfan sahibi, gönül adamı olan hakim ve arif kişilere “Bilge” denilirdi. "Alplik" ise; mertliğin, yiğitliğin, cesaretin, kahramanlığın ve cömertliğin temsilcisi olan bir insan tipi idi..

Prof. Dr. Faruk Sümer, “Destanlarda alp, cesur, ağır başlı, merhametli, zayıfları koruyan, övünmeyi sevmeyen bir insandır.(F. Sümer, Oğuzlar, s.300); Onlar kötü yürekli ve hiyleci kimseler olmayıp, bilâkis yoksullara yardımcı, zayıfları koruyan, bağışlayıcı, vefalı, büyüklerine saygılı, fakat şeref ve haysiyet duygusuna bağlı, kadınları hor görmeyen mert insanlardır. Her halde alpler, bütün bu vasıfları taşıyan insanlar olmalı idiler. Alplik ruhu şüphesiz, sadece cesaretten gelen basit bir davranış değildi.”(F. Sümer, Oğuzlar, 301) demektedir.

"Bilgelik" ve "Alplik", Türk Kağanlarının başlıca iki özelliği idiler: "Bilgelik", Büyük Hun devletinden beri hükümdarlar için özenilen bir özellik idi. Mete'nin  sağ ve solunda Çinlilerin "Hsien-wangi" diye tercüme ettikleri, "Bilge Prensler" yer alıyorlardı. Hunların bu unvan ve memuriyetleri Gök-Türklerde de devam ediyordu. Bilge Kağan, kağanlık tahtına oturmadan önce, böyle bir "Bilge Prens" idi. Kendisi kağan olunca, yerine ünlü kardeşi Kültigin "Bilge Prens" liğe tayin edildi. Bu olay da, eski bir Hun unvan ve memuriyetinin, Gök-Türk devleti içinde ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu gösteren çok önemli bir örnekti. Bilge Kağan'ın kağanlık unvanını bu eski rütbesinden almış olma ihtimali vardır. Fakat öyle anlaşılıyor ki "Bilgelik", bütün iyi ve büyük Türk kağanları için müşterek bir unvan olarak kullanılıyordu.(Z.V.Togan ,36)

Göktürk Kitabelerinde iyi ve kötü kağanın özellikleri anlatılırken "İyi kağan imişler,alp kağan imişler" tabirleri kullanılmaktadır:
"Bilge Kağan imişler! Alp Kağan imişler!
"Buyrukları (vezirleri) de bilge imiş ! Alp imiş!"
Kötü kağanın özellikleri yazıtlarda şöyle geçmektedir:
"Ondan sonra: "Küçük kardeşleri kağan olmuşlar!," Oğulları kağan olmuşlar !
"Ondan sonra :"Küçük kardeş büyükleri gibi yaratılmamış, oğulu babası gibi yaratılmamış imiş !
"Bilgisiz kağanlar (tahta) oturmuşlar, kötü kağanlar (tahta) oturmuşlar imiş!
Türk milletinin hayat felsefesini derc etmiş olan Kutadgu Bilig'de de bilgelik ve bilgi ile ilgili şu görüşlere yer verilmiştir:
"Bak iki türlü insan vardır: Biri bey, biri alim, bunlar insanların başıdır." (K.B.265. b)
"Biri eline kılnç aldı, halkı itaat altında tutar; biri eline kalem aldı, doğru yolu bulup gösterir." (268. b.)
"Eğer dikkat edersen, görürsün ki, dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir." (276. b
"Bu Türk Beyleri arasında adı meşhur ve ikbali ayan-beyan olanı Tonga Alp- Er idi (Afrasiyab) O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. " (278. b.)
"Kimde akıl varsa, o asil olur; kimde bilgi varsa o beylik bulur." ( 301. b.)
Kutadgu Bilig' de hükümdarın adı " Kün dogdı " dur. 823. beyitte Aytoldı sorar:
"Ey devletli hükümdar efendimizin adı niçin Kün-Dogdı olmuştur." Hükümdar cevap verir:
"-Alim benim tabiatimi güneşe benzeterek, bu adı verdi. Güneşe bak, küçülmez, bütünlüğünü daima muhafaza eder; parlaklığı hep aynı şekilde kuvvetlidir. Benim tabiatım de ona benzer, doğruluk ile doludur ve hiç bir vakit eksilmez. İkincisi- güneş doğar ve bu dünya aydınlanır; aydınlığını bütün halka eriştirir, kendisinden bir şey eksilmez. Benim de hükmüm böyledir.; ben ortadan kaybolmam; hareketim ve sözüm bütün halk için aynıdır." Üçüncüsü-  Bu güneş doğunca, yere sıcaklık gelir; o zaman binlerce renkli çiçekler açılır. Benim bu konumum hangi memlekete erişirse, o memleket baştan başa taşlık ve kayalık dahi olsa, hep düzene girer." (K.B.823-830. beyitler arası

http://www.ortadogugazetesi.net/makale.php?id=11657

20171007

Fatih Sultan Mehmet ne demişti?

🇹🇷 Türk ordusu, ‘Türk’e düşman olur mu? / Rıza Zelyut ✍️

 

Türk ordusu, ‘Türk’e düşman olur mu?

