Blog Listem

20190907

🇹🇷 🎼 Popüler Müzik Kültürümüzün Yozlaşması

POPÜLER MÜZİK KÜLTÜRÜMÜZÜN YOZLAŞMASI

Yıllardır hemen hemen herkesten hep aynı cümleyi duyarız; “Müzik evrenseldir!” Yaratılışımızdan beri kulağımıza hoş gelen bir nağme kimi zaman hüzün yaşamamıza, kimi zaman nedenini bilemediğimiz mutluluklar tatmamıza, kimi zaman ruhumuzun sonsuz bir huzurla kaplamansına, kimi zaman ise içimizi karartan bir melankoli yaşamamıza neden olmuştur. Hepimiz kulağımıza hoş gelen bir ezgi duyduğumuzda kendimizden bir şeyler buluruz belki de geçmişe veya geleceğe dair. Öyle ki tüm yaşanmışlıkların bir şarkısı vardır kalbimizdeki lugatlarda…

Gün oluyor devran dönüyor…Geçen yıllar her şeyde olduğu gibi müzikte de bazı değişimler yaşanmasına sebep oldu. Aslına bakarsanız kaçınılmaz bir değişiklikti belki de bu değişim. Rock, pop, jazz, rap, sanat müziği ve daha sayamayacağımız pek çok müzik türü değişim yaşadı. Bu değişim insanların yaşam tarzlarını etkiledi, halen de etkilemeye devam ediyor…

Tabii zevkleri ve renkleri tartışmak bizim üzerimize vazife değil. Birilerinin ak dediğine diğerleri kara diyebiliyor. Birimizin nefret ettiği, evinin veya arabasının müzik setine sokmak istemediği bir şarkıcı, diğerinin baş tacı olmasına hatta daha da ileri giderek kendine zarar verebilecek kadar bir sevgi seline neden olabiliyor.

İyi veya kötü müzisyenleri tartışma niyetinde değilim. Esas olan iyi müzik ve kötü müzik arasındaki kalite farkını ortaya koymak, seçici bir dinleyici olmanın önemini vurgulamaktır.

Günümüzün teknolojik imkanlarıyla bir şarkının altyapısını neredeyse hatasız tamamlamak inanın bu işi yapan kişinin yoğunluğuna göre bazen 20 dakika gibi kısa bir süreyi alabiliyor. Eskilerdeki canlı orkestralarla kayıta giren müzisyen sayısı hele hele ülkemizde elin parmaklarını geçmez bir hal aldı.

İki saat içerisinde söz yazılan, 5-10 dakikada da ona bir beste “patlatılan” sonrada haftalarca müzik listelerinde üst sıralarda kalan şarkılar… Belki de birkaç yıl sonra kimin söylediği kimsenin umurunda olmayacak, içinde kimsenin hikayesini barındırmayan, anlamsız sözlerden oluşan şarkılar…

Peki bu erezyona sebep olanlar kimler bilmek ister misiniz? Aslında biliyorsunuz! Onları hergün televizyonlarda görüyorsunuz zaten. Hergün birkaç güzel hanım kızımız ile çektikleri kliplerini televizyonlarda izlediğimiz, artık “kimin nerede kiminle ne yaptığını” ekranlardan ezbere bildiğimiz, bu ülkenin gerçek sanatkarları(!)…

Bir anda ortaya çıkarak ortalığı kasıp kavuran, birkaç yıl sonra adını dahi hatırlamadığımız gençler… İşin ilginç tarafı bu gençlerin çoğu kendine göre “büyük sanatçı” havasındalar. Fakat gündemden düşüp kimse onları hatırlamaz olunca başka bir taktik devreye giriyor. Ya artık müzik piyasasında yer edinmiş kimi zaman hepimizin takdir ettiği sanatçılarla polemiğe giriliyor, yada emsali bir sanatçıyla ekranlar önünde polemikler yaşanıyor. Hele hele kendi yaptıklarına bakmadan ekrana çıkıp müzik piyasasından, manken şarkıcılardan dert yanmak ise en popüleri oldu son yıllarda… Onlar magazin programlarının baş aktörleri oldular artık…

Esasen Türk Müziğinin kökeni doğu orjinine dayanmaktadır. Özellikle Türk Sanat Müziği melodilerinde bu etkileşimi açıkça görmek mümkündür. Ancak geçmişten gelen hiçbir şey varlığını olduğu gibi koruyamıyor maalesef. Popülerizme yenik düşen kültürümüz her alanda olduğu gibi bu alanda da yozlaşmaya devam ediyor.

Popülerizmin en büyük silahı ise modern müzik hiç şüphesiz. Modern müzik yaşantımıza girdiğinden beri “dinlenilebilirlik” unsurunun yanı sıra fark ve uyumsuzluk yaratma çabası da ortaya çıktı. 1950’li yıllarda Amerika’da ortaya çıkan Rock’n Roll furyası bu kez 1970’li yıllarda yerini kendini “isyanın sesi” olarak tanıtan Rock müziğine bıraktı. Tabii ülkemiz de bu değişimlerden nasibini aldı.

1980’li yıllar ülkemizde adeta bir kültür erezyonunun yaşandığı yıllar oldu. Yaşanan ekonomik sıkıntılar, günlük hayatın stresi, enflasyon, gönül meseleleri bizleri tuhaf bir kültürel bocalamanın içine itti. Her alanda özenti peşine düştük. Yaşayışımızdan, giyinişimizden dinlediğimiz müziğe kadar her şey bir anda değişime uğramaya başladı.

Türkiye bu dönemde dış kaynaklı pop müzik ve arabesk müziği çok sevdi. Belki de bu yaşam koşullarına isyanın dışa vurumuydu. Dinlediğimizden bir şey anlamadan, belki de anlamak istemeden koşulsuz bir özentiydi insanımız peşinden sürükleyen şey. Türk Sanat Müziği ise artık “eskilerin” Türk Halk Müziği ise “köylülerin” dinlediği bir müzik olup çıkmıştı.

Müzik kültürümüz açısından 1990’lı yıllar işte bu ortamda başladı. Gerisi malum, her şey çorap söküğü gibi geldi. İki günde piyasalarda boy gösteren sanatçılar(!) iki günde ortadan kayboldular. Ülkemiz müzik piyasasının kalbi Unkapanı, çarşamba pazarına döndü adeta. Çocuğunu alıp Unkapanı’nda sabahlayanlar mı ararsanız yoksa yollarda yapımcıların yollarını kesip şarkı söyleyenler mi?

Son yıllar ise müzik kültürümüzdeki yozlaşmanın artık en üste vardığı dönemler oldu. İyi müzisyenler artık iyice kenara çekildiler. Belki de küstüler. Oysa eğer bir değişim yapılacaksa, gerek Batı Müziğinin gerekse Türk Müziğinin felsefesini,armonisini çok iyi bilen çok değerli üstatlar belki de vefasızlığa isyan edercesine olanları sadece seyretmeye başladılar.

Bu dönemlerde bir de başımıza “popstar” furyası çıktı. Gençlerimiz şöhret olmak uğruna bu yarışmaların çok bilen, çoğu müzikten bir haber ancak kaderin cilvesi olarak “bilirkişi” tayin edilmiş kişiliklerinin zaman zaman hakarete varan sözlerini dinlemek, karşılarında ezilmek zorunda kaldı. Bütün bu dikenli yolları kat eden kardeşlerimiz ise şimdilerde nerelerde “müzik” icra ediyorlardır bilinmez…

“ Bir bahar akşamı rastladım sizeSevinçli bir telaş içindeydinizDerinden bakınca gözlerinizeNeden başınızı öne eğdiniz? ”
Bu dizelerdeki zerafet şimdilerde “çeksene elini kırcan mı belini “ tarzı tahrik edici sözlere dönüştü maalesef.

Belkide “Esinlenme” ve “özenti” arasındaki farkı bir türlü anlayamadık. Aslında “Özenti” kuşkusuz müzisyenin ve müziğin ne kadar kalitesiz olabileceğinin bir göstergesidir. Bugün Türk Müziği kuşkusuz büyük bir yozlaşma içindedir. Popüler müziğin acımasızlığı altında ezilen gerçek sanatçıların enstrumanlarından gelen melodileri nadiren duyar olduk.

Şimdilerde Fantezi müzik olarak bilinen aslında “pop ve arabesk” sentezi olan müzik türü ülkemizde en popüler müzik olarak başı çekiyor. “İyi müzik” veya “kötü müzik” olarak bir ayrım yapmamız söz konusu değil. Ancak kaliteli veya kalitesiz müziği ayırmak bizim elimizde. Çünkü her kesime değişik müzik türleri hitap ediyor, seveni de var sevmeyeni de…

Kendi kendimize oturup düşünmek lazım. “Kaliteli müzik” nedir? Hangisidir? Önümüze konan bu leziz yemekler acaba hazır yemek mi yoksa binbir emek verilerek ortaya çıkan bir menü mü? İşte bu noktada biz dinleyiciler devreye giriyoruz.

Müzik kuşkusuz ruhun gıdasıdır. Bu gıdadan mutlaka tatmak lazımdır. Ama ruhumuz güzel bir melodiye, bizleri alıp götürecek sözlere hasret kalıyor bazen. Ruhlarımız hoş bir tını için adeta çırpınıyor.

Sözlerimi aynı zamanda iyi bir dinleyici olan Atatürk’ün şu sözleriyle noktalamak istiyorum;

“ Efendiler;
Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerlemesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk ve en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek değişleri, söyleyişleri toplamak, onları birgün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu sayede Türk Ulusal Musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.

M. Kemal ATATÜRK
1 Kasım 1934
T.B.M.M



---
Alıntıdır

20190906

Kültürel bir öğe olarak turna


Kültürel bir öğe olarak turna

Anadolu’da turnalar, saflığın, bereketin, mutluluğun, refahın müjdeleyicisi olarak görülürler. Turna kuşu, ayrıca, temizliğin, vefanın, sadakatin, saflığın, sabrın, özgürlüğün ve de onurun simgesidir.

Turna kuşu çok sevildiği için turna avına çıkan kişilerin başlarından belanın eksik olmadığına, felaketlerin avcıların peşlerini bırakmayacağına inanılır. Her kimin tarlasına veya evinin bahçesine turna konarsa o evde bereket eksik olmaz ve kıtlık uğramaz.

Turnalar, Bektaşilik ve Alevilik kültüründe de önemli yere sahiptir. Alevilikte güvercin ve turnalar kutsaldır. Turnaların Hz. Ali’yi temsil ettiğine inanılır.

Çin kültüründe turnalarla ilgili anlatılan bir efsaneye göre, 
“Yaralı bir turnayı iyi eden genç adamın evine alımlı ve güzel bir kadın gelir. Bu adam ile kadın yaşamlarını mutluluk ve bolluk içerisinde sürdürürler. Kadın adamın maddi durumunu güçlendirmesi için ona el işlerinden sanatlar işler. Durum bu haldeyken adam gücüne, güç katar ve zengin olur.
Kadın çok çalışmasından dolayı, zaman geçtikçe zayıflamaya ve güçten düşmeye başlar. Kadını gizli gizli uzaktan seyreden adam onun bir turna olduğunu ve el işi yaparken kullandığı muhteşem tüyleri kanatlarından aldığına şahit olur. Kadın, adamın onu seyrettiğini fark edince turna olur ve gökyüzünde süzülür.

Çin kültüründe turna vefayı ve iyiliği sembolize eder.

 

Turna kuşu ve özellikleri

Oldukça estetik görünüme sahip olan turnalar, göçmen kuşlardır. Fiziksel olarak leyleğe benzerler.
Uzun bacakları ve boyunları ile turnalar estetik görünüme sahip kuşlardır. Yüzyıllardır insanlar tarafından çok sevilen bu kuşlar, Amerikan yerlilerinin totemlerinde, Rus şarkılarında, Anadolu efsanelerinde kendilerine yer bulurlar.

Turna, göçmen kuşlar arasında yer alır. Fiziksel görünüşü leyleğe benzer, ancak turnaların gagası leyleklere göre çok daha küçüktür.

Turnalar, 25-30 yıl arası yaşarlar. Leyleğe göre daha küçüktürler. Uzunlukları 140 santimetreye kadar ulaşabilir. Perdeli ayak parmakları vardır. Yaşadıkları yere göre, tüylerinin renkleri farklılık gösterir. Beyaz renkli turnaların yanında kahverengi olanları da bulunur.

Her kuluçka döneminde iki adet yumurta çıkaran turnaların erkeği ve dişisi dönüşümlü olarak kuluçkaya yatar.
Turnalar sürüler halinde bulunurlar. Sonbaharda Kuzey Afrika’ya göç ederler. Göçerken, seyirlik ve gösterişli bir uçuş sergilerler. “V” şeklinde uçarlar.

Bataklık, göl, deniz kıyısı gibi su kenarlarında yaşarlar. Bazı türleri ağaçlara yuva yapar. Türkiye’de Karadeniz, Orta ve Doğu Anadolu’da sulak çayır bataklıklarda yaşarlar. Buralarda daha çok gri renkli olanları görülür. Kuyruklarından aşağı süslü tüyleri uzanır.

Turnalar, tohumun yanı sıra fare ve böcek de yerler.

Turnaların birçok türü bulunmaktadır. Bunlar arasında en bilinenleri, Taçlı Turna, Telli Turna, Mavi Turna, Sibirya beyaz Turnası, Mançurya ve Japon Turnası, Cennet Turnası, Avusturya Turnası’dır.

✍️ "Ölüp dirilen gemi"nin bilinmeyen öyküsü


Resmi belgelerde “4 Numaralı Rüsûmât Vapuru” adıyla kayıtlı olan gemimiz, dünya denizcilik tarihinde batırıldıktan sonra çıkarılarak yeniden savaşan tek savaş gemisidir

İSTANBUL- Resmi belgelerde “4 Numaralı Rüsûmât Vapuru” adıyla kayıtlı olan gemimiz, dünya denizcilik tarihinde batırıldıktan sonra çıkarılarak yeniden savaşan tek savaş gemisidir. Bu yüzden halk arasında “Ölüp dirilen gemi” olarak da anılır.

Rüsûmât vapurunun bu hazin dolu inanılmaz kahramanlık serüvenine başlamadan önce, Kurtuluş Savaşı öncesi Osmanlı donanmasının genel durumu hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum.

Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de Limni Adası Mondros Limanı’nda demirli olan İngiliz Agamemnon zırhlısında, İtilaf devletleriyle Mondros Mütarekesi’ni imzaladı. O esnada İngiliz Akdeniz Filosu 22 savaş gemisiyle İzmir Limanı’ndaydı. Mütareke gereğince, bütün savaş gemilerinin müttefiklere teslim edilmesine ve onların gösterecekleri limanlarda enterne edilmesine onay verildi. Boğazlar ve Marmara Denizi’nin yönetimi müttefiklerin eline geçti.

İngiliz Akdeniz Filosu, kısa sürede müttefik donanmasına dönüşerek 13 Kasım 1918’de 55 parça gemiyle bu sefer İstanbul’daydı. Bu donanma, Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu’dan İstanbul’a geldiği aynı gün boğazda “Kartal İstimbotu” ile seyir halinde iken, “Geldikleri gibi giderler” dediği müttefik düşman donanmasıydı.


Mustafa Kemal Atatürk, Kartal İstimbotu’ndan verdiği “Kurtuluş” mesajının gereği olarak ilk adımını, 19 Mayıs 1919’da “Bandırma Vapuru”yla Samsun’a çıkarak attı.

O tarihte Osmanlı Devleti kendi kıyılarını koruyacak bir donanmaya sahip değildi. Karadeniz parsellenmişti. Fransızlar Batı Karadeniz’i (Ereğli ve Zonguldak), İngilizler ise Doğu Karadeniz’i (Samsun ve Trabzon) kontrol ediyordu. Yunanistan da Türk askeri deniz nakliyatını kesmek ve Pontus çetelerini besleyip Anadolu’da anarşik bir durum yaratmak için Karadeniz’de bulunuyordu. Ve bunların hamiliğini üstlenen Amerika Birleşik Devletleri de (ABD) savaş gemileriyle Marmara ve Karadeniz’deydi…

23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin kurulması sonrası deniz politikamızı üretmek, Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenme sürecinde deniz ikmal yollarını oluşturmak ve yapılacak nakliyatın planlı ve düzenli olarak yürütülmesini sağlamak maksadıyla 10 Temmuz 1920 tarihinde Ankara’da “Umûr-ı Bahriye Müdürlüğü” (Deniz İşleri Müdürlüğü) kuruldu.

SİLAHLI KUVVETLERE BÜYÜK SINIRLAMALAR GETİRİLMİŞTİR

Ne yazık ki o dönem, Balkan Savaşındaki genel karargâhtan miras kaldığı biçimde, Deniz Kuvvetleri, kara birliğinin bir taburu gibi taşıma hizmetlerinde kullanılacak bir araç sayılıyordu! Harekât açısından Genelkurmay Başkanlığı’na, idari açıdan da Milli Müdafaa Vekâleti’ne (Milli Savunma Bakanlığı) bağlanan bu kuruluşa öncelikle Karadeniz’deki deniz nakliyatını tesis ve idame etme görevi verildi. Ayrıca mevcut deniz teşkilleri de bu Müdürlüğe bağlandı. TBMM hükümeti tüm deniz işlerini bu teşkilat aracılığıyla yürütüyordu.

Ancak, Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf devletleri arasında 10 Ağustos 1920’de imzalan Sevr Antlaşması, uğranılan yenilgiyi onaylıyor, silahlı kuvvetlere büyük sınırlamalar getiriyordu. Mondros Mütarekesi’nin ilkeleri çerçevesinde Osmanlı savaş gemileri İtilaf devletlerine teslim edilecekti. Yine de, “Müttefik Deniz İşleri Komisyonu” Osmanlı yöneticilerine yeterli bir kıyı karakol imkânı sağlamak için 77 mm’likten büyük çaplı olmamak kaydıyla en fazla iki top taşıyacak belli sayıda gemiye (6 gambot,6 torpidobot) izin veriyordu. Geri kalan bütün gemiler söküme gidecekti. Sonuçta, toplam 4 bin ton tutarında gemiye ve 600 mürettebata izin vardı.

İstanbul ve çevresindeki ambarlardan Anadolu’ya sevk edilen malzemenin yanı sıra özellikle Rusya’dan ve Almanya’dan silah ve askerî malzeme tedariki önem taşıyordu. Kurtuluş Savaşı’nda Batı (Garp) Cephesi’nin deniz cephesinden ikmal edilmesine çok ihtiyaç vardı. Müttefik donanmasının Anadolu kıyılarını abluka altına alması, kontrol sahalarının ve ana ulaştırma hatlarının durumu göz önüne aldığında Karadeniz “stratejik deniz nakliyatı” için uygun bir konuma geliyordu. Karadeniz’deki mücadelenin sonucu, karadaki meydan muharebesinin geleceğini tayin edecekti.

Rus Bolşevik Hükümeti ile yapılan görüşmeler neticesinde 24 Ağustos 1920 tarihinde Sovyet Yardım Antlaşması imzalandı. Almanya’dan gizli ve özel yollarla getirilen ve Rusya’dan sağlanan silah ve cephaneler Eylül 1920’den itibaren Anadolu donanmasıyla Karadeniz kıyılarına nakledilmeye başlandı. Milli mücadelenin Karadeniz’deki deniz cephesinde artan yoğun faaliyetler nedeniyle Umûr-ı Bahriye Müdürlüğü’nün adı 1 Mart 1921’de, “Bahriye Dairesi Reisliği” olarak değiştirildi. Bu dairenin başına da deniz harekâtından sorumlu Kara Kuvvetlerinden bir Kurmay Albay atandı! Karadeniz’deki tüm deniz askeri nakliyatın sorumluluğu bu bağlamda kurulan “Trabzon Nakliyatı Bahriye Komutanlığı”na verildi.

Stratejik değeri çok yüksek olan bu deniz nakliyatı, Karadeniz’de, Akçakoca’dan Hopa’ya kadar uzanan 32 adet “Liman Reisliği” ve 1921 yılı ve sonrasında teşkil edilen 9 adet “Gözetleme İstasyonları-Yardımcı Nakliyat İstasyonları” ile koordineli olarak yürütülüyordu.

Kurtuluş Savaşı sırasında Türk deniz harekâtı, iyi örgütlenmiş kara gözetleme istasyonlarına dayandırıldı. Karadeniz’e çıkan düşman gemileri çok iyi izleniyor, hareketleri değerlendiriliyor, liman reisliklerine gerekli bilgiler sağlanarak taşımacılık yapan gemilerin güvenliği sağlanıyordu.

Yunan, ihtiyaç duyduğu nakliyatı kocaman ticaret gemileriyle ve hiçbir askeri tehlike içinde kalmadan yaparken, Türkler deniz nakliyatını Yunan ve Yunan taraflısı İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin yaptığı çok sıkı “savaş kaçağı nakliyat kontrolü” altında, sayları 25 civarında olan irili ufaklı teknelerle (Gambot, Şilep, Romörkör, Vapur, Motor ve Yelkenli) yapıyordu. Bu tekneler ise İstanbul’dan kaçırılan ve denizde yakalayıp el koyulan teknelerden oluşuyordu.



Yani icra edilen deniz nakliyatı, düşman gemilerinin rahat rahat gezdiği ve nakliyatımıza büyük bir tehlike teşkil ettiği bir deniz harekât alanında icra ediliyordu. Bundan ötürü, cinsleri ne olursa olsun, 600 millik bir mesafede Türk deniz vasıtalarının yaptığı bu görev ilk önce harekât, sonra nakliyattı.

Bu strateji doğrultusunda Karadeniz’de gizli olarak icra edilecek deniz nakliyatı, İstanbul’dan Karedeniz Ereğlisi ve İnebolu’ya, Novroseski-Tuapse-Batum’dan Trabzon’a ve Trabzon’dan da Samsun ve İnebolu’ya doğru uzanıyordu.

Rüsûmât vapuru işte bu birkaç değerli tekneden sadece biriydi.

TAHRİP EDİLEREK BATIRILAN TEK GEMİ

Anadolu donanmasının en eski, çağdışı kalmış gemilerinden biri olan Rüsûmât vapuru Kuvâ-yi Milliye ruhuyla Türk denizcilerinin elinde destanlar yazarak dünya denizcilik tarihinde kolay kolay rastlanılmayacak olaylara imza atmayı başardı. Ancak, tahrip edilerek batırılan tek gemi o olacaktı…



  


  

   

Makalenin tamamı:
Kaynak: "Ölüp dirilen gemi"nin bilinmeyen öyküsü http://www.turkiyeturizm.com/olup-dirilen-geminin-bilinmeyen-oykusu-59196h.htm

🎞 🎶 'Bu kaçıncı yıkılışım...'

🎞🇹🇷 30 Ağustos - Yenisey'den Tuna'ya

Atatürk ve CHP


20190905

✍️ Atatürk 'Sosyal Demokrat Parti’ye karşıydı - Yıldırım Koç

Atatürk Sosyal Demokrat Parti’ye karşıydı
Yıldırım Koç

Türkiye’de galiba en az bilinen konulardan biri, sosyal demokrasi.

CHP günümüzde sosyal demokrat olduğunu belirtiyor. Kemalizm veya Atatürkçülük yerine “sosyal demokrasi”yi geçirme çabaları da 50 yıldır sürüyor.

Halbuki 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde CHP’nin çizgisi “sosyal demokrasi” değildi. 1965 yılında “ortanın solu”, Ecevit’in genel başkanlığı döneminde de “demokratik sol” kavramı kullanılıyordu.

12 Eylül sonrasında ilginç bir biçimde “sosyal demokrasi” pazarlandı. CHP üye ve hatta yöneticilerinin çok büyük çoğunluğunun “sosyal demokrasi”nin geçmişini bildiğini zannetmiyorum.

SOSYAL DEMOKRASİ MARKSİSTTİ

Sosyal demokrasi, Prusya’da 1863 yılında siyasi işçi hareketi olarak ortaya çıktı. 1869 yılında Marksizme yanaştı. 1891 yılında tam anlamıyla Marksist oldu ve bu özelliğini 1914 yılına kadar sürdürdü. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Marksizmden hızlı bir biçimde koptu ve önce emperyalizmin, ardından kapitalizmin savunucusu noktasına savruldu.

Sosyal demokrasinin bu dönüşümü, Eduard Bernstein ve Karl Kautsky’nin revizyonist tezleri nedeniyle ortaya çıkmadı. Sosyal demokraside önce revizyonist çizginin, ardından burjuva anlayışının hakim olmasında belirleyici etmen, emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının emperyalist sömürüden pay alarak kapitalist sistemle bütünleşmesi ve onun savunucusu haline getirilmesiydi. Bizde genellikle bu konuda neden-sonuç ilişkisi karıştırılır.

Bir arkadaş bu yaklaşımla “Allah’ın hikmetine bak; her su değirmeninin yanından bir dere akıtmış,” diyerek dalga geçerdi. Emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının sistemle bütünleşmesinin ve sosyal demokrasinin dönüşümünün nedeni, Bernstein ve Kautsky değildir. Bernstein ve Kautsky, bu dönüşümün ürünüdür.

ATATÜRK SOSYAL DEMOKRAT PARTİ’YE İZİN VERMEDİ

Mustafa Kemal Paşa sosyal demokrasinin bu niteliğini kavramış bir kişiydi. Bu nedenle kendisini hiçbir zaman “sosyal demokrat” olarak nitelendirmedi. “Sosyal Demokrat Fırkası”na da izin vermedi.

İstanbul’da 23 Aralık 1918 tarihinde Sosyal Demokrat Fırkası kuruldu. Partinin önderi Dr. Hasan Rıza idi. Partinin genel sekreteri, Yorgi Zaferaki isimli bir Rum’du. Parti, ABD Devlet Başkanı Wilson’un emperyalist çıkarları koruyan ilkelerine bağlı olduğunu açıklıyordu. Sosyal Demokrat Fırkası’nın 1922 yılında dağıldığı ve büyük olasılıkla kapatıldığı biliniyor.

Dr. Hasan Rıza, 1924 yılında Sosyal Demokrat Fırkası’nı yeniden kurmak istedi. Bakanlar Kurulu’nun 13 Mayıs 1925 tarihli kararında, Sosyal Demokrat Fırkası’nın geçmişten yasaklandığı ve yeniden faaliyete geçmesine izin verilmediği belirtiliyor. Bu Bakanlar Kurulu kararında Gazi Mustafa Kemal’in de imzası bulunmaktadır.

Bakanlar Kurulu kararında şöyle deniyordu:
“Mevzuat ve hali hazır kanunlarımızın esasına aykırılık ve memleketin emniyet ve asayişini ihlale cüret ve muzır maksatlar ve yasaklananların takibi gibi sebeplerden dolayı fesh edilen her hangi bir fırkanın, tekrar aynı unvan ve maksat ile kurulup gelişmesi, memleket idare ve siyasetine ters olduğundan evvelce fesh olunmuş ve tekrar tesis ve ihyası için tesis edenler tarafından müracaat edilmiş Sosyal Demokrat Fırka’nın yeniden teşkili men edilmiştir.” 
(İleri, Hasan, Türkiye’de Sosyal Demokrasi, 1908-1998,s.44-45)
Hasan Rıza 31 Mayıs 1926’da Sosyalist Enternasyonal’e bir mektup gönderdi. Para yardımı talebinde bulundu. Hasan Rıza 1930 yılında Sosyal Demokrat Fırkası’nı kurmak için yeniden izin istedi. İzin verilmedi. Atatürk bu ülkede Sosyal Demokrat Parti kurdurtmadı.

Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/ataturk-sosyal-demokrat-partiye-karsiydi

20190904

📰 Arşiv: Mustafa Kemal Atatürk

🎞 Mardin, Türkiye

🎞 Makedonya'da yaşayan Yörük kızı Mümine'nin hayatından kesit sunan kısa belgesel: Tobacco Girl (Tütüncü Kız)




Tobacco Girl: Mümine dreams of a life beyond arranged marriage 

Fourteen-year-old Mümine lives with her family in the mountains of Macedonia, members of the Yörüks, a tradition-rich Turkish group of people. During her break from school, Mümine joins her parents and siblings in the field and, as they work together each day, she begins to chafe against the more traditional views of her mother and father who want to marry her off to a young man in the village. It’s the traditional way and the family would benefit from the dowry, but Mümine resists, holding on to being a teenager while dreaming of completing school and leaving the tobacco fields behind.

20190903

🎞 Kaş, Türkiye - sabahın erken saatleri

🎞 Söğüt village, Marmaris, Turkey

🎞 Kaleköy, Antalya, Türkiye

🖼 Bir Mustafa Kemal Atatürk portresi


Alıntı: baya_iyi

🗺 🇹🇷🌊 İşte Yunanlıları çıldırtan harita!

İşte Yunanlıları çıldırtan harita!
Aydınlık Gazetesi

Yunanistan'ı söylendiği ilk günden beri rahatsız eden 'Mavi Vatan' kavramı, bu kez Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından dillendirildi. 462 bin kilometrekarelik deniz yetki alanımızı ifade eden bu kavram, Yunanlıların tecavüzlerine karşı da net bir mesaj veriyor.



İlk kez Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz tarafından 2006 yılında Deniz Kuvvetleri'ndeki bir brifingde kullanılan ve zaman içinde literatüre girerek devlet kademesinin her aşamasında dillendirilen "Mavi Vatan" kavramı, Harp Okulları Diploma ve Sancak Devir Teslim Töreni'ne de damgasını vurdu.

Yunanistan’da büyük bir yankı uyandıran bu söylemden hemen sonra 27 Şubat-30 Mart 2019 tarihleri arasında yapılan büyük deniz tatbikatımız 'Mavi Vatan' ile de taşlar daha yerine oturmuştu.

Yunan basınının, Yunan Hava Kuvvetleri'nin ve Yunan Deniz Kuvvetleri'nin de çok yakından takip ettiği Mavi Vatan Tatbikatı boyunca Yunan medyasında onlarca program yapılmış, yazılar yazılmış ve 'Mavi Vatan' kavramı hedef alınmıştı. Fakat bu konuda ne Yunan Hükümeti ne de Yunan Genelkurmayı somut bir adım atamadı ve Mavi Vatan söylemi uluslararası arenada haklarımızın korunmasına dair kararlılığı yansıtan net bir ifade olarak kayıtlara geçti.

Şu anda ise bu söylemin artık sadece teorik bir söylem olmadığı ve yakın gelecekte Türkiye’nin deniz yetki alanlarında uygulayacağı stratejinin temel unsuru olacağı görülüyor. Bunu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı Milli Savunma Üniversitesi Harp Okulları Diploma ve Sancak Devir Teslim Töreni’nde ziyaret defterini imzalarken arkasında asılı duran haritadan da anlamak mümkün.

Haritada Mavi Vatan söyleminin artık ete kemiğe bürünerek sınırlarının oluşturulduğu ve bu sınırların Ege’yi tam ortadan ikiye böldüğü açıkça görülüyor. Kilit konumda olan Meis Adası'nın ise hiç bir hükmünün olmadığı da belirtilen sınırlar içerisinde anlaşılıyor.


Harp Okullarında duvara asılan bu (
Mavi Vatan) harita, sondaj faaliyetleri ile verilen mesajın sadece göstermelik değil, gerçekten ekonomik, jeopolitik, askeri alanda Türkiye’nin stratejisini belirleyici özelliğe sahip faaliyetler olduğunun altını bir kez daha çiziyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın arkasında duran harita, Yunanistan'ın bazı siteleri tarafından da manşete taşındı.

İşte o haberlerden bazıları;


''Erdoğan harita önünde poz veriyor ve Ege'nin yarısını istiyorum diye bağırıyor.''''Erdoğan şok edici bir harita gösterdi. 25. meridyen doğusundaki bütün adalar Türk adası.''


Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/iste-yunanlilari-cildirtan-harita-turkiye-eylul-2019

YUNANLILARIN HAYALİ NEYDİ?


  

MEİS ADASI


  

 

20190901

Kıbrıs Türklerinin 'Kız İsteme manisi' ve 'Bilmece' manilerinden

Oğlan Önce komşu kızını, o olmazsa başkasını gözüne kestirir, ağız yoklar:

Avaya’nın kekliği
Vızıl vızıl öttüğü
Komşu kızın baktığı
Yüreğimi yaktığı

Alçacık duvar üstü
Mendilim suya düştü
Hey benim gomşu gızı
Göynüm hep sana düştü

Ağusdoz var ekim var
Hasdayısan hekim var
Benim aglımda sensin
Senin aglında kim var?

Bu derenin armudu
Anan baban var mıdır
Doğru söyle be yarim
Bende göynün var mıdır?

Duvarı geldırayım
Ben seni çaldırayım
Sen dururkan gomşu gız
Ben kime yalvarayım.

Arı isen bal nerde
Gel beni goyma derde
Ben seni alacağım
Yazılıdır gaderde.

Kız bakalım ne der?
Armud yesem, nar yesem
Şeker deyil bal yesem
Utanmayı atsam da

Gel sen beni al desem.
Beyaz gül deste deste
Beni annemden iste
Eğer annem vermezse
Git da babamdan iste


Alıntı:
Kıbrıs Türklerinin Manileri
Erkan Manavoğlu




Erkan Manavoğlu

🎞 Eski Kıbrıs kelimeleri



Eski Kıbrıs kelimelerini sorduk | Unuttuk mu yoksa? | Kıbrıs Sokak Röportajları

Kıbrıs'ın mikrofonu Redrofon, bu sefer de Kıbrıs kelimelerini sordu. ‘ Kıbrıs şivesine bayılıyorum! ‘ diyenlere özel bir yayın. Eskiden dilimizden düşmeyen, konuşurken es geçmediğimiz bu kelimeler, günümüzde artık unutulmak üzere. Tüm çabamız; unutulmasın, daha çok yayılsın diye!



YORUMLARDAN: 
 - bu kelimelerin eski versiyonları yunancadan gelme 
- Ve Italyanca..


🎞 🇹🇷Fransız Polise Ayar Veren Türk Sürücü🇹🇷


🇹🇷Fransız Polise Ayar Veren TÜRK Sürücü🇹🇷👍Fransa Polisine Tarihi Türk Ayarı

YORUMLAR

📚 Köy Enstitülerinin Ders Kitapları

Köy Enstitülerinin Ders Kitapları . Neden kapatıldığını şimdi çok daha iyi anladığımız Köy Enstitülerinin kitaplar

🎞 🇹🇷Türk kadınını dünyada temsil etti 🧿




National Geographic yarışmasında birinci olan ilk ve tek Türk kadını Fikret Dilek Uyar, başarılarını Ulusal Kanal'a anlattı

Fikret Dilek Uyar, evli ve iki çocuk annesi. Aynı zamanda bir avukat ve fotoğrafçı...

Her şey çocuğunun mezuniyetinde bulanık çektiği fotoğraflarla başladı.

İlk başarısı 2016’da Dünya Fotoğraf Ödülleri’nde "övgüye değer fotoğrafçılık" oldu. Ardından 2017'de National Geographic’in (Neşinıl Ceyografik) düzenlediği en iyi seyahat fotoğrafçısı yarışmasının insan kategorisinde birinci oldu. Ona birinciliği "Semazen" fotoğrafı getirdi.

Böylece Uyar National Geographic’in yarışmasında birinciliği alan ilk ve tek Türk kadını oldu.

Fikret Dilek Uyar fotoğrafçılık alanındaki son başarısına ise Temmuz ayında imza attı. Uyar, National Geographic’in Temmuz ayı seçkisine "Bitlis 2019" adlı fotoğrafını girdirmeyi başardı.

Ulusal Kanal aracılığıyla diğer kadınlara seslenen Uyar, başarının srrını "başlamak" sözcüğüyle açıklıyor.

En Çok Okunanlardan...