Blog Listem

20190504

🐴 "At dullama" nedir? Türkler atlarının kuyruklarını neden düğümlerlerdi?



Azerbaycan'da Sanduka-Lahit şeklinde mezar taşı. 13.yy Mezar taşının üstüne bir savaşçının tasviri yapılmış. Savaşçının bindiği At'ın kuyruğu Türk usulü düğümlenmiş. Türkler savaşa giderken atlarının kuyruklarını düğümle,savaşçı ölürse düğüm açılır ve At'ın kuyruğu kesilirdi.
Buna "At dullama" denir. Atın sahibi ölürse at "dul" kalmış olur.Türk mitolojisinde At "öte dünya" hayvanıdır.Kadim inanca göre ölen kisiyi At öteki aleme taşırdı.Ölen savaşçı atıyla birlikte gömülürdü.Bunu Türk kurganlarında da görmekteyiz.

Savaşçının elinde tuttuğu Batrak daha sonra Bayrak adını almıştır.Göktürkler ve Hunlar döneminde savaş sonrası kazanılan toprağa batrak saplandığı icin ucu sivridir.Daha sonraları kurgana At ile gömülme işlemi yapılmadığı için lahitlerin üzerine "Atlı savaşçı" betimleri konulmuştur. Lahit selcuklu desenleriyle bezenmiştir.Ayni motifleri kaya resimlerindeki petrogliflerde de görmekteyiz.


🎶 🎹 Pianist Gülsin Onay Kuzey Amerika’da!

Doğu-Batı Algısında Attila - Ahmet Adıgüzel (1. Bölüm)

 
İki yaşam tarzı, iki farklı kültür, iki ayrı dünya ve iki zıt anlayış: yerleşik hayat ve göçebe yaşam tarzı, insanlık tarihi ile eş zamanlı kabul edilebilir bu durum insanlık tarihinin başlamasıyla ortaya çıkar. Aynı durum lokal da olsa hala çok az yerde devam ediyor. Lokal olmayanaynı hal modern çağımızda da devam etmektedir. Eylemsel olarak günümüz dünyası bir yerleşik bir de göçebe toplum unsuru barındırmamaktadır. Sakin dünyanın yerleşik insanları bu iki zıt anlayışın temsilciliğini ve savunuculuğunu, miras olarak gördükleri geçmişlerini uygarlıkları adına sahiplenmektedirler.

İnsanlığın geçirdiği süreç, evrimle, beşeri ve tabii felaketler; bu iki zıt kutbu biraz daha yakınlaştırmış görünmektedir. Daha doğrusu büyük uçuruma köprüler atılmıştır. Hatta insanlık zaman tüneline kuş bakışı baktığımız zaman aydınlanma çağından günümüze doğru gittikçe rafinize edilmiş anlayış ve düşünceler bir sentez olma yolundalar. Bu anlayışın yansıması olarak hem Doğu’nun hem de Batı’nın değerlerini önemseyen düalist düşünceler tezahür etmeye başlamıştır.

Bu makalemizde her ne kadar temel parametre olarak aldığımız Attilâ’nın Doğu-Batı edebiyat ve sanatlarına olan yansıması ise de tarih ilminin vesikalarından da istifade etmeye çalıştık.

Hun Hükümdarı Attilâ: Barbar mı, Kahraman mı?

Attilâ, Avrupa Hunlarının yenilmez hakanı, yaptığı fetihlerle ülkesinin sınırlarını muazzam büyüklükte genişletmekle kalmayan bu şanlı hükümdar, Avrupalılar tarafından henüz yaşarken bir efsane olarak kabule edilmiştir. Tarih ışığında; gerçekler, efsaneler ve iddialarile Doğu ve Batı’nın Attilâ’yı algılama anlayışlarını inceleyelim.

Giriş

Batı ve Doğu algılarının Attilâ hakkındaki düĢünce ve değerlendirmeleri hemen hemen birçok noktada büyük farklılıklar arz etmektedir. O günün koşullarında yaşanan tarihi hadiseler, bu iki uygarlık tarafından irdelenirken siyasi, ideolojik ve ırksal kaygıların gölgesinde yapılmıĢolabileceğinin en müşahhas kanıtı, bu iki uygarlık neredeyse ortak bir paydada hem fikir olamamaktadır. Batılı müverrihler epistemolojik olarak, Attilâ ve Hunları değerlendirdiklerini, öznel bir amaç gütmediklerini iddia ederler. Bununla yetinmeyip Doğu kaynaklarını tarafgirlikle ve bilimsel gerçekleri yansıtmamakla suçlayarak Doğu algısında, analojiden yola çıkılarak ampirik bilgilerle fantastik ve popülist bir yaklaşım sergilediğini ve ayrıca Doğu tarihi kaynakların, hem Batı hem de Çin tarihi kaynaklarıyla çeliştiğini iddia etmektedirler. Doğu müverrihleri ise Batılıların birçok tarihi gerçeği manipüle ederek pejoratif bir algı ile Attilâ ve Hunları yorumladığı ve Türk fobisi, korkusu, taşıdığı tezini savunmaktadırlar. Hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın ister Doğu, ister Batı, bizler temel parametre olarak iki tarihi bakış açısını kaynaklardan yorumlamaya çalışacağız. Batı‟da Attilâ üzerine hem geçmişte hem de günümüzde birçok ilmi disiplinde (edebiyat, tiyatro, heykeltıraşlık, müzik, tarih...) çalışma yapılmıştır.

Doğu‟da, gerek tarih, gerek edebiyat tarihi, halk edebiyatı ve diğer ilmi disiplinlerde, böyle bir şahsiyet ve onun insanlık tarihinde bıraktığı iz ya maalesef ihmal edilmiştir, ya da çok yüzeysel olarak ele alınmıştır. Türk Edebiyat Tarihi‟nde Attilâ, Attila‟nın yaşam tarzı ve liderlik sırları çok esas, cins malzeme (dil, edebiyat, sosyoloji, psikoloji, folklor, musiki... ) unsuru barındırmasına rağmen ne yazık ki hak ettiği kadarıyla tarih ve sanatta yeterince işlenmemiştir. Peyami Safa‟nın 1946'lı yıllarda kaleme aldığı “Attilâ” romanı da hak ettiği ilgiyi görememiş ve nazarları yeterince Attilâ ve Hunlara çevirememiştir. Marcel Brion‟nın 1931 yılında yazdığı Attila romanı, Atatürk‟ün beğenisini kazanır. Bu durum, Atatürk‟ün Attila‟ya özel ilgi ve hayranlığının bir göstergesidir, Atatürk, büyük bir hükümdar, büyük bir stratejist olan Attila‟yı hep takdir etmiştir. Peyami Safa Atatürk‟ün Attila‟ya olan bu teveccühünden dolayı romanını kaleme almış olabilir.

Bu çalışma dışında, Türk edebiyat tarihi olarak daha külliyetli bir çalışma yapılmamıştır. Yaptığımız çalışmalarda Türk milletinin Attila‟ya karşı son zamanlarda yoğun bir teveccühünün oluşmaya başladığını gördük. Hüseyin Adıgüzel‟in “ Attila‟nın Romanı, Gök Tanrı‟nın Kılıcı” romanı Safa‟dan sonra Türkler tarafından Attila hakkında yazılan ikinci tarihi romandır. Adıgüzel eserinde “Batı‟nın bilinçaltındaki Türk korkusunun sebepleri temini işliyor. Attila‟dan ilham alınarak Türklük şuuru taşıyan ve günümüz Avrupa‟daki Türkleri anlatan “II Attila (Doğuş), Sanal Dünyanın Gerçek Hakanı” eseri Türk‟ün modern çağda Avrupa‟daki mücadelesini anlatıyor. Türk tarihi ve Türk edebiyat tarihi sahalarında Attilâ‟nın portresi çok kısa ve öz birer biyografik çalışma olarak ele alınmaktadır. Bu yüzden Doğu‟da özellikle biyografik/tarihi roman sahasında çoklu seçeneklere sahip değiliz. Bu durumun niçin böyle olduğunu irdelemeyeceğiz ve nedenlerini tespite çalışmayacağız, yazımızın amacı da bu değildir.

Vicdanın ve aklın egemen olduğu bir disiplinle sentezci yaklaşım ve analitik bir araştırma-inceleme yapma gayreti içerisinde olunmalı. Bireysel menkıbe, totemsel ve tabusal algıların oluşturduğu anlayış algısını ve yanlı bakış açısını aşarak, ya siyah ya da beyaz tercihinin tarihsel olmayan doğrular ve açıklamalar üzerlerine inşa edilen iddiaların, birer yanılgı olabileceği ihtimali yüksektir. Tarih ve tarihin yansıması veya türevi olan her eser kendi doğruluğunu veya yanlışlığını içinde barındırır. Bu sapmalar, tarihsel süreç içerisinde, bir gün tarihi doğrular ile yüzleştiklerinde üzerlerindeki yanlış veya eksik bilgi perdesi aralanır. En iyi müfessir olan zaman, tarihi hiçbir gerçeği gün ışığından mahrum bırakmaz.

 
 
 
 

Alıntı / Kaynak: DOĞU BATI ALGISINDA ATTİL - Ahmet ADIGÜZEL
Turkish Studies- International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic

'Tarih Türklerle Başladı'




Türkler ana vatanı olan Orta Asya topraklarında, tarım yapmışlar, hayvanları ehlileştirmişler, yeraltı madenlerini bularak işlemesini öğrenmişler ve kültürel gelişmelerinin sonucunda da yazıyı bulmuşlardır. Çok uzun sürece dayanan yazının bulunması ve kullanılması, bilgi ve belgelerin gelecek nesillere aktarılmasını mümkün kılmıştır. Dünyada yazıyı ilk kullanan Türkler olduğu için de tarih, Türk’lerin yazıyı kullanması ile başlamıştır.

Asya kıtasının ortasında Baykal ve Balkaş, Issık göllerini, Ala Tau (Tanrı dağlarını) ve en eski yerleşim bölgesi olan Yedi Su’yu da içine alıp kucaklayan ve Hazar Denizine kadar uzanan bugünkü Altay, Tuva, Kazakistan ve Kırgızistan toprakları, ilk yazının ortaya çıktığı yerlerdir.

Mağara resimleri ve Sıntaşlar’dan (anlam ifade eden heykelcik) sonra piktogramlar (resim vasıtası ile düşünceyi belirten yazı) 20.000 yıl önce, petroglifler (Kaya resimlerinin değişmiş ve yazılardaki sembol şekillere dönüşmüş biçimi ) 15.000 yıl önce,

tamgalar (ilk harf sembolleri) 10.000 yıl önce, harfler ve sonunda alfabeye geçişin dünyada ilk örneklerinin olduğu yer Türkistan topraklardır.


Resim-1(Altın elbiseli adamın parmağındaki altın yüzükte, kafasına on adet tüy takılı bir insan kafası bulunmaktadır. On sayısı Türkler için kutsaldır. Resmin yanında bulunan yazıt kurgandan çıkarılan gümüş kap üzerinde yazılıdır.)


KIRIK GÜMÜŞ ÇANAK

 
Altın elbiseli adama ait bir kurgan çizimi (Kazakistan topraklarında halen açılmamış birçok kurgan (mezar) mevcuttur)

 
Kurgandan çıkan Altın Elbiseli Adama ait başlık

 
Altın elbiseli adam, kıyafeti ve kuşandığı kılıç

Türklerin bilinen tarih boyunca Orta Asya topraklarında ve sonrasında bu bölgeden tufanlar başta olmak üzere çeşitli etkilerle dağıldıkları yeryüzünün çeşitli coğrafyalarında üstün medeniyetler kurduklarının kanıtını geride bıraktıkları binlerce eserde bulabiliriz.


— Kırgızistan’ın Talas bölgesinde Çiğimtaş (Çizgili Taş) ve Narın Bölgesindeki Saymalı Taş (nakışlı taş) (3500m yükseklikte, 90.000 kaya resmi), Talas Yazıtı, — Kazakistan’da Essik Kurganlarındaki Altın Elbiseli Adam (Resim-1),

— Tamgalı’da Tamgalısay (ilk Türk tamgaları,10.000 yıllık 1.000 piktoğraf),

— Ceti – Yedi Su yazıtları,

— Yakutistan’da Baykal-Lena yazıtları,

— Tuva’da Uluğ-Kem Sülyek Köyü-Karayüz yazıtı,

— İtalya’da Etrüks yazıtları,

— Moğolistan’da Kül Tigin yazıtları, Yenisey yazıtları (şimdilik bilineni 107 tanedir),

— Rusya Uluğ Kem, Şülyek Köyündeki Yazılıkaya Karayüz yazıtı,

— Altaylar’daki Pazırık Kurganı ve yazıtları,

— Anadolu’da; Antalya Side yazıtı,

— Eskişehir’in Han İlçesinde Yazılıkaya (Resim–3) ve Uçuz yazıtları,

— Ankara Polatlı Yassı Höyük yazıtları,

— Erenköy yazıtı (Resim-4) ,

— Ergani yakınındaki Çayönü yerleşmesi, Gevaruk yaylası Özalp ilçesinde Pegan köyü Resimleri,

— Salyamaç Köyü yakınındaki Cunni Mağarası yazıtları,

— Sat köyü civarındaki Sat Dağı resimleri,

— Van Tirşin yaylası Çilgir köyü yazıtları,

— Çatalhöyük yazıtları,

— Ankara Polatlı da Yassı Höyük’teki Erken Türk yazıtları,

— Hakkari de Gevaruk yaylası Sat Köyü tamğaları,

— Antalya da Beldibi mağarasındaki tamğalar,

— Şanlıurfa Göbekli Tepedeki tamğalar,

— Hakkari Çelo Dağı Kahn-ı Melik ve Taht-ı Melih kaya üstü resimleri,

— Van Bölgesinde Cilo dağı Put Köyünde Kızların Mağarasında ki resimler,

— Başet Dağında Kaya üstü yazıtları,

— Erzurum ili Karayazı ilçesi Salyamaç Köyünde Cunni Mağarası yazıtları,

— Burdur Hacılar Höyüğünde kaya yazıtları

— İstanbul Erenköy yazıtları

— Sinop kalesinde kapı yazıtları,

— Trabzon Mağara Yazıtları,

— Suriye Lazkiye’de Ras Şamra’ da Ugarit yazıtları,

— Ege denizi Lemnos Adası yazıtları(….),

şu ana kadar bulunan ve bilinen eserlerden bazılarıdır.



Erken Türk yazıtlarını okumadan o zamanki yaşam ve medeniyet hakkında fikir yürütmek mümkün değildir. Bu sebeple de bu eserlerin ve yazıların Türklere ait olduğunu, Erken Türk tarihi konusunda yaptığı araştırmalardan tanıdığımız Sn. Kâzım MİRŞAN tarafından bu yazıların okunması ile anlıyoruz. Fakat bu çalışmalar bazı tarihçiler tarafından kabul edilmemektedir. Zira bulunan eserlerin Türkçe okunarak, Türklere ait olduğunun kabul edilmesinin ne kadar büyük bir hadise olduğunu Atatürk’ün henüz daha genç bir subayken Sinop’ta yazmış olduğu şiirden anlıyoruz.

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır Tuna ezelden Türk diyarıdır. Bilinen tarihler söylememiş bunu Kalkıyor örtüler; örtülen doğacak. Dinleyin sesini, doğan tarihin, Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak, Yalan tarihi görüp, doğru tarihe giden. Asya’nın ortasında Oğuz Oğulları Avrupa’nın Alplerinde Oğuz Oğulları, Doğudan çıkan biz, batı’da yine biz, Nerede olsa, ne de olsa kendimizi biliriz. Hep insanlar kendilerini bilseler, Bilinir o zaman ki hep biriz. Türk sadece bir milletin adı değil, Türk bütün adamların birliğidir. Ey birbirine diş bileyen yığınlar, Ey yığın yığın insan gafletleri, Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde, Dünya o zaman görecek, Hakikat nerede, hakikat nerede? Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Tarih Tezi

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, Türk Tarih Tezinde Türklerin kökeninin Orta Asya olduğu resmen dile getirmiştir. Atatürk 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin 130ncu toplantısının açılış konuşmasının birinci oturumunda yaptığı konuşmada bu hususla alakalı şunları söylemiştir.

“Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk Milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında da tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk Milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef’in oğlu olan kişidir…”

Atatürk öncülüğünde 2 Temmuz 1932 ve 20 Eylül 1937 tarihlerinde yapılan Türk Tarih Kurultayları o devrin en ünlü yerli ve yabancı bilim adamlarının katılımlarıyla yapılmıştır. Fakat ne yazık ki Türk Tarihinin araştırılmasını amaçlayan bu çalışmalar Atatürk’ün ölümünden sonra durdurulmuştur.

Türk ne demektir?

Güneyde Himalaya dağları, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, doğuda Kore Denizi, batıda Balkanlar’a kadar uzanan coğrafya ile Asya ve Avrupa kıtalarının yani Avrasya olarak adlandırdığımız karanın milyonlarca kilometre karelik topraklarında, son buzul çağının sona erdiği 12 bin yıl zaman derinliğinde yaşamış insanlar, meydana getirdikleri yazılı eserlerde kendilerini Türk olarak adlandırmışlar ve ortak dil olarak da Türkçeyi kullanmışlardır. Bu insanlar neden kendilerine Türk demişlerdir? Türk kelimesi ne anlama gelmektedir? Bunu, eski Türkçe yazıt olan ve edebi bir dille yazılan Türkistan’daki Orhun Abidelerinden öğreniyoruz.(Resim-5)



Bu yazıtta Türk, yaratana inanan anlamında kullanılmıştır. Fin Uygur Derneği Coğrafya Cemiyetinin 1890 yılında yayınladığı, Orhun yazıtlarının ilk çözümünü kapsayan, tahrif edilmemiş, aslına en uygun olan “Fin Atlası” kitabında birinci taş, doğu yüzü 38. satırda “Ökük Türök” yani “Rabbani Türük “, “Tanrı Türü” denilmektedir. Türklerin Orhun Yazıtlarından önceki binlerce yıllık tarihinde, Asya’nın milyonlarca kilometre kare topraklarına yayılmış yaşarlarken kendilerine verdikleri ad; “töreye uyan” “yaratanını bilir”, “Rabbani Türk”, “Tanrısını tanır”, “Yaratanına bağlı” anlamlarında “Ökük Türök” dür. “Ökük Türök ” deki “Ök” (tanrı, yaratan) Türkçe deki ses uyumundan dolayı “ük” olmuş ve kelime böylece “türük” olarak okunmuş, günümüze de Türk olarak gelmiştir

Yani günümüzden binlerce sene önce Türk kelimesi, o bölgede ve sonrasında tüm dünyaya yayılmış, yaratana inanan insanları tanımlamak amacıyla kullanılmıştır ve hiçbir zaman bir ırkı tanımlamak için kullanılmamıştır. . Dünyanın dört bir tarafına yapılan göçler (Resim–6) neticesinde ırklar, insanlar, medeniyetler karışmıştır, hakim kültür egemenliğini devam ettirmiştir. Bu büyük göçlerin neticesinde ise ortak kültürlerinde mevcudiyetlerini devam ettiren ana unsurun adı hep Türk olarak tarih boyu yaşamıştır. Bu büyük göçlerin neticesinde ise inançlarında asimile olmayarak Tanrısına inanan grupların adı hep Türk olarak kalmıştır.


Etrüskler, Türk müdür?


Orta Asya’dan dünyanın diğer yerleşik yerlerine yapılan göçler sonucunda, Orta Asya’da gelişen medeniyet ve özellikle de yazı Avrupa’ya taşınmıştır. Binlerce sene süren göçler, ilk olarak M.Ö. 5.000’lerde İskandinav ülkelerine doğru başlamıştır. ETRÜSK olarak adlandırılan bu toplum İtalya’ya gelmeden önce, Fransa’da, Glozel’de ve Avusturya’da (M.Ö. 4.000) yaşamışlardır. Etrüskler’in M.Ö. 1.500’lerde Po ovasına oradan da maden bakımından zengin olan Etrürye denilen Toskana bölgesine yerleştikleri buralarda bulunan kalıntılardan anlaşılmıştır.(Resim-7)


Etrüsklerin hâkimiyeti kuzeyde Po ovasından Roma şehrinin güneyine kadar hem karada hem de denizde üstün bir medeniyet olarak sürmüştür. M.Ö. 600 yıllarında en güçlü oldukları dönemde Roma şehri M.Ö. 743 de Etrüsk’ lü Romulus tarafından kurulmuştur. Roma şehrinin simgesi olan ve Roma şehrinin değişik yerlerinde bulunan heykel, Türk’lere Ergenekon’da yol gösteren efsanevi hayvan dişi kurt Asena’nın memelerinden süt emen iki çocuk simgesidir. (Resim-8 ) 

 
Resim-8Roma şehrini kuranların Etrüskler olduğu ve bunların da Türk oldukları, 2004 yılında Etrüsk mezarlarındaki kemiklerin genetik araştırmalarından da anlaşılmıştır.

İtalya’da Ferrara Üniversitesi Genetik bilimci Prof. Guido BARBUJANİ, Firenze Üniversitesinden Prof. Davit CARAMELLİ, Bologna Üniversitesi Prof. Loredana CASTRY, Parma Üniversitesi Prof. Antonella CASOLİ, Pisa Üniversitesi Prof. Francesco MALLEGNİ, İspanya Barselona’da Pompeu Farba Üniversitesi Prof. Carles LALUEZA imzalı raporda yaşları 2700 ile 2300 arasında değişen 80 Etrüks iskeletinin genetik araştırması sonucunda Etrüsklerin Doğulu olduğu sonucu açıklanmıştır.

Ayrıca, Etrüsklerin Orta Asya’dan gelen ama Hazar kuzeyinden gelip Avusturya’daki İnsburg bölgesi üzerinden İtalya’nın Po ovası bölgesine inen bir halk olduğunu, Sn.Kazım MİRŞAN’ın Etrüsklerden kalma üzeri yazılı belgeleri okumasından da anlaşılmaktadır. İtalya’da 1995 yılında Etrüsk konusunda en yetkili bilim adamı olan Floransa’dan Prof.Dr. Giovannangelo CAMPOREALE, Sn Mirşan ile bir hafta süren görüşmeleri sonrasında Etrüsk yazıtlarının Erken Türkçe olduğunu kabul etmiştir. Ayrıca araştırmacı yazar rahmetli Adile AYDA, “Etrüskler Türk mü idi?” (Ankara 1974), kitabında da aynı konu işlenmiştir. Adile AYDA bu araştırmalarında özellikle Türkçe ve Etrüskçe arasında söz benzetmeleri yapmıştır.

Türkler ilk defa Anadolu’ya ne zaman girmişlerdir?

Türklerin Anadolu’ya ilk defa 1071 de Malazgirt zaferi ile girdiğini iddia etmek doğru değildir! Türklerin Orta Asya’dan başlayıp Avrupa içlerine kadar uzanan izlerine rastlanmasından anlaşılacağı üzere Anadolu topraklarının 7000 yıllık sahibi Türk’lerdir ve en köklü medeniyete sahip olan Türkler Orta Asya’dan Avrupa ve Anadolu’ ya, bir kısmı yine Avrupa’dan tekrar Anadolu’ya gelmişlerdir. Bunu İsveç, Norveç, Danimarka, Almanya, İsviçre, Romanya, Fransa gibi coğrafyalarda, bırakmış oldukları birçok tarihi eserlerde yer alan yazıların okunmasından biliyoruz. Milattan önce Anadolu’da yaşamış ve çok gelişmiş kültürleri ile çevrelerindeki insanlara medeniyet aşılamış bir topluluk olan ve bugün “Frigler” olarak adlandırılanlar, Erken Türklerdir. Bunların AFYON-ESKİŞEHİR-ANKARA-UŞAK çevresinde bıraktıkları eserler hala ayaktadır. Frig’lerin günümüze kadar kalan en büyük eserlerinden biri Eskişehir ili Han Kazası Yazılıkaya Köyündeki “Yazılıkaya” anıtıdır. Etrüskçeye benzeyen Erken Türkçe ile yazılan Yazılıkaya Yazıtı 1965 yılında Etrüsk yazıtlarını okuyup 1970 yılında “Proto-Türkçe Yazıtlar” adlı kitabını yayınlayan Sn. Kazım Mirşan tarafından 1994 yılında okunmuştur. Etrüsk yazıtlarının Etrüsk alfabesine göre (Resim-9) Türkçe okumasının yanı sıra 1998 Yılında “Etrüsklerin Tarihleri, Yazıları ve Dilleri” kitabını yazan Sn. Mirşan, Etrüsklerin dil ve inanç yapılarını da inceleyerek Etrüsklerin Türklüğü konusunu açıkça ortaya koymuştur.

 
Resim-9 (Etrüsk Alfabesi)

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Sn. Kazım MİRŞAN’ın yeni kitabı olan “İSKANDİNAVYA’DAKİ TÜRK YAZITLARI” kitabını yayınlamıştır.

Bu kitap, İskandinav coğrafyasında M.Ö.2300-2700 yıllarına ait eserler üzerlerinde “FUTHARK” yazısı olarak bilinen yazıların Sn. Kazım MİRŞAN tarafından “ERKEN TÜRK YAZITLARI” olarak okunmasını kapsamaktadır.

Çin’deki Beyaz Piramitler.

Doğu Türkistan’da Himalaya Dağı eteklerinde Tibet sınırına yakın Shensi Bölgesinde Çin hükümeti tarafından dünyadan gizlenen Beyaz Piramit (Resim-10) ve civarındaki 100 kadar diğer piramitler Türk’ün Orta Asya’daki geçmiş tarihinin birçok sırlarını içlerinde saklamaktadır. Meksika’daki ve Mısır’daki piramitlerin bazı araştırmacılar tarafından atası kabul edilen bu Beyaz Piramit’in Mısır’daki büyük piramitten iki misli büyüklükte ve yaşının 5000 yıl dan fazla olduğu bilinmektedir.


Psikolojik Savaş faaliyetleri altında Batının Türk tarihine bakışı

1000 yıldan fazla süren İslamlık-Hıristiyanlık davalarının doğurduğu düşmanlık duygusu içindeki tutucu tarihçiler, bu davalarda asırlarca İslâm’ın öncülüğünü yapan Türklerin tarihini, kan ve ateş maceralarından ibaret göstermeye çalıştılar. Türk ve İslâm tarihçiler de Türklüğü ve Türk medeniyetini İslâmlık ve İslâm medeniyeti ile kaynaştırdılar; İslâmlıktan önceki binlerce yıla ait devreleri unutturmayı Ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler. Daha yakın zamanlarda Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bütün unsurlardan tek bir millet yaratmak hayalini güden Osmanlılık cereyanı da, Türk adının anılmaması, milli tarihin yalnız ihmal değil, yazılmış olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir etken halinde diğerlerine eklenmiştir. Bütün bu olumsuz cereyanlar, tabii olarak, mektep programları ve mektep kitapları üzerinde bile etkisini göstermiş ve Türklüğün, çadır, aşiret, at, silah ve savaş kavramlarıyla eş anlamlı tutulması geleneği mektep kitaplarımıza kadar girmiştir. 18. yüzyıldan sonra üretilen Avrupa merkezci tarih teorisi, insanlık tarihini, eski Yunan-Roma uygarlıkları ekseninde açıklamış ve uygarlık mirasını da Asyalı ve Ortadoğulu kaynaklardan kopararak, Avrupa’ nın tekelinde göstermiştir. Batı Avrupa dışındaki halklar, bu arada Türkler uygarlık yaratan değil, uygarlık yağmalayan ikinci sınıf “barbar” ırklardan sayılmıştır. Bu hususta 8nci Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın 1988 yılında, kaleme aldırdığı “La Turquie İn Europe” isimli eserinde şu ifade yer almaktadır. ”Bizi Türk sayarak dışlıyorsanız bilin ki, bizim Türk denecek bir şeyimiz yoktur, uygarlık adına neyimiz varsa hepsini Yunanlılardan aldık, bizim kültürümüz Yunan kültürüdür, oğlumun adı olan Efe bile, Yunancadır; Bu nedenle, Avrupa Birliğine girmemiz için kültürel engel yoktur(….) Biz tepemizde Türk olmayan yöneticiler bulunmasını yadırgayan bir toplum değiliz, Avrupa Birliğine alınmamıza bu açıdan da herhangi bir engel yoktur” .Gerçek Türk tarihi bize şunu söylemektedir:

· İlk Alfabetik yazıyı Türkler buldu. · 12 Hayvanlı Türk Takvimi Dünyadaki ilk takvimdir. · İlk Ödüsleri (Devletleri) Türkler kurmuştur. · Pusulayı, anahtarı, saati, kağıdı ve matbaayı Türkler bulmuştur. · Avrupa medeniyetinin temelini oluşturan Etrüskler Türk’tür. · Türk Topraklarının en eski sahibi Türklerdir.

Kaynaklar:

a. Kâzım Mirşan · “Türk Metriği“Kitabı · “Prototürkçe Yazıtlar” Kitabı · “ALTI YARIQ TİGİN” Kitabı · “Prototürkçeden Bugünkü Kürtçeye” Kitabı · “Urgun-Selene” Kitabı · “Anadolu Prototürkleri” Kitabı · “Astrofizik” Kitabı · “BOLBOLLAR” Kitabı · “Alfabetik Yazı Başlangıcı ve Glozel Yazıtları” Kitabı · “Alfabetik Yazı Başlangıcı” Kitabı · “Etrüskler” Kitabı · “Türk Takvimi” Kitabı · “Erken Türk Devletleri ve Türük Bil” Kitabı · “Sölgentaş Mağarası” Kitabı · “İskandinavya’daki Türk Yazıtları” Kitabı

b. Turgay Tüfekçioğlu “Şeytan Üçgeni” Kitabı c. Haluk Tarcan “Ön-Türk Uygarlığı” Kitabı

HAZIRLAYAN: YILMAZ KARAHAN

Alıntı/Kaynak: https://yenidenergenekon.com/52-tarih-turklerle-basladi/

Tedavi Amaçlı Dövme Yapan Etrükslerin Sırrı - Doç. Dr. Haluk BERKMEN


TEDAVİ AMAÇLI DÖVME YAPAN ETRÜSKLERİN SIRRI  
Doç. Dr. Haluk BERKMEN 

Etrüsk denilince Altay dağlarında yaşamış olan İskitlerle aynı genetik potadan çıkmış olan ve aynı tedavi metotlarını uygulayan (bü­yük olasılıkla şaman âdetlerine inanan) Avrupalı insanlardan söz edilebilir.

Etrüsk kültürü ve dili üzerine 1927’den beri Floransa’da ciddî ve bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. 1985 yılı, ömek olarak, Etrüskolojide bir patlama yılı olmuş, Floransa’da düzenlenen uluslararası kongrede Etrüsk kültürü etraflı bir şekilde tartışılmıştır.

Etrüskler İtalya’nın şimdiki Toskana bölgesinde milâttan önce yaklaşık 1000 ile 100 yılları arasında (M.Ö. 1000 - M.Ö. 100) yaşayıp oldukça derin kültürel izler bıraktıktan sonra tarih sahnesinden çekilip Romalılara karışmışlardır.

Etrüsk ülkesi ana bölge kuzeyde Amo deresi, batıda Tiran denizi, doğu ve güneydoğuda Tiber nehri ve hemen güneylerinde de Roma şehriydi. Yine Batıda Elba ve Korsika adaları, doğu ve kuzeydoğuda Rimini, Ancona, Bologna ve Adria, güneyde ise, Napoli ve Pompei’yi kapsamakta idi.

Tarihçi Herodot'a göre, Etrüsk alfabesindeki bazı harflerin bir Anadolu kültürü olan Lidya alfabesinde aynen bulunması ve son dönem Etrüsk sanatında İyon sanatına benzer motiflerin gö­rülmesi Etrüsklerin Anadolu kökenli olduklarını tezini savunanlara güç vermektedir.

Etrüsk dilinin Indo-Avrupayi dil grubuna ait ol­mayışı ne Yunancaya ne de Lâtinceye benzemediği gibi Ural-AItay dil gru­buna ait pek çok özelliğe sahip olması ve yine; Etrüsklerin erken dönemde ölülerini aynen Asya kültürlerinin yaptıkları gibi Kurganlarda gömmeleri ayrıca Asya kültürlerinde olduğu gibi ata bir binek hayva­nına verilenden çok daha fazla önem vermeleri dikkate alınması gereken Erken-Etrüsk kültürünün özelliklerindendir. Bu özelliklerin Geç Etrüskte (M.Ö. 500- 100 arası) değişmekte oldukları hatta kayboldukları görülmektedir.

Etrüsk dili birtakım dilcinin inandığı gibi tamamen kök­süz ve bağımsız yerel bir dil de değildir. Tüm bilim dünyası tarafından Etrüskolojinin babası olarak kabul edilen Massimo Pallatino şöyle bir açıklama getir­mektedir.

Etrüsk halkının kökeni bronz çağına kadar uzanmaktadır. Belli bir dönem­de (M.Ö. 3000) Akdeniz kıyılarında yaşayanlar Etrüsk diline benzer bir dil konuşmakta idiler. Etrüsk halkını ve dilini Roma Ön­cesi Akdeniz kültürünün parçası olarak görmek ve incelemek mümkündür sanı­rım"

Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere milâttan binlerce yıl önce Akdeniz kıyıla­rına- İtalya dahil olmak üzere her yöne yayılmış olan ve Etrüskler gibi Ural-Altay dil grubuna ait bir dile sahip olan ve temelde aynı işaretleri damga olarak kabul etmiş olan bir kültür bulunmaktadır.

Dövmeler... Damgalar ön­celeri soy, boy, oba ve oymakların imgeleri olarak hem hayvan hem  de insanla­rın kol, bacak, alın, yanak gibi yerlerine, aidiyetlerini belirlemek için, dövme şeklinde kakılmış, daha sonraları yaşanılan bölgede kayalara ve taşlara kazın­mışlardır.

Çok uzun süren bir gelişimin sonucunda ise damgalar – diğer bir ifa­deyle tam-kavramlar- işarete karşılık ses özdeşliğine erişerek harfe dönüşmüşler ve bir alfabe oluşturmuşlardır.

Eski Yunan ve Roma öncesi Akdeniz halklarının, özellikle Finikelilerin, geliştirip deniz yoluyla yaydıklarına inanılan alfabenin çok benzeri nasıl oluyor da Alp dağlarının öte tarafında- İsviçre’de, Fransa’da, Danimarka’da hatta İskoçya’nın kuzey bölgelerinde- hemen hemen aynı dönemlerde belirmektedir­ler? Sadece benzer alfabeler değil aynı zamanda kutlar ve kültler de büyük bir benzerlik ve paralellik içinde tüm Avrupa’ya yayılmışlardır.

Örnek olarak İsviç­re’nin Chur (okunuşu Kur) şehri müzesinde Milâttan Öncelere dayanan yazılı taş­lar Etrüsk alfabesi ile hemen hemen aynı denilebilecek bir alfabe ile kazılı olup taşıdıkları mesajlar hâlen çözüm beklemektedirler.

Ortaya çıkan ilginç tabloya göre, Ural-Altay dil grubuna ait bir dili konuşan bir veya birkaç dalga hâlinde göç eden insanlar/çok eski çağlardan başlayarak/uzun bir zaman süresi içinde Akdeniz kıyılarında ve Avrupa’da bağımsız kü­çük şehirlerden oluşan gevşek federasyonlar kurmuşlardır. Daha sonraları bu bölgeleri ele geçiren Romalılar yıktıkları federasyonlara, Pict veya Etrüsk gibi adlar takmayı uygun bulmuşlardır.

Alıntı: Sosyal Medya İskit-Saka İmparatorluğu (İlk Turan İmp.)  @n_devra



20190503

Osmanl Devleti'nin dil siyasetinde Türkçe'nin durumu

Ulus'taki tarihi İş Bankası binası "İktisadi Bağımsızlık Müzesi" oldu


'Ankara'nın en güzel binalarından biri "İktisadi Bağımsızlık Müzesi" oldu bugün. Çocukluğumdan beri hayran olduğum Ulus'taki tarihi İş Bankası binası artık nefis bir müze. Emeği geçen herkesin eline sağlık.'

ÜNSAL ÜNLÜ @unsalunlu

 

🇹🇷 🗣 Atatürk diyor kİ:''Benim yegane fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir....''

''Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının '
Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın' diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla gözyaşında Türklük şuuruna erdim. Benim yegane fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir.''

Mustafa Kemal Atatürk

✍️ 🇹🇷 Türkçemizin önemi - Ebru Öztürk 🇹🇷 🧿


Şarkıcı Kıraç’ın açtığı Türk dilinin önemi konusunda, 15 yıl emek vermiş ve 44 bin 600 kelime ve 130 bine yakın anlamdan oluşan, ülkemizin en büyük iktisadi ve idari bilimler sözlüğünü hazırlamış bir kişi olarak fikrimi söyleme hakkım olduğunu düşünerek, bu satırları yazıyorum.


EBRU ÖZTÜRK

İki farklı noktadan dilimiz bozuluyor. Ben de konunun diğer yüzünü göstermeye çalışacağım.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkçeden başka, Fransızca, İngilizce, Arapça, Bulgarca ve biraz Almanca konuşabildiğini hepimiz biliyoruz. Hem de savaş sırasında yabancı romanları okuyabilecek, Fransa’da Picardie Manevralarını izleyebilecek, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealini kontrol edebilecek, Bulgaristan’da ülkesini ataşe olarak temsil edebilecek kadar... Tüm bu bilgilere karşın, milletin en önemli varlığının vatan ve dil olduğunu düşünerek; ilk kurduğu kurumlar Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu olmuş ve “Yüksek istikbalini bilen Türk milleti de, yabancı dillerin buyruğu altından kurtulmalıdır” sözü kurumun girişine yazılmıştır.


EN ESKİ DİL 

Osmanlı devleti yönetiminde, üç kıtaya yayılmamıza karşın, herkes kendi dilini konuşmaktaydı. Bugün insan hakları diyen, senelerce sömürge ülkelerini yönetmiş emperyalist ülkeler ise, ilk önce o ülkelerde kendi dillerini halka öğretmişlerdi. Cezayir’e gidince Fransızca, Rodos’a gidince İngilizce konuşulduğunu, oysa senelerce o ülkelere Türklerin hakim olduğunu ama Türkçeyi bilmediklerini de biliriz...

Ülkemizde bulunan yabancı şirketlerin, yönetim kadrosunda görev yapan yabancı uyruklu kişiler, toplantılarını hep kendi dilleriyle yaparlar. Biz ise başka ülkede yatırım yapsak bile, bulunduğumuz ülkenin dili ile konuşuruz. Çünkü yabancılar gerçekten dillerine sahip çıkmaktalar. İlk yaşamın başlangıcı olarak düşünülen batan ada yani Mu Adası ile ilgili araştırmalar, Atatürk’ün yaşadığı dönemde gerçekleştirilirken, önderimiz J. Churchward’ın yaptığı araştırmalar birçok yazının eski Türkçe ile benzettiğini göstermektedir. Aslında en eski dildir; Türkçe. Bunu bile çoğumuz bilmiyoruz...

BEĞENDİLER ‘AMA’ 

Peki bugün Türk Dil Kurumu nasıl çalışıyor? 2003 yılında ülkemizde bir ilki gerçekleştirmek için yola çıkmaya karar vermiştim ve ilk akademik iktisadi ve idari bilimler sözlüğünü hazırlamıştım. Bu çalışmayı Anadolu Üniversitesine taşıdım. Öğrencilerin anlamadığı/bilmediği/unuttuğu kelimelere, internetten herhangi bir bilgi yerine, doğru ve akademik bir veriye ulaşması ilk hedefimdi. Bu çalışmayı 2013 Mayıs’ında Anadolu Üniversitesi rektör yardımcısı ve açık öğretim dekanı ile görüştüm. Beğendiler ama “31 yıl sonra ilk kez tüm kitaplar değişecek” dediler. Çok kötü olmuştum, gözümde yaşlar donarak rektörlükten ayrıldım. 16 bin 800 kelime ve 48 bin tanıma akın veriden oluşan, 2003’den bugüne hazırladığım çalışma ‘ama’ sözcüğü kullanılarak, kenara kaldırılmıştı.

KAPSAMLI ÇALIŞMA 

Doğru ve gerekli bir çalışma yaptığımı düşünerek, ikinci çalışmaya başladım ve 2019 başında tamamladığım çalışma ile 44 bin 600 kelime ve 130 bine yakın kelime anlamından oluşan çok geniş bir sözlük hazırladım. Bu çalışmalar devam ederken, birçok resmi kurum ile görüşmeler yaptım. Sözlüğün yüzde 70’ i akademisyenlerin tanımı, bulamadığım kelimeler için önce Türk Dil Kurumu sözlüğüne, orada da bulamadıklarım için siyasal tanımlarda tbmm.gov.tr, hukuk için tbb.org, muhasebe için muhasebeturk.org gibi sitelerden destek alarak bu çalışmamı tamamladım.

Bu konuda karşılaştığım en ilginç konu ise Türk Dil Kurumu Bilim Kurulu üyesi ve yayın yönetmeni Mehmet Ölmez ile Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yaptığım görüşme idi. Kendisine “Bazı kelimelerin anlamları henüz TDK’da tanımlanmamış, birçoğu Türkçemize yeni giren kelimeler. ‘Printer, scanner, mail’ gibi ağız alışkanlığı kazanmadan sizinle beraber bir çalışma yapabilir miyiz?” Sayın Ölmez şöyle dedi: “Zaten benim bugün Türk Dil Kurumu’nda son günüm. Benimle çalışma yapamazsınız ama, bir kelime iki yıl kullanılmadan, yani o kelimeye gereksinim olduğu düşünülmeden, Türkçe bir kelime karşılığı verilmez.” Bu konuşma bana çok ilginç gelmişti. Ondan sonra ‘printer, taksi’ gibi yabancı kelimeler alışkanlık haline geliyor ve kullanıyoruz. Bu da Türkçemizin her geçen gün bozulmasına neden oluyor. Aynı yabancı dille eğitim verilip, Türkçemizin unutulmasında olduğu gibi...

DİLİMİZE SAHİP ÇIKMALIYIZ 

Yaptığım çalışmayı, senelerce TRT’de öğrencilere ders vermiş eğitimci Cihad Şener ile görüştüm ve sözlüğüm ile ilgili kendisine bilgi verdim. Tek söylediği cümle şu oldu “Harika bir çalışma yapmışsın kızım. Ama yanlış ülkede” deyince, anlayamadım hocam dedim. “Eğer sen bu çalışmayı Danimarka’da yapsaydın, hükümet senin senelerini harcaman ve ülkesinin dilini genişlemesi için seni ödüllendirir, hatta bir daha çalışmana bile gerek kalmazdı. Ama sen bu meşakkatli ve güzel çalışmayı yanlış ülkede yapmışsın” demişti. Aslında çok haklıydı. Geçen yıllar ve devlet kurumları ile görüşmelerim, hep Cihad Beyi haklı çıkarıyordu.

  • Bence hem millet olarak kendi dilimizi ülkemizde ve yurt dışında kullanmayı bilmeli, hem de Türk Dil Kurumu, yeni bir kelime gelir gelmez, bunun Türkçe karşılığını hemen vermeli. 
  • Önce devlet, sonra Türk Dil Kurumu, daha sonra bizler dilimize sahip çıkmalıyız. 
  • Biz çocuklarımıza nirengi noktasını öğretmediğimiz için pik noktasını, güdüleme kelimesinin yerine motivasyona, eşleme kelimesinin yerine senkronizasyona yönlendiriyoruz. 
  • Bunlar da yetmez gibi, gençlerin kullandığı ‘ka oldum, ay ben şok, trol çağı, kanka’, gibi kelimelerin yanısıra; kardeşim yerine ‘karşim’ kızlar için ‘ablan star bebeğim’, erkekler için ‘adam king’ gibi kelimelerle, Türkçemizi kirletmemeliyiz. 
  • 15 yıl boyunca Türkçemize binlerce kelime katmaya destek vermiş ve ilk akademik iktisadi ve idari bilimler sözlüğünü hazırlamış kişi olarak, halkımızı Türkçemize davet ediyor ve bu konuya parmak basmaktan mutluluk duyuyorum.

ABD’deki belediyeler Türk bayramlarını tanımaya devam ediyor

   



FORUM USA 
@ForumUSAnews
Alıntı: Sosyal Medya

2800 Yıllık İskit Türk Sanatı: 'Altın Elbiseli Adam'

  




20190501

🇹🇷 🐐Türkiye'nin doğal güzelliklerinden hayvan dostlarımız 🐎 🐝🦊

''Hiç unutmam çocukluğumda, yaylaya giderken (kamyon sırtında) en büyük sevincim sürek atı ve dağ keçilerini izlemekti. Ve sayısız kurt, tilki ve ayı... Dilimizde Musa Eroğlu'nun "Sarı Yaylam" türküsü. Son gidişimde, tilki yavrularını ellerimle beslemiştim.''
 
 
 
 
Yener Güneş @yenergunes

Alıntı: Sosyal Medya

📷 Sakarya Meydan Muharebesi̇ sahasından-Toydemir güneyi, Kocaderetepe 5. Kafkas Tümeni öncü mevzileri...

 
''Bugün Sakarya Meydan Muharebesi̇ sahasından sıcak sıcak, taze taze.. Toydemir güneyi, Kocaderetepe 5. Kafkas Tümeni öncü mevzileri...''

Sakarya Meydan Muharebesi Araştırmaları
@SakaryaSavasi

Alıntı: Sosyal Medya

Türk Silahlı Kuvvetleri ve Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri'nin "Mustafa Kemal Atatürk 2019" ortak tatbikatı

En Çok Okunanlardan...