Rıza Zelyut

Habere inanamadım. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) , yayımladığı emirle askerlerin giysilerinde Göktürk alfabesiyle yazılan “Türk” arması kullanmalarına yasak getirmiş.
Daha önce başka kaynaklarda yer alan Türk adı, Orhun Yazıtları’nda taşlara kazınmış bulunuyor.
Hem de ilk Türk alfabesiyle...
Gök Türk Devleti, Milattan Önce 209’da kurulmuş olan Hun Devleti’nin bir devamıdır. Bu konu ile ilgili ayrıntıları, “Yabancı Kaynaklara Göre TÜRK KİMLİĞİ” isimli eserimde pek açık olarak ortaya koydum.
TSK, armasında kuruluş tarihi olarak MÖ 209’u kullanıyor ki haklıdır. Ama o devletin devamı olan ve Türk adı ile kurulmuş bulunan devleti yok sayarcasına bir yasak getiriyor.
Gök Türkler dediğimiz ulus, 550 yılından itibaren hemen hemen 200 sene Asya’ya hükmetti. Moğolistan’dan Kırım’a kadar alanı fethetti. Böylece Doğu Avrupa’da büyük Türk hakanı Atilla’nın mirasını sürdürmüş oldu.
Bunlar, demircilikte ustalaşmış bir ulustular. Orta Asya’nın demircileri olarak biliniyorlardı. Kendilerini bir dişi kurttan (Açina/Aşina/Asena) türemiş kabul eden kurt çocukları idiler.
Devletleri, Çin’in kışkırttığı öbür Türk halklarının saldırıları sonucunda yıkıldı ama bu ulus, onlarca Türk halkına Türk adını üst kimlik adı olarak bıraktı.
Böylece Bizanslılar, Ruslar, Moğollar, Çinliler, Araplar, Farslar her biri büyük bir millet değerinde olan Oğuzları, Uygurları, Kıpçakları, Kırgızları vb... Türk diye andılar.
Bu millet değişik zaman dilimlerinde Sibirya’dan Mısır’a, Hindistan’dan Fas’a kadar dünyanın en geniş coğrafyasına hükmetti.
Osmanlı Devleti, Avrupa’da Türk devleti diye bilindi.
En eskiden beri bu büyük milletin ordusu da Türk ordusu diye adlandırıldı.

ÜLKÜSÜZ ORDU OLMAZ
Çağımızda, ordular milli kimliğiyle öne çıkmıştır. Eğer siz ordu ile onu kuran milletin bağını keserseniz, orduyu manen çökertirsiniz. Çünkü, ordunun en önemli ülküsü milletine hizmettir.
Bizim ordumuzu ayakta tutan güç de Türk milletine en fedakar biçimde hizmet etme ülküsüdür. Siz bu ordunun kendi milleti ile bağını keserseniz, onu yenilmeye hazır hale getirirsiniz.
Çünkü; tarihte millet ile ordunun iç içe geçmişliğinin en açık ve en parlak örneği Türk Milleti, Türk ordusu birlikteliğidir. Bu yüzden de tarihçiler Türkleri “Ordu millet” olarak adlandırmıştır.
Ordu demek, bir bakıma Türk devlet örgütü demektir. Ordu; eski Türkçe’de “Orda” dan gelir. Orda ise bugün orta dediğimiz kelimedir. Türk varlığının ortasında (merkezinde) ordu bulunur. Çevresinde ile sırayla sosyal ve ekonomik yapılar dizilir...
Reklamdan sonra devam ediyor
İşte bu kuvvetli birliktelik yüzünden Türkler nereye gitmişlerse orayı ele geçirmişler, Türkleştirmişlerdir. Çünkü, atalarımız olan Türkler, büyük Sovyet tarihçisi Gumilev’in altını çizdiği üzere asla şovenist (ırkçı) davranmamışlardır.


HDP İSTEDİ AKP YAPTI DERSEK...
Türk subayının, Türk polisinin koluna Gök Türk Alfabesi ile yazılmış Türk armasını takması kimi rahatsız eder?
-HDP’lileri, Amerikancı liberalleri ve milletine düşman dinci geçinen yobazları...
İşte bunların baskısı sonucu Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli emir vermiş olmalı: “Giysilerinizde o armayı görürsem cezalandırırım!”
İyi ki FETÖ’cüler diye soruşturma açtırmaya kalkışmamış...
***
Ben bu işte Genelkurmay’ın parmağı olabileceğini asla düşünmüyorum.
Bu ordunun komuta kademesi, bu ordunun kutsallığını, tarihini, bu orduyu bir arada tutan sihirli gücün milli kimlik yani Türklük olduğunu iyi bilmektedir.
Ne acıdır ki orduyu sivilleştirmek adına, Türk ordusu tarihsel kimliğinden kopartılıp hiçbir manevi değeri bulunmayan bir toplama kuvvet haline çevriliyor.
Yeter, oynamayın bu milletin elindeki en önemli değeri olan ordusu ile... Türk ordusunu, ümmet ordusu haline getirme çabalarınız karşınıza 15 Temmuz olarak çıktı; hâlâ anlamadınız mı?

AFERİN O KAMERAMANA
Türk yazılı armalara yönelik bu düşmanlığa tepkiler çığ gibi artıyor. Bir TRT kameramanı da kamerasına Türk arması takmış.
Aferin o Türk gencine...
Senin ilerideki yerin o TRT’nin genel müdürlük koltuğudur.
Kimse unutmasın: Milli kimlik bir insanın ailesi gibidir. Milli kimliğini (Türklüğünü) inkâr eden ailesini inkâr eden tipler gibidir.
Gök Tanrı kimseyi o duruma düşürmesin.

Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/turk-ordusu-turk-e-dusman-olur-mu-riza-zelyut-kose-yazilari-ekim-2017

Adriyatik'ten Çin'e 🇹🇷 Türkçe


''DİLİNİZE SAHİP ÇIKIN''
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

En Çok Okunanlardan